Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Avrupa'nın Bugünü - Avrupa'nın iç yüzü

Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Fütuhat kapısında Avrupa ile ilgili olan bir fütuhatı beyan edeceğiz.

Çünkü Avrupa tarihini zaten Türkiye’de okutmuyorlar. Tarihsel olarak dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde mutlak surette emperyal güçlerin tarihi okutulur. Osmanlı’nın tarihi mutlaka okutulur. Britanya yani İngiltere’nin tarihi mutlaka okutulur.

 

Geçmişte de hakiki medreselerimizde tarih derslerinde geçmiş ümmetlerin tarihi meseleleri anlatılırdı. Artık o hakiki medreseler yok gibi. Bu aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de varolan bir hakikattir. Kur’an-ı Azimüşşan’ı açtığınız zaman Nuh Aleyhisselam’ın kavmini okuyoruz. Bir medeniyetin başından neler geçti, ne oldu, nelere sebebiyet verdi…

 

İsrailoğullarının hayat hikayesini okuyoruz; Hazreti Musa ile, Hazreti İsa ile ve Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’a ve oradan bugüne kadar geçen süreçte yaptıkları ve yapıyor oldukları ve nasıl bir yapıya sahip olduklarını okuyoruz.

 

Kur’an-ı Azimüşşan bu medeniyetler tarihini bize çok net bir şekilde açık açık, farklı şekillerde izah ediyor. Bu izahatindeki maksat oradaki ehli küffarın halini anlatmak değil sadece. Aynı zamanda mümine bir vazifedir ki yaşadığı o çağı yönlendirdiği bilinen medeniyet merkezlerinin tarihlerini iyi bilmeyen bir Müslüman’dan ne ilim adamı olabilir ne bilim adamı olabilir.

 

Dolayısıyla ehli imanın gençlerinin Avrupa tarihini doğru bir şekilde anlamaları lazımdır ki bu fütuhattan sonra bir da Avrupa tarihini bir kitap olarak okumanızda fayda var. Tabi orada okuyacağınız tarih resmi tarih. Fütuhat gayrı resmi diye tabir ettiğimiz yani kitaplarda yazılmayan tarihi burada anlatacak.

 

Avrupa’nın ne olduğunu tanımazsanız eğer bu süreç içerisinde sizin önünüze çıkıp “Çok güzel sokakları var, güzel sistemleri var, insanlar orada çok güzel yaşıyor” diye anlatacaklar ve hatta bugün Suriyeli kardeşlerimize bile İstanbul’a ya da Türkiye’ye ulaşmak onlara yetmiyor; buradan Almanya’ya, İngiltere’ye, İtalya’ya gitmek istiyorlar. Avrupa’da rahat edeceklerini düşünüyorlar. Geçmişte de bu böyleydi bugün de böyle. Belki yakın bir tarihe kadar böyle olması da devam edecek ki Avrupa’nın İslamlaşma süreci içinde bu bir ihtiyaçtır. Sonuç itibariyle İnşallah onlar dinlerini kaybetmeden oraya İslam dinini anlatan insanlar olarak İnşallah orada varlıklarını sürdürüyor olacaklar.

 

Başka bir taraftan Türkiye’de yaşayan insanlar açısından söylemek gerekirse; hem okudukları üniversitelerde hocaları hem de dışarıdan gelen pek çok etken ile beraber “Vay be Avrupa’da böyle bir şeymiş, muhteşem bir yermiş” algısı oluşturuluyor.

 

Hatta bir çok üniversite hocası kürsüye çıkıp, “Çocuklar şimdi Avrupa’da olsaydık bu böyle olmazdı, şöyle olurdu” diye söze başlıyorlar.

 

Önce ‘Avrupa medeniyet midir’ onu biraz izah etmek lazım.

İşin sosyolojisini anladıktan sonra konunun sadece ekonomi ile nitelendirilemeyeceğini de izah etmek lazım.

 

Çünkü medeniyetler batıya doğru akmaya devam ediyor. O batıya doğru geçiş serüveninde medeniyetin fikriyatının üretildiği yer öncelikle Orta Asya’ydı. Sonrasında Horasan bölgesine geçti. Sonra Mekke ve Medine oldu. Hatta Grek dönemine giderseniz Ege bölgesiydi, Milas’tı, Grit’ti.

 

Zira bir medeniyetin medeniyet olabilmesi için olmazsa olmaz esasi koşullarından bir tanesi fikriyattır. Yani ilmi olarak o topluluğun gelişmiş olması gerekliliğidir.

 

Şu son 30 seneye kadar Avrupa bu merkeziyetçi konumunu devam ettiriyordu. Ancak şimdi o merkeziyetçi konumunu kaybetti. İki arada bir derede bir hayat sürmeye çalışıyor. Dersin ikinci bölümünde o hayat nereye doğru gidecek onu anlatacağız İnşallah.

 

Türkiye’nin bu noktada yapması gereken meseleler ve Türk insanının Avrupa’ya bakış açısının ne alemde olması gerektiğini iyi anlamamız lazım.

 

Gençler diyor ki “Günün birinde Avrupa’ya kapak atmakta fayda var.”

Evet belki ekonomik olarak düşünüldüğünde mesele budur ama medeniyet tasviri içerisinde Avrupa’nın medeniyetleşme sürecine bir bakalım. Hakikaten bir medeniyet var mı ya da paranın gelmiş olması o medeniyeti getirmiş midir Avrupa’ya onu iyi anlayalım.

 

Birinci madde şunu izah etmek lazım; Avrupa’nın oluşum sürecini iyi anlamanız lazım. Avrupa’da 3 tane ana millet var.

 

Bu milletlerden bir tanesi Slav ırkı diye tabir ettiğimiz Doğu Avrupa. Bu ülkeler ne Rusya tarafına yamanabilmişler ne de batıya geçebilmişler. Batı ile doğu arasında tabiri caiz ise bir sur vazifesi gören bir ülkeler topluluğu var. Ukrayna, Litvanya vesaire. Bu ırkın burada varlıklarını devam ettiriyor olmaları halihazırda batıda tarım faaliyeti olmadığı içindir.

 

Mesela Hunlar eski bir Türk kavmidir diye anlatılır. Hristiyanlaşmış Türklerdir. Daha da batıya gitmemişlerdir ve orta bölgede kalmışlardır; bugünkü Macaristan.

 

Bu matematik ile baktığınız zaman burada tam da Avrupa ile Rusya’yı birbirinden ayıran bir hat var. En kuzeyden başlayan ve aşağıda Ukrayna, Moldova diye devam eden ve hatta Bulgaristan’a kadar uzatabileceğiniz bir süreç var.

 

Avrupa’nın en acıklı hayatını yaşamış olan bu Slav ırkı köken itibariyle Türkler ve Çinlilerin bir karması olarak beyan edilebilir. Batıya daha fazla gitmemelerinin temelinde varolan sebep batıda tarımın olmayışı. Çünkü geldiğiniz memlekette büyük bozkırlar var ve büyük bozkırları sadece siz Ukrayna, Litvanya, Beyaz Rusya civarında görebilirsiniz. Buradan biraz daha kaydığınız zaman Alp dağları başlıyor ve o çok beklediğiniz büyük ovalar yok. Ve o üretim biçimi itibariyle de sizin üretebileceğiniz ürünler yok bu sefer. Güneye inme şansınız da yok o bölge tamamen bir kuşatma altında oraya birazdan geleceğiz. Dolayısıyla bir Slav ırkımız var ve bu ırk iki arada bir derede kalmış olan bir ırktır.

 

İkinci olan yapı Avrupa’nın güneyindeki yapı. Genel itibariyle bakarsanız eğer genellikle Kuzey Afrika ile ve Kuzey Afrika’dan göç edip gelmiş olan, biraz daha Arap kökenli olan, Endülüs Devleti’nin buradaki 500 yıllık kurgulamış olduğu medeniyet tasvirinin yayılmış olduğu bir Akdeniz ülkeleri bölgesi. Bizim Akdeniz Ülkesi olarak bildiğimiz İspanya’dır, Portekiz’dir, Portekiz’in Akdeniz’e net bir kıyısı az olmak ile beraber yapı itibariyle Akdeniz insanıdır. (Bu noktada Fransa’yı çok Akdeniz Ülkesi olarak anmamak lazım çünkü aslında Fransa’nın güneyi Fransa’ya bırakılmayacaktı ama İtalya ile İspanya’nın arasını ayırmak için yapıldı. Çünkü İspanyollar biliyorsunuz daha önce Latin kökenli oldukları için geldiler 1. ve 2. Haçlı Seferleri dönemlerinde İstanbul’a kadar gelmiş oldukları bir vahşi dönemleri var. O vahşeti engellemek için İtalya’nın korkusu dolayısıyla Fransa’ya verilmiş olan bir bölgedir. Aslında Fransa güneyi alabilecek ya da o denize inebilecek bir yapısı yoktu.) Ve devamen Bosna Hersek bölgesi ve Yunanistan bölgesi.

Burası Grek yapıya sahip yani eski Roma İmparatorluğunun en etkin olduğu bölge. Bu bölgenin de en büyük etkenliği Arap kökenli olmasıdır. Yani İtalya’nın güneyi de, Sicilya Adası’da, Yunanistan’ın güneyi de, İspanya’nın güneyi de; Akdeniz’e kıyısı olan bölgelerin tamamı yapılmış olan denizcilik faaliyetleri ve benzeri gelişler-gidişler dolayısıyla her zaman Afrikan bir kökene sahip olan tayfadır. Ve hatta bugün bile insan ticareti ya da insanların Avrupa’ya kaçış yolları biliyorsunuz genellikle İtalya üzerinden devam ediyor.

Bu Avrupa’nın kadim geleneğinde işçi sınıfını oluşturur.

Yani Slav ırkı arada bir bariyer vazifesi görüyor. Kabul görmemiş Avrupalılardır bunlar. Avrupa bunları Avrupalı olarak kabul etmez. Bugün ‘Avrupalı gibi’ kabul etmelerinin sebepleri Rusya’ya karşı olan tutum ve davranıştır. Güneyde varolanlar ise Avrupa’nın işçi sınıfıdır. Zaten komünizmin yayılışına bakarsanız yine Avrupa’nın güney kısmının çok daha fazla bu işten etkilendiğini ve yayılım gösterdiğini görürsünüz. İspanya’da, Portekiz’de, İtalya’da, Yunanistan’da komünizm daha baskın ve etkin bir fonksiyon gütmüştür.

Dolayısıyla Avrupa’nın göbeği bu etki altında işçi sınıfı olup, Afrika kökenli olup hatta Arap kültürünü yoğun bir şekilde içerisinde taşıyan ve hatta sıcak diye tabir etmelerinin sebeplerinden bir tanesi de odur; yemesi, içmesi, kültürü ile Arap kültürüne ve Afrika kültürüne çok daha yakın olan bir topluluk.

 

Ortada ise yani yukarıda ise 2 tane büyük topluluk var ve bu 2 topluluğun yüzyıllardır süren bazen aşikar olmuş, bazen gizlenmiş ve bugün de gizlenmeye devam eden bir asalet savaşı var. İkili bir asalet savaşı.

 

Bu asalet savaşı tarih boyunca devam etti. Milattan önce 3000-4000’li yıllardan başlamış bir süreçtir. İki tane büyük anlayışın kutuplaşması vardır Avrupa’da ama bu kutuplaşmanın önüne her zaman din geçmiştir.

Yani bugüne kadar o kutuplaşmanın önüne din geçti. İnsanlar kutuplaşırlar, farklı düşünürler, bu uğurda birbirini kesip biçerler. (İslam medeniyetinde bu yoktur ama batı medeniyetinde vardır) Mesela yüzyıl savaşlarında Fransa, Almanya, İngiltere’nin içinde bulunduğu o karmaşada kimlerin nasıl öldürüldüğü acayip bir meseledir.

 

Ortada varolan bir asalet savaşı var. Bu asalet savaşının bir tarafında Fransa var, bir tarafında ise Almanya ve İngiltere var. Almanya ve İngiltere derken tabi biraz daha olayı İngiltere tarafından düşünmek gerekiyor çünkü asaleti o kraliyet mevzusundan gelen bir yapı itibari ile Avrupa’da temsil ettiğini iddia eden her zaman için İngiltere olmuştur.

 

Bu asalet kavgası nereden çıktı önce kısaca onu anlayalım.

 

Bu asalet kavgasının çıktığı yer İngilizler ve onların hegemonyası altında bulunan Norveç, İsveç, Danimarka, Hollanda, Avrupa kıtasının içerisine kadar gelmiş olan bu yapı geçmişte denizcilikten dolayı Avrupa’nın en büyük denizci kervanlarına sahip olan balıkçılık ile uğraşan, dünya ticaretine henüz girmemiş ama balıkçılık ve denizlerdeki hegemonyası o kuzey bölgesindeki denizlerdeki etkileşimi unutulmayan bir grup var.

Bu grubun geçmiş çağlardaki karşılığı ise yine Mısır bölgesine dayanan bir yapısı var ve Mısır’daki Keldaniler ile de o bölgedeki İsrailoğulları ile de yakinen ilişkisi var. Ve bu asalet grubunun karşısında ise yerli üretimi gerçekleştirmekte olan, toprakta çalışan Fransız hegemonyası var.

Bu iki hegemonya tarih boyunca Avrupa’da çatıştı.

Ne zamana kadar?

İslamiyet’in doğuşuna kadar. İslamiyet’in doğup geliştiği ve Avrupa’da Viyana kapılarına dayandığı sürece kadar Avrupa için birincil mahiyette geçerli olan unsur İngiltere ile Fransa arasındaki asalet savaşlarıydı.

Ancak geçen süreç içerisinde İtalya ve özellikle Vatikan, İslamiyet’in yayılışını engelleyebilmek adına, hele ki Endülüs ile beraber müthiş bir çivi çakılınca Avrupa’nın göbeğine, Avrupa’da İslam yeniden kendisine bir imkan bulup doğmaya başladığı zaman bu hareket tarzı içeresinde asalet savaşları bir kenara bırakılarak bir pay ediş çabasına girişim başladı.

 

Bu girişim aşamasında ortaya çıkan ise, Avrupa’da önemli aileler ön planda oldu. Ailelerin ön planda tutularak aileler üzerinden yönetim biçiminin gerçekleştirilmesi her zaman Avrupa’da derebeylikler yöntemi ile başlamış olan bir süreçtir. Avrupa’daki bu süreci eğer Vatikan geçmişte insanları kendi eliyle Cehenneme koymak gibi bir saçmalığa girmeseydi veya Cennetten anahtar satıyoruz demeseydi bugünkü Avrupa Birliği’nin kuruluşu başta olmak üzere Avrupa Birliği’nin varlığının temelleri açısından konuşulduğunda çok büyük bir imkan doğabilir ve Avrupa’nın önüne hiç kimse geçemeyebilirdi.

 

İşte bu engel teşkil eden Vatikan karşısında Fransa’nın Protestan bir kimlik ile Vatikan’ı adam akıllı yola getirebilme matematiği ise yine dikkat ederseniz bir Fransa’dan çıktı bir İngiltere’den. Fransa’dan Protestanlık çıktı İngiltere’den ise Anglosakson anlayışı çıktı.

 

Bugün papanın karşısında iki tane daha Hristiyanlık merkezi var. Bir tanesi Fransa’dır Protestanlığın merkezi olan, biride İngiltere kraliçesidir ve papaya dini olarak denktir. Çünkü bir tanesi Katoliklerin lideri olan papadır ve Anglosakson anlayışın lideri olan Anglikan kilisesinin lideri de kraliçedir.

Bu arada bunları artık bir mezhep kavramı olarak söylemek çok zor çünkü Anglosakson, Protestan, Kalotik, Ortodoks 1950 ve 2000’li yıllara kadar birbirlerini Cehenneme sokan bir anlayışa sahipti.

 

Bütün bu süreçte ticaret en önemli fonksiyonu güttü.

Bu noktada hani hep diyorlar ya “Biz geri kaldık çünkü Avrupa matbaayı buldu.” diye.
Avrupa matbaayı buldu da Avrupa’nın elindeki basacak şeyler neydi ki matbaayı bulunca onlar uçuşa geçtiler? Yani insanlar çok okudukları için mi üretim yapabilir oldular? Bununla alakası yok.

 

Onların matbaayı buluş serüveninden 1500 sene önce Çin zaten matbaayı kullanıyordu.

Bugün Çin’de yapılan araştırmalarda çıkan papirüs kağıtları, baskılı kağıtlar, Çin’in Avrupa’dan 1500 sene önce gazete bastığını gösteriyor. Yani Avrupa’nın Çin’den 1500 sene sonra matbaayı bulmuş olması, onların kültürel olarak bir şeye sahip olup da matbaa ile ileri geçtiğini göstermez.

Yani yaklaşık 150 yıldır Türkleri kandırıyorlar. Türk gençlerini kandırıyorlar. Milli Eğitim’in kitaplarında çok klasik bir laf vardır, “Geriye gitme sebeplerimiz; matbaayı Avrupa bulup kitap okumaya başlamışlar. Biz ise matbaa geldiğinde ‘bu bir gavur aletidir diyerek reddetmişiz.”

Bu tarihin en kıdemli yalanlarından bir yalandır.

Sebep?

Aynı tarihlerde biz tiyatro oynuyoruz. Aynı tarihlerde film çekmeye başlıyoruz 1800’lü yıllara geldiğimizde. Yani Avrupa ile kapışacak bir mücadelemiz var ama hiç kimse Coğrafi Keşiflerin etkisinden bahsetmiyor. Hatta onu Coğrafi Keşifler diye anlatıyor.

 

O zaman bir hatayı düzeltelim.

Avrupa matbaaya sahip çıktığı için ya da biz matbaayı reddettiğimiz için bu halde değiliz.

Avrupa bir Coğrafi Keşif’te yapmış değildir.

Tarih boyunca bir Avrupalı bilim adamının ya da coğrafyacının dünya yüzeyinde bulduğu tek santimetrekarelik ada parçası dahi yoktur. Tamamı çok daha evvelinden Çinlisi, Arabı, Hindusu zaten dünyayı çok iyi tanıyorlar. Dünya’nın neresinde ne var çok iyi biliyorlar.

Coğrafi Keşif’ten kastedilen mesele şu; Avrupa daha öncelerinde Akdeniz üzerinden inip çıkarken verdiği vergiler bölgedeki yapısal etkiler sebebi ile ve kendi aralarında bir türlü anlaşamadıkları için ve hırsızlıktan korktukları için bir tanesi çıktı dedi ki “Ben Afrika’dan gideceğim.” Çünkü Avrupa medeniyeti hırsızlık üzerine konumlandırılmıştır. Sebep şudur; Avrupa’da adam gibi tarım arazisi yok. Adam gibi çiftçilik yapabilen yok. Adamlar tarih boyunca lojistik işi yapmışlar yani taşımacılık. Parayı nakliyecilikten kazanmıştır Avrupalı. Zaten ciddi bir nüfus da yok. Savaş haricinde Avrupa’nın içinde kim yaşamak ister, niye yaşamak ister? Deniz kıyılarını anlıyoruz ama orta bölgelerinden bahsediyoruz.

Ancak ne zaman ki tuzun ticareti, şekerin ticareti, ipek yolunun etkisi gelişmeye başladıkça; o en büyük hırsızlık ve korsanlar olan özellikle Hollandalılar tarihin en sağlam korsanlarıdır, en iyi hırsızlarıdır. Önlerine geçen gemiden vergi almak değil, topyekün gemileri ele geçirdikleri için Avrupalı Avrupa’nın vahşetinden korkup ve ondan nefret edip bir tanesi çıktı dedi ki “Ben Afrika’dan gideceğim. Her seferinde Akdeniz’den gidiyoruz, 3 gemiden 1 tanesi ya geliyor ya gelemiyor.”

Hatta Avrupalılar bu dönemde gemilerine Müslüman dünyasından tayfa seçiyorlar. Çünkü savaşmaktan korkuyorlar, kılıç çekmekten korkmuyorlar, Avrupalılar gibi korkak bir yapıya sahip değiller.

Şunu da unutmayın denizciler korkaktır. Dünya’nın en kolay savaşlarını eğer biraz cesursanız denizde kazanırsınız. Çünkü denizci adam yapısı itibariyle korkaklık üzerine yetişir. Karada savaşana göre daha cesur değildir. Kara-Hava-Deniz cesurdan korkağa doğru sıralayabiliriz. Korkak derken eli ayağı titrer manasında değil; cesaret sıralamasında en alttadır denizciler çünkü onun korktuğu şey sadece silah değildir bir de denizin kendisi ile mücadele ediyor. Bunun fırtınası var, sisi var, osu var busu var yani adamın kafasında tek bir şey yok ki, binlerce mesele var. O yüzden daha zeki ve kıvraktır, ani sorunları, ani problemleri hızlı çözüm getirir ama karadaki kadar cesur değildir. Karadaki de bu kadar pratik değildir. O daha hantal ve daha ağırdır çünkü bir tane meselesi var kafada.

İnsan hayatında mesele arttıkça kabiliyet artar. Olaylara bu açıdan bakın. Şimdi adam diyor ki, “Benimkisi de hayat mı? Annem beni bıraktı, babam beni bıraktı. O böyle oldu, şu şöyle oldu…” Çok problem; çok iyi adam yetişmesi demektir. Ne kadar çok problemin varsa bütün o problemlerden doğan delikleri doldurmak için geceni gündüzüne katar, kendini arabesk dünyanın içkisine salmazsan eğer, o delikleri doldura doldura o zor şartlar altından çıkan doğru, düzgün, adamakıllı ve toplumda işe yarayan adam olursun. Ama adam arabesk kültüründeyse ona zaten bir tane dert de yeter, 5 tane derdi olmasına gerek yok.

 

Avrupalı ne yaptı?

Tuttu Afrika’nın üzerinden gitmeye başladı. Yalnız Afrika üzerinden giderken bunların arasında Fransızların ve İngilizlerin karşılıklı olarak şöyle bir tahammülleri doğru; dediler ki “Bu zaman içerisinde Afrika’ya gidip geliyoruz, buradan bir mal satın alıyoruz parasını veriyoruz ama karşımızdaki insanların kendilerini savunmak gibi bir durumları yokken biz burayı ele geçirsek de, ilhak etsek, bunların bağımsızlıklarını ellerinden alsak ve köleleştirsek; daha çok para kazanacağız.”

Çünkü adamlarda bir savaş matematiği yok. Coğrafi Keşifler diye cümleyi süslüyorlar. Bu dönem Coğrafi Keşifler değil; bu dönem kıyım dönemi. Dünya tarihinin en aşağılık kıyımının ve vahşetinin yaşandığı dönemdir.

 

Bu dönemde de Afrika bölgesi nere Orta Doğu coğrafyası nere arada ciddi bir mesafe var. Ciddi bir iletişimsizlik var.

Bu iletişimsizlik ile beraber Osmanlı açısından Afrika’yı fethetmek ya da ele geçirmek gibi bir durum söz konusu değil. Çünkü bu bölgede hızlı bir şekilde İslamlaşma var. Yoğun bir şekilde Güney Afrika’ya kadar da Müslüman olmuşlar.

Yani bugün İslam tarihi dersinde Kuzey Afrika’yı İslam olarak çiziyorlar; bu bir projedir. Allah nasip eder de bu kitap çıktığı zaman Avrupa’nın büyük projelerinin hepsinin tek tek yıkıntılarını okuyacaksınız. Bu akşam sohbet babında kısaca geçiyoruz.

 

Hatırlayın İslam tarihi haritasını veya yazın internete. Mekke, Medine bizim. Türkiye Anadolu bizim. Osmanlı’nın en büyük olduğu döneme gidiyoruz; Kuzey Afrika’yı çiziyor beyefendi. Afrika’nın tamamı Müslüman ama? Yani Osmanlı Devleti bölgeyi ilhak etmemiş, bölgeyi fethetmemiş ancak bunun bir sebebi var. Afrika’nın kendi kültürü savaşmaya gerek duymadan zaten İslamlaşıyor. Osmanlı Devleti’nin de Afrika’ya inmesi için bir sebebi yok. Bir gereği yok. Burada yaşayan milletler ve topluluklar kendi ekonomileri ile kendileri zaten ayakta durabiliyor dolayısıyla harita yanlış. Bu haritada Osmanlı’nın en büyük olduğu dönemde Afrika’nın %65’inden fazlası zaten Müslümandı. Geriye kalan %35’de İslam ile müşerref olmak üzereydi. Bunlar da Afrika’nın orta bölgeleri, Orta Afrika dediğimiz bölge.

 

Yani o harita topyekün yanlış bir haritadır, bilinçli bir haritadır. Bizim Milli Eğitimimizin ihanetidir. Böyle bir İslam haritası yok.

 

Afrika Müslümanlaşmış, orta bölge boşta dedik;

 

Fransızlar geliyor diyor ki, “Ticaret yapıyoruz iyi ama adamlar bizimle savaşmıyorlar. Biz ilhak etsek bundan daha güzel bir şey olabilir mi?”

 

Avrupalıların tarih boyunca derdi Hristiyanlığı yaymak olmadı. Bir başka hata da budur. Avrupa’ya misyonerliği öğreten Protestanlardır. Ne Ortodoksların, ne Katoliklerin tarih boyunca tebliğ gibi bir mücadeleleri olmamıştır.

Hristiyanlıkta tebliğ mücadelesi Hristiyanlığın birinci dönemidir. Aziz Pavlus’un saçmalığından başlar, Roma ile beraber, Bizans ile beraber İstanbul’un fethi ile biter o iş. Yani biri Hristiyan olmuş olmamış hiç umrunda değil.

Misyonerliğin başladığı tarih ne?

Coğrafi Keşifler.

 

Geldiler burada bir kıyım başlattırlar. Şimdi biliyorsunuz Amerikalılar Kızıl Derilileri mahvettiler. Avrupa’da Fransa, Almanlar ve İngiltere birleşerek (Önce Fransızlar arkasından İngilizler) Afrika’nın tamamında bu coğrafyada yaklaşık 380 milyon insan öldürmüşlerdir. Sadece o tarihlerden bahsediyoruz. Yani nüfusun neredeyse yarıya yakını. Afrika kıtasının yarısını Avrupalılar paramparça ettiler.

 

Peki savaş yoktu neden parçaladılar? diyecek olursanız;

 

İnanın bana, Avrupa’da bugün bazı toplulukları görüyorsunuz adama diyorsun ki “Ya bu insan olamaz.”

 

Şimdi hatırlıyor musunuz yamyam filmlerini?
Afrikalılar insan eti yiyormuş diye bir yamyam filmi var değil mi?

 

Tarih boyunca 1 ya da 2 kabilede görebilirsin. Afrika’da insan eti yiyen hep Avrupalılar oldu. İnsan kesip insan eti yiyen Fransızlar, Almanlar ve İngilizlerdir. Genlerindeki vahşet en son radde olarak orada çıkmıştır. En iğrenç halini Afrika’da görebilirsiniz.

 

Afrikalılar durdurabilmek için dediler ki, “Ya biz Hristiyan olsak kurtulur muyuz acaba?”

Bakın şunu asla unutmayın, bu insanlar Avrupa medeniyetinin kendi sınırları içinde kendi kendileri ile olan ilişkilerinde medeniyet ehlidir. Yani Fransa’nın içinde yaşayan adam bir Fransıza karşı medenidir. İtalyan İtalyana karşı medenidir. İngiliz İngilize karşı medenidir. Eğer bir vahşet hasıl olacaksa; orada ya İngiliz ya Fransız ya da Alman vardır.

Amerika Birleşik Devletleri’ni kim kurdu?

Bu 3 devlet. İngiltere, Fransa ve Almanya. Amerika Birleşik Devletleri bile 3 bölgedir. Bu 3 bölge tabanlı oluşuyor. 

 

Dolayısıyla karşınızdaki insanlardaki medeniyetin temelinde bir vahşet var.

 

Afrika’ya girmelerinin bir başka sebebi; o tarihe kadar Avrupa’nın görmediği miktarda altın Afrika’da vardı. Hemde sokaklara saçılmış halde. Çünkü Afrikalı için altın demek, yenilmeyen bir şeydi. Senin için cebindeki 20 lira neyse Afrikalı için de o gün 20 gram altın da o demekti. Yani ha 20 gram altın cebinden düşmüş ha 20 lira düşmüş…

 

Böyle bir altın stoğu var ve bunlar gün yüzünde. Neden böyle olduğunu kitapta detaylandıracağız.

 

Bütün bu altın hegemonyası Avrupa’ya geldi ve Avrupa’da müthiş derecede bir altın patlaması yaşandı. Dünya tarihinde görülmemiş miktarda gerçekten hırsızlık eliyle elde edilmiş altınlar Avrupa’ya getirildi.

Avrupa’ya geldikten sonra ise, güneyli işçiler

Bu noktada şu konuya kısaca değinelim; Avrupa medeniyetini kim kurdu? İspanyollar, İtalyanlar, Yunanlılar. Bu üçü yoksa Avrupa medeniyeti yok. Avrupa’nın kendi medeniyet tarihinde bilimi, edebiyatı, matematiği, tarihi, teknolojik gelişimelerinin tamamı Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan başarmıştır. Diğerleri ise dünyanın diğer sokaklarının hırsızlarıdır. Giderler çalarlar, öldürürler, parçalarlar, ele geçirirler, parayı getirirler.

Bu altından Avrupa’ya geldikten sonra yani para geldikten sonra zaten aşağıda çalışan bir sistem var. Adamlar parası olmadığı için teknolojiyi üretemiyor, parası olmadığı için makineyi üretemiyor, parası olmadığı için madencilik yapamıyor. Demir-çelik çağında İngiltere’nin çelik döneminde o çeliği üretebilmesi için gerekli olan işçilerinin tamamını Afrika’dan getirmiştir. İlk kurulan fabrikalarda yaklaşık 100 bine yakın köle ölmüştür. Gerek kimyasallar yüzünden, gerek yanarak, gerek kazanların içinde… 100 bine yakın.

 

Yani bugün bu fütuhatın verileceği adreslerde Avrupa’nın göbeginde Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de bir kazı çalışması yapılsa; aynı anda 20 bin insanın toplu halde gömüldüğü yerler bulunur. Vahşetin merkezidir Avrupa. Kanla beslenen yapı Amerika değildir; Amerika salaklar ülkesidir. Bugün bütün dünyaya kimi pazarlıyorlar? Amerika’yı. Teknoloji yüzünden, büyüklüğü yüzünden… E o kadar büyük devlet olursan o kadar büyük askerin olur zaten.

 

Ama seni kim kurdu kardeş? 

Senin baban kim?

 

Bir çocuğa bakarsın, çocuk iyidir hoştur “Ya bu tatlı bir oğlan, aklı başında, zeki. Bunun annesi kim babası kim?”

Annesi babasından anlarsın meseleyi.

Veya adam hırsız, çalıyor çırpıyor çocuk. “Ya bunun annesi kim babası kim?”

Ailede bir problem varsa anlarsın meseleyi.

 

E şimdi Amerika’ya bak bakalım bunun annesi kim babası kim?

 

Bunun babası da annesi de İngiltere, Fransa, Almanya.

Bu adamların tarih boyunca döktüğü kan miktarını inanın bana Moğollar dökmedi. Mesela Moğollarda bir vahşet vardı ama o vahşet önceden haber veriliyordu bari. Adam “Ben geliyorum bana biat edeceksin. Etmezsen savaşırız, savaşırsak seni öldürürüm.” Bu diplomasi ya da siyasi tarihte gayet makul bir şeydir. Savaş yanlısı olduğumuz için değil ama hakikat böyle. Devletler savaşırlar bu bir gerçek. Şimdi bu gerçeği Kur’an-ı Kerim yazınca başka bir açıdan bakılıyor ayrı bir mesele.

Avrupa’nın tarihini bizde matbaa ve Coğrafi Keşif ile anlattılar. Birde onların gelişinde insanlara özgürlükçü yaklaşımı ile anlattılar. Öyle değil mi?

 

Şu anda da söylüyorlar, “Avrupa’da düşünce özgürlüğü var.”

Düşünce özgürlüğü Avrupa’da yok Amerika’da var. Amerika’da paran varsa düşünceni yayarsın. Amerika para ile yaşayan bir ülke. Avrupa öyle değil. Avrupa’da paran varsa da yapamazsın.

 

Avrupa’da sen bir fikri trilyonlarca doların olsa yine yayamazsın çünkü Avrupa’da tam tersine düşünce özgürlüğü olduğu iddia edilir; o düşünceyi söyleyecek olan adamlar seçilir. Düne kadar böyleydi ama durum değişecek tabi onu da izah edeceğiz.

 

Düne kadar sen Almanya’da çıkıp da Almanya’yı eleştir? Zaten Almanya’yı eleştirebilecek gazeteciyi o gazetede bir yere getirmiyorlar ki. Sen İngiltere kraliyet ailesini düne kadar eleştiremiyordun ki yeni başladılar. Bir sebebi var anlatacağız.

 

Avrupa’da 1950 ile 1980 arasında, hani bugün diyorlar ya “Türkiye’de 80’li yıllarda 3000-5000 faili meçhul cinayetler var. Nasıl oldu, kim öldürdü, nerede adam belli değil.”

Sadece Fransa’da 1975 ile 85 arasında öldürülen insan sayısı yirmi iki bin. Bunlar ortada yok. Kimlikleri ile beraber yoklar. Öldürüyorsunuz, Ukrayna teslim ediyorsunuz veya Moldovya’da belli bölgeler var; bu bölgelerde yakılıyorsunuz. Külünüze kadar yakıp ortadan kaldırıyorlar. Avrupa’daki bütün bu yapılanmanın temelindeki o vahşet henüz bitmiş değil.

Dolayısıyla Avrupa’daki düşünce nereye kadar özgürdür? O adam isteyene kadar. O adam öyle bir çizgi çekmiştir ki sen zaten Almanya’da iyi bir televizyon kanalında Genel Yayın Yönetmeni olacaksan sen zaten o misyon ile oraya kadar gelebilirsin. O misyona sahip değilsen asla oraya gelemezsin. Sen bir şeyler yaptığını zannedersin.

 

Geçmişte kalktın Avrupa’nın göbeğinde bir İslamiyet anlatımına başladın. Dikkat edin hep beraber düşünelim; Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta bu kadar tekkeler var değil mi hali hazırda gidiyorsunuz görüyorsunuz. Ya bu tasavvuf erbabı Fransa’ya Almanya’ya hiç gitmedi mi? İspanya’da Endülüs Devleti var nerede bu insanlar? Bunların tekkeleri nerede, yok muydu bunlar? Bunlar İslamiyeti yaymak istemediler mi? Neden bu iş Viyana kapısında son buldu?

 

Çünkü o kadar büyük vahşet işlediler ki Evliyaullah’ın “Buradan sonrası vahşet, buradan sonra insan yok” demelerine sebep olmuştur.

Hani sen tebliğ için bir yere gidiyorsun, karşındaki adam kafir ise problem yok. Kafir, Hristiyan, ateist, deist. Ne yapacağım? Tebliğ edeceğim. Adam reddedebilir veya kabul edebilir. Ama vahşi ise ne yapacaksın? Adam insan eti yiyorsa ne yapacaksın?

 

Size bugün neyi anlatıyorlar? Çinliler vahşi bir şekilde canlı insan yiyorlarmış, cenin yiyorlarmış. Avrupa’nın yıllık, 1 yıl içerisinde Endonezya, Malezya, Çin bölgesinden kaçırdığı 6-14 yaş arasındaki kız çocuğu sayısı 15 bin. 15 bin kız çocuk hala kızıl haçın eliyle ve Birleşmiş Milletlerin eli ile Avrupa’ya taşınır ve ticareti devam eder. Bu ticaret hiç bitmedi. Çok sevdiğiniz Avrupa diyorsunuz ya.

 

Bugün Türkiye’de neyi anlatıyorlar? “Çocuklara tecavüz var.” Evet Allah hepimizi kurtarsın, teşhis belli tedavi de belli. Bu işi küçümsemek için söylemiyoruz sakın yanlış anlamayın.

1 Yılda benim ülkemde kaç çocuk kaçırılıyor? Resmi rakamlarda 100-150. Hadi olsun 1000. Peki kaç kadın bu ülkede yıllık anormal bir şekilde, insanlıktan çıkmış bir şekilde dayak yiyor? 1000-2000. Hadi ona da diyelim 5000.

Avrupa’da yılda öldürülüp de cesetleri ortadan kaldırılan kız çocuk sayısı 15 bin. Bunların üstünü örtüşlerinin tamamı ise size bir misyon yükleyerek; ‘cinayeti işleyen sensin, barbar olan sensin, medeni olan benim, aklı başında olan benim, dünyaya fikriyatı sunan benim’ şeklinde oluyor.

 

Bakın hayatta bir gerçek vardır; bir toplum ne kadar vahşi ise o kadar kurala ihtiyacı vardır.

 

Şimdi diyorsunuz ki “Avrupa Birliği bir yasa hazırlamış, eksiksiz. Bir kitabı şuradan alıp şuraya koyarken bunun yöntemi ne olmalıdır, nasıl olmalı yazmış çizmiş. Muhteşem bir medeniyet değil mi?”

 

Bir yerde adam edemeyeceğin vahşi adam çok ise orada yazılı kuralların sayısı artar kardeşim. Senin ceza kanunun ne kadar kalın ise, ne kadar çok madde varsa senin o kadar geri bir millet olduğun görülür.

 

Sebep şu, her kanun maddesi bir vahşet sebebi ile çıkmaz mı? Mesela internet yoktu, dolayısıyla dolandırıcılığı yoktu. İnternet geldi, dolandırıcılık geldi, kanunu geldi.

 

Yani bir şey olması lazım, daha önce görülmemiş olması lazım, hukukçu buna bakacak ve ona göre hukuk yazması lazım.

 

Bugün Avrupa dünyanın en kalın ceza hukukuna sahip. Sebep? Vahşetin şekli yok. Vahşeti anlatmaya da dil el vermez, akıl da almaz. “Sen herhalde geceden bir film seyrettin geldin bize film anlatıyorsun” derler.

 

Bunun bir tane delili var; böyle devam edecek mi? Bu vahşetin bir bedeli var. Genç kardeşlerim bunu bilmediler, unuttular çünkü çocuk yaştaydılar.

 

1995 yılında Bosna Hersek’te öldürülen ve tecavüz edilen insan sayısını biliyorsunuz. Binler, on binlerce kadına tecavüz edildi ve insanlar katledildi.

Hollanda’da Cuma’dan Cumartesi’ye gazetelerde bir reklam başlardı. O zaman internet yoktu, televizyonlarda da zaten bu işin reklamı olmaz. “Haftasonu insan avına ne dersin?” diye bir reklam.

 

Hollanda’da 3-4 saat uçabilen bir helikopter gelir, kişi başı 50 bin Mark karşılığı 15 kişiyi alıp götürürdü. Götürürken de şu soruyu sorardı; “Tecavüz mü etmek istersin? Yoksa adam mı öldürmek istersin?”

Hala bugün bu yolla Bosna Hersek’te adam öldürmüş, adamın kemiklerini evine asmış Hollandalı profesörler var. Siz Avrupa medeniyeti diyorsunuz ya.

Adam Bosna Hersek’te tecavüz ettiği kadının saçını örüp kendine tablo yapmış. Şu anda Hollanda’da Başbakan yardımcısı. Bu adamlar var. Saysak insan içine çıkamazlar ayrı mesele.

Ama hakikat şu; sizin o medeniyet bildiğiniz Avrupa ne dün medeniydi ne de bugün medenidir. Onlar kendi içinde medenidir. Kendilerine medenidir.

Günün birinde sen Allah korusun düşersen, Allah korusun seni bir karıştırırlarsa soluğu Edirne’de, İstanbul’da, Bursa’da her nerede alabiliyorlarsa alacaklar ve ilk işleri adam kesmek olacak. Çünkü genetik öyle.

Avrupa nasıl geçmişte yıkılmışsa şimdi de bir yıkım sürecine geçiyoruz. Dersin ikinci kısmında da Avrupa’nın yarınını anlatalım İnşallah.

 

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

Write a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

avrupanin-cokusu

Avrupa’nın Yarını – Avrupa’nın çöküşü

Geçen dersimizde Avrupa’nın dününden ve vahşetinden bahsettik. Peki böyle mi devam edecek? Hayır.    Bir kaç …

Avrupa'nın Bugünü - Avrupa'nın iç yüzü

Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Fütuhat kapısında Avrupa ile ilgili olan bir fütuhatı beyan edeceğiz. Çünkü Avrupa tarihini zaten Türkiye’de …

Hakiki Mutluluk, Sadakat, Özgürlük, Hak

Hakiki Mutluluk

Önceden; insanların Müslümanlara karşı bakış açısının bozulduğunu ve bu algının kırılması için bizim bazı …