Biz Hep Güzeliz

biz-hep-guzeliz

Biz Hep Güzeliz

Bayram yeryüzündeki belkide ahirete intikal ettikten sonra hatırlanacak ender günlerden biridir.

Öyle ki insanlar cennete giderler, cennete gittikleri zaman dünyadan neredeyse hiç bir şey hatırlamazlar.

Çok defa anlatmıştık ama hatırlayacakları şeylerden bir tanesi mesela Resulullah’ın doğum günleridir. O pazartesi günü doğduğu günde, Cennet’in bir yerinden bir nur, bir ışık saçılır. O ışık saçılınca Cennet’te hafif böyle latif bir yağmur, kokulu bir yağmur düşer ve insanlar o gün Resulullah Aleyhisselam’ın doğduğunun tekrarını hatırlar.

Bayramlar ise genel itibariyle kokular ile anlaşılır.

Her bayramın bir kokusu var.

Her ümmete Cenabı Hakk bir bayram nasip etmiş. O bayram zannetmeyin ki sadece Ümmeti Muhammed içindir.

Hazreti Adem’den bugüne kadar İslam dininin her ümmeti hem oruç tuttular hem o orucun bayramını eda ettiler.

Hazreti İbrahim Efendimizden sonra daha muteber bir hale gelen bir de kurban bayramı var ama  özellikle ramazan bayramı bütün ümmetlerin ortak bayramı olarak vardır.

Ve bu bayramın içerisinde Cennet’te insanlar bunu bir kokuyla algılarlar. Bu latif bir kokudur ve bu kokuyu insanlar duydukları zaman tekrardan hoşnut olurlar.

Hatırlayacakları anlardan bir andır burası. İnsanın dünya hayatından hatırlayabileceği en güzel anlardan bir an. En güzel olması, en güzel yerde tekrardan hatırlanabilmesi için bir imkan. Hatta bizler neden bayram günlerinde mezarlarımızı ziyarete gideriz bilir misiniz?

Çünkü o gün ehli imanın hepsine bayramlarda bir izin verilir ki onların kendilerine gelmiş olan misafirlerini daha rahat görebilmeleri, daha rahat karşılayabilmeleri, onları daha rahat algılayabilmeleri için. Rabbim herkese mezarda kolaylık nasip etsin. Ehli imanın işi kolay ama tabi derece derece zorlu alanlarda var ama hakikat, şu bayram sabahı onlara da bir bayram sabahıdır. Ve o bayram sabahlarında Sahabei Kiram Efendilerimizin neşesi muhabbeti tarih boyunca değişmemiştir. O neşe ve o muhabbet aslında ümmeti bir ve diri tutan, yıl boyunca tekrardan ayakta tutan ve o ümidinin depreştiği andır.

Öyle ki Resulullah Aleyhisselam’ın bir gün Sahabei Kiram’ın arasında -elbette her zaman çok ciddi sorular sorulmaz, arada bir böyle latif sorular soran Sahabei Kiram efendilerimiz olurdu- bir tanesi dedi ki; ”Ya Rasulallah, bu kurban bayramından önce şeytan taşlanırken bu direklere bağlanıyor. Ya Resulallah, bayram günü şeytan ne yapıyor?”

“Ey benim ashabım, şeytanın sizin getirmiş olduğunuz o teşrik tekbirleri ile nasıl kaçtığınız görseydiniz eğer, o zaman ona tuhaf tuhaf bakardınız.” dedi.

Çünkü şeytanın yer yüzünde insanlardan en nefret ettiği an, insanların toplu bir halde Rabb’ini andığı an. En çok kendisini kaybettiği anlardan bir tanesi.

Çünkü o da o olayı hatırlıyor.

Hangi olayı?

Allahu Zülcelal Sad suresinde,

Sad-suresi
Sad Suresi

”O vakit onu düzenlediğimde, insana şekil verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde, hemen ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi toptan secde ettiler. Yalnız iblis müstesna ve kafirlerden oldu”

İşte o tarihten beri küffar, başlarında iblis olmak üzere ehli küffarın o toplu tekbirinden, o beraberce bir araya gelip aynı anda secdesinden, Cuma saatinde ve bayram sabahlarında müthiş derecede berbat bir hale gelmektedir.

Zira iblis için önemli olan neydi?

İnsanları şaşırtmak yoldan çıkartmak.

İnsanlarsa bugün Elhamdulillah 1,5 – 2 milyara yaklaşan Müslüman dünya, 5 vakit namazını henüz kılmak nasip olmamış insanlarda dahil olmak üzere, Cumalarını bile yarım yamalak aksatanlar da dahil olmak üzere, Elhamdulillah bugün herkes bayram sabahında camilerde ve secdeye gidecek. Bu Cenabı Hakk’ın katındaki değeri o kadar üstün ve o kadar yüce bir şeydir ki, insanoğlunun yer yüzünde bu ikmali ve bu muhabbeti yaşayabileceği başka bir an dahi olmaz.

Şöyle düşünün bugün yer yüzünde çok belki küçük bir istisna, Müslümanların %99.99’u bir araya gelmiş olacaklar, hatta oruç tutamayanları, Cuma’ya gitmeyeni, namaz kılmayanı, günahkar olanı hepsi bayram sabahında bir araya gelmek ve Cenabı Hakk’a secde ediyor olmakta olacaklar. Böylelikle insan Rabb’ine karşı duymuş olduğu o muhabbet ile Müslüman olmanın getirdiği hassasiyeti yaşamış olur.

Öyle ki Hazreti İsa Efendimiz kendi bayramlarında, bayram sabahlarında 8 bayramda her seferinde şu duayı tekrar tekrar yapmıştı; ”Ya Rabbi, benim ümmetimi benden sonra gelecek olan Nuri Ahmet’e hizmetkar eyle.”

Çünkü tarih boyunca Hazreti Adem Efendimizden bu güne kadar Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’dan önceki en son nübüvvet halkasında bir önceki Hazreti İsa Efendimizdi. O’na kadar her birisi Ümmeti Muhammed’in muhteşem üstünlüğünü, onun Resulullah’a ümmet olacağının bütün vecis hallerini bildikleri için dualarında her seferinde en başında genellikle ve çoğunlukla, Resulullah’ı anıyorlar ve o andıkları hali ile ümmetleri için, -evet onlar ümmeti Muhammed olamadılar ama- “Ya Rabbi eğer onlardan o günü görecek olanlar varsa, onların çocuklarını torunlarını onlara Ümmeti Muhammed’den et” diye dua ediyorlardı.

Ve şimdi belki bizlerin, belki 100 dede, 150 dede, 200 dede öncesinde, hangi Peygambere intisap ettiyse bizim sülalemiz geçmişimiz, belki o peygamberin duasıyla bu Ümmeti Muhammed’den olma şerefine nail olduk.

Yani bir Cenabı Hakk’ın kulu olmak, bütün melaikenin secde ettiği Hazreti Adem’in torunu olmak, yetmedi Resulullah Aleyhisselam’ın ümmetinden olmak ve ehli iman olmak. Bu hakikat dairesinde neşeden ve muhabbetten başka ne getirir ki insanoğluna?

Öyle ki, Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’a bedevilerden birisi yeni Müslüman olmuştu ve tabi doğal olarak ona sorular soruyordu adamcağız. -Bu arada hemen bir anda Resulullah’ı görünce onun bir anlık bakışına bir anlık nazarına cezbe mi, muhabbet mi ne derseniz deyin, bir anda Müslüman olan çok fazla insan var. Özellikle Medine döneminde ve Mekke Fethi’ne yakın 1-2 yıl önce. Yani adam böyle bir köşeyi dönmüş, Medine’ye ticaret için gelmiş, Resulullah Aleyhisselam ile karşı karşıya geliyor, -“Kimdir bu adam?”
+”Bu adam peygamberdir.”
-“Ben ona iman edeceğim.”
+”Ya ne olduğunu biliyor musun, neye iman edeceksin, ne yapacaksın?”
-“Yok ben iman edeceğim.” Böyle çok olaylar yaşandı.

Böyle 60 yaşlarında bedevi adamcağızlardan bir tanesi de Sabahei Kiram’dan oldular, Cenabı Hakk şefaatlerine nail eylesin, Resulü Kibriya Aleyhisselam’ı görür görmez hemen oturtturdu onu. Biraz da onlar serttir ya böyle.

“Otur ya Muhammed otur” dedi.

Resulullah Aleyhisselatu Vesselam nazik adam, hemen oturuverdi.

“Ben iman etmek istiyorum” dedi. İman etti. Sonra soru sormaya başladı.

İman etmeden önce hiç bir soru sormamış. Namazdır, oruçtur bir şeyden haberi yok adamın.

Bir anlık aşk diyorlar ya, yıldırım aşkı. Görür görmez adamcağız kelime-i şahadet ile Resulullah’a tabi oldu.

Nasıl bir tabi?

Bu öyle bir zattır ki, ne söylese kabul ettim diyecek. Yanında getirdiği 100-150 kişiye de “Oturun ve iman edin” diye emir verdi.

Hatta diğer Sahabei Kiram efendilerimizden bir kısmı dediler ki, “Ya Resulallah, bu amca bir katarın başı (bir arada yol alan grup). Katar’da 100-150 adam var, hepsine birden oturun iman edin diye emir veriyor olur mu böyle, zorlamaya girmesin bu iş” deyince Resulullah cevaben, “Oturun, oturun. Onlarda nasibini alacaklar” tabiri caizse.

Oturduktan sonra sorular başlıyor.

Ama bu ilk görüşte aşktır. Zaten bu meşhuriyet Mekke’ye ulaşmıştı son 2 sene kala. Fethine 2 sene kala Mekke’dekiler Resulullah Aleyhisselam için diyor ki artık, “Ya bunlarda işi artık iyice azıttılar artık böyle anlatmayı falan da geçti iş. Millet 100-150 kişi görür görmez iman etmeye başlamış. (haşa) sihirbazlığı baya artmış.” Onlar yine aynı kafada tabi…

Bu amca sordu, “Ya Muhammed, senin Rabbin nerede?” Çünkü öyle ya bugüne kadar gördükleri hep yerdeydi. Taştı, tahtaydı, topraktı, yıldırımdı, ateşti vs…

sad-suresi-2

Cenabı Hakk’ın şu Ayeti Kerime’sini okudu;

”Göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabbidir” yani gökte değil, yerde değil ama gökte yerde ne varsa görür; onlara Rabb’dir, onları yönetendir, onları yaratmış olandır.

Bunu duyunca bedevi bir anda beyazladı, dedi ki, “Ya Resulullah, o zaman o beni her an görüyor mu?”

“Ever her an görüyor.”

Şimdi bedevinin kafasında dönmeye başladı tabi. Şimdi her an görüyorsa bir mesele olacak, bir günah olacak, bir hata bir kusur olacak; insan bu. Korktu adamcağız.

Gülümseyerek Ayetin devamını okudu Resulullah;

”Çok güçlü ve çok bağışlayandır.”

Şimdi buradaki ayette “El Azizul Gaffar” deyince, ‘Gaffar’ kelimesi Esmaül Hüsna’da çok büyük bir Esma. Affediciliğinin sınırı yok.

‘El Azizul Gaffar’ deyince bu şuna geliyor, mesela birileri o adam affedilmesin diye bir şey de yapsalar, Azametini tecelli ettirir yine affeder.

El Azizul Gaffar bambaşka bir şeydir. ‘Aziz’ üzerine geldiği zaman çok ayrı.

‘Gaffar’ kelimesi sadece gelseydi şuydu, hani bir adam içki içti tövbe etti, Cenabı Hakk Gafur’dur affetti, Gafur’dur affetti böyle devam eder.

Ama ‘El Azizul Gaffar’da şu var, adam mesela içki içmiş tövbe etmiş, Rabbim tövbesini kabul etmiş. Öbür gün arkadaşı yanına gelip gel bir içki daha içelim diyor. Allah korusun adamın arkadaşı adamı tekrardan yoldan çıkardı onu zorladı.

“Hadi ya şimdi sen 2 günde Müslüman mı oldun?” filan demeye başladı zorla götürdü onu.

Cenabı Hakk diyor ki, “Ben Azizul Gaffar’ım.” Eğer sen o içkiyi içerken veya gitmek üzereyken yoldayken kalbinden böyle bir cız geçse, “Ya keşke yapmasaydık, adam bizi zorladı gidiyoruz ama, keşke yapmasaydık” diye bir pişmanlık geçsin; “Ben o arkadaşı da senden alırım o meyhaneyi de kapattırırım, o yolu da değiştiririm, evinden de ederim barkından da ederim seni El Aziz ile Gaffariyete kavuştururum.”

Yani Seyyidimizin de beyanatı var ya, bütün Evliyaullah’ın güzel bir sözü var, “Sen bu yolun adamıysan ya severek olacak ya da zincirle olacak ama bir şekilde olacak.” Rabbim seni Gufraniyetiyle affetmeyi bekliyor, senin içindeki ‘cız’lar varsa eğer, o cızlara mukabil El Azizul Gaffar seni tutup o hakikate döndürecek.

Bedevi bu sefer rahatladı. Dedi ki, “Ya Rasulallah, eğer öyleyse, eğer ki o El Azizul Gaffar ise biz ne yapsak o bizi affedecek olandır.”

O da dedi ki, “Aynen öyledir.”

Rabbimizin bizim affediciliğini beyan ederken, ‘El Aziz’ kelimesini kullanması, kendisini ‘Rabbus semavati vel ard’ olarak tanıtıyor olması; “Ey kullarım! Yerde gökte ne varsa bana ait. Hepsinin sevk-i idaresi bana ait. Sendeki bu tasa nedendir?” Bu manadan bakarsanız eğer insanoğlunun tasası çok gariptir.

Hakikat, Resulullah Aleyhisselam’ın da, Sahabe-i Kiram’ın da neşesi işte bu ayetlerden gelir.

Yani dünya alt üst olsa ne olur?

Çünkü Sahabei Kiram bir birlerine öyle beyan ediyorlardı, bir şeyler çok sıkıntıya gireceği zaman, bir anlık bir üzüntü hasıl olduğu zaman, -kolay bir hayat yaşamadılar ki- işte o anda diyorlardı ki birbirlerine, “Rabbus semavati vel ard.”

“Yerin sahibi o. Göğün sahibi o. Aradakilerin, içindekilerin, gördüğünün, görmediğinin, bildiğinin, bilmediğinin sahibi o” dediği anda insan bir rahatlıyor.

Neden rahatlıyorsun?

“Ya Rabbi ben yapabileceğim her şeyi yapıp elimden gelen gayreti gösterdiysem, hatalarım günahlarım olmasına rağmen yarım yamalak, eksik fazla 30 gün oruç ile zikrimle muhabbetimle geldim kapına.” dedin. Ve o farkındalıkla Rabbine yöneldin. Ve Ümmeti Muhammed’sin ve Adem oğlusun ve böyle zatların hayat ikliminden geçiyorsun.

Öyleyse “Rabbus semavati vel ard.”

İblis ile beraber bütün ehli küffarın işte tek derdi bu; Müslümanların ümidi kırılsın, neşesi bitsin.

Neşe ümidin tohumudur.

İmanın bir cüzüdür.

O muhabbetin bir gereğidir.

Ve o bayram sabahları, insanların her neşesi ile; O’nun arzın ve semanın yaratıcısı olduğunu bir kez daha hatırlatıldığı andır.

O bayram sabahları, her bayram namazında her bir Ümmeti Muhammed’den her bir zatın başına melekler gelirler. Rabbimiz sorar onlara, “Ne yapıyor benim kullarım?”

“Ya Rabbi onlar hep beraber bayram namazında buluştular sana secde ediyorlar.” dediklerinde, Rabbimizde onlara bu hakikat dairesinde El Azizul Gaffar, “Ne varsa affettim.”

Şimdi o affediciliğin içinde öyle muhteşem alanlar var ki, işte bu yüzden biz her dem güzeliz.

Her dem güzelliğin içindeyiz.

Biz bir çok fütuhatta bu hakikati böyle beyan ettik. İnsanoğlunun, Müslüman’ın çirkin bir hali yoktur. Günahlarımız çirkindir ama iman hakikati Ümmeti Muhammed’den olmak, bayram içerisinde bir araya gelmek, bu esas hükmüncedir.

Tarih boyunca Müslüman dünyasına yapılmış bütün saldırılarda bayram günleri özellikle seçilir.

Sebep?

Ümitleri kırılsın, neşeleri kırılsın, muhabbetleri kırılsın diye.

Ancak…

Müslümanlara uygulanan Boykot zamanında dahi, Resulullah Aleyhisselam ara sıra ümmetini topluyor, onlarla toplu zikir yapıyor ve onlarla neşesini Mekkelilere duyuruyordu ve bu Mekkelileri çığrından çıkarıyordu.

“Ya bu kadar zorluk var, adamlar aç kaldı yolsuz kaldı, mallarını aldık, canlarına eziyet ettik yapmadık işte bırakmadık. Ya adamlar hala gülüyorlar…”

Hani demişler ya “Deliye her gün bayram” diye, cümleleri alt üst ettiler.

Aslında o iş “Veliye her gün bayram” idi.

Sağolsun bizim TDK veliyi hep deli yapmayı çok sever. Onu da ‘deliye her gün bayram’ diye değiştirdi. Normal şartlarda o sözün aslı ‘deliye her gün bayram’ değil; ‘veli ye her gün bayram’dır.

Niye?

Allah dostuna her gün bayramdır ki. Her gün o bayramın neşesini üzerinde taşır ki o gülümseyiş ve o muhabbetle insanlara yanaşmaktadır. Zira, Saffat Suresi 5. ayeti kerime;

saffat suresi
Saffat Suresi 5.Ayet

“O göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Maşrıklerinde, Doğularında Rabbidir.”

Şu ayeti kerimenin bir inceliği var. Zamanın birinde bir Arap kabilelerinden birisi Müslüman olunca Hazreti Ali Efendimizin yanında oturuyor. Tabi o Mekke’nin Batı tarafından gelmiş. Sahabei Kiram Saffat Suresini okuyunca, adam bu ayeti kerimeyi duyunca, gelip şu suali etmiştir.

“Ya Ali Allah Batı’nın Rabbi değil midir?” Bizlerde Batı’dan geliyoruz ya, o mana-i ilahi ile…

Hazreti Ali Efendimiz ise, buradaki ‘doğan’ matematik ile yer yüzünde her dem hayatın bulunacağı ve hayat üzerine Cenabı Hakk’ın arşın ve semanın sahibi olduğu üzerine beyanatını tekrar etti.

Ne gariptir, mesela bir anektot var, “Güneş batıdan doğacak” denilir kıyamet zamanında. Sonra da derler ki, “Ya işte batıdan doğacak biz bunu tefsir ettik, ilim batıdan doğacak diye tefsir ediyoruz bunu”…

Ya arkadaş kıyametin kopacağı an güzel bir şeye tefsir edilir mi?

Kıyamet kopacak. Güneşin batıdan doğması demek her şeyin altüst olması demek. Oradan ilim gelmesi ile nasıl bir ilişki kurabilirsiniz? Kuramazsınız.

Zira ‘meşarıka’ Rabbimizin bu ayeti kerimede dahi beyanatı, doğular beyanatı, dünyanın her zaman güneşin doğduğu taraftaki hakikat ve neşe-i muhabbetle yeryüzüne inkişafın devam edeceğini beyan eder ve 1400 yıllık İslam tarihi de bunu çok açık gösterir. Hali hazırda İslam toplumlarının ekserisi doğudadır. Yani Osmanlı Devleti de, Abbasiler de, Emeviler de, Fatimiler de, farklı dönemlerde farklı şekillerde batıya doğru bir gidişat oldu fetihlerle mücadelelerle ancak genel itibariyle bakarsanız hakikat hep bu doğudadır. Güneşin doğuşu ve o muhabbetin varlığı.

Peki bizler bu noktada yaşarken, bu hakikati göremeyerek her seferinde ümitsiz bir duruma düşüyor olmamızın sebebi nedir? Zira bugünlerde herkesin söylediği bir cümle var ya, “Biz iyi bir halde değiliz, bu yüzden neşemizi kaybettik.”

Bak o işin kökeninde şu var; iman hassasiyetini kaybedersen neşeni kaybedersin kardeşim.

Neşe imanın hassasiyetinden gelir. Müslüman’ın gönülden gelen o gülüşü yüzündeki asıklığa dönüşmüşse; onun dünya derdine düştüğünü anlamaya başlarız. Dünyanın derdine düşmüştür, elem üzerine binmiştir.

Kişi ne zaman ki;

Hz meryem
Hz Meryem

“Şüphesiz ben arkamdan yerine geçecek yakınlarından endişeliyim. Hanımım ise bir kısırdır, bana katılan bir veli ihsan eyle” denildiğinde Hazreti Meryem’e gönderilmiş olan Hazreti İsa Efendimizi hatırlasa; şunu görecektir ki yeryüzündeki bütün hakikatler zorluklarla inkişaf olmuştur. Her şey bir zorluğun arkasından gelmiştir.

Şimdi sen Hazreti Amine’yi, Hazreti Abdullah’ı, Resulullah’ı düşün.

Tarih boyunca Müslüman bir alim olup da yeryüzünde dert çekmemesi mümkün mü?

Hayır.

Peki neşesi nereden geliyor?

”Rabbus semavati vel ard.”

Bu dünyada kalıcı değilim ki. Gidiciyim. Gideceğim yerde yaşayacaklarımın ise ne olduğunu şimdiden hissediyorum.

Sebep?

Ben dünyayı bıraktım bir tarafa.

Evet rızkımın peşinden koşuyorum, evet çalışıyorum ama şu bilinci hiç kaybetmeden; Vallahi yarın daha güzel mi olacak daha kötü mü olacak o beni ilgilendirmiyor, bir hakikat var, ben Müslümansam her gün biraz daha zorluklar karşıma çıkacak ama ben iman hakikatiyle güzelsem, ben ahsen-i takvimde beyan edilen o güzelliğe haiz isem, yarın ne olursa olsun arkadaş.

Dünya birbirine girse, o öyle olsa, bu şöyle olsa, neticelerin veya kazançların hiç bir tanesi beni bozmuyorsa, beni aşağıya ya da yukarıya çıkarmıyorsa; ben anlarım ki o zaman veliye her gün bayramdır.

Fakire de bayramdır, zengine de, dertliye de, hastaya da… Herkese bayramdır.

Çünkü bir gerçek var, bitecektir her şey.

Her şeyin biteceği yerde insanoğluna düşen tek bir kademe-i ilahi var. Bu hakikat ile bakmak, neye bakarsanız bakın, imtihan olarak size ulaşmış her şeyde size karşı bir güzelliğin varlığını görebilme imkanına sahipseniz; işte o, hakiki bir velilik olmaya başlıyor.

Niye?

Sen artık bela okumayı, nefret etmeyi “Bu da benim başıma gelecek” demeyi bıraktığın yerde, her şeyin içinde “Aa bu böyle oldu ama bunun arkasında bu benim vücuduma, benim hayatıma, benim Rabbim ile olan ilişkime bide bunu kattı, bunu ekledi”
diyebiliyorsan eğer; o zaman işte 2 ramazan arasında geçen her günün bayramlardan bir bayram olarak devam edebilme imkanı bizlere nail olmuş olur.

İşin bir başka tarafından bakarsak eğer, yeryüzünde bir şeyleri güzel yapmaya çabalamaya kalksak, dünya hayatı için nefsani olarak baktığımız hayat için; ömrümüz yetmez ki. Biz bir şeyi güzel yapmaya kalksak yarım kalacak, çocuklarımıza kalacak.

Mesele neyi ne kadar güzel yaptığınız değil, yaptığınız her şeyin içerisinde bizim ne kadar niyetimiz, ne kadar Rabbimizin rızası olduğuyla alakalıdır.

İşte o günler geldiği anda o bayram günlerinde, diğer bütün dünya ülkelerinin derdi bu hale geliyor, onlar da istiyorlar ki neşesiz bir dünya olsun.

Neşesiz bir dünyaya karşılık, neşeyi de dünyevi olan lezzet ve tatlarla ölçmeye kalkıyorlar ve o lezzetleri elde edersek eğer o zaman dünya neşeli bir yer olacak zannediyorlar.

İstanbul’u da hayatı da, dünyayı da en güzel haliyle en muhabbetli haliyle yaşayabilmek için benim güzel olmam esastır. Bizim güzel olabileceğimiz yer ise, güzellerin en güzeli, Resulullah Aleyhisselam Efendimizin dizi dibinden bugüne kadar gelmiş olan Ehli Beyt ile onlarla yetişmiş ulema ile onlarla yetişmiş olan alimler ile beraber olmaktır.

Çünkü bizler şunu çok iyi biliriz; güzel, güzelden öğrenilir kardeşim…

Yani bir adam ne kadar güzelse, tipine bile bakarsın bambaşka bir havası vardır anlarsın ki onun anası da güzel babası da güzeldir. Böyle gelir ya neseb, herkesin bir nesebi var. Her insan güzeldir hepsinin ayrı bir havası vardır. Annesinin babasının havasını da oradan alırsın.

Resulullah Efendimizin havasını da, tabiri caizse, onun güzelliğini de, inşallah yeryüzüne dağılmış olan bütün o Ehli Beyt ile alırsın.

Öyleyle Ümmeti Muhammed’in korkmaya hiç sebebi yok. Zira, Rabbus semavati vel ard.

Bizler güzel olduğumuz müddetçe ehli imanın hayatı bu minvalde ve bu hakikat dairesinde veliye her gün bayram olma esabesi ile yaşanabilir. O zaman bizim dünyanın ne hale geldiğinden çok, bizim ne halde olduğumuz ön plana çıkar. Biz kendi halimizi anlamaya başlamamız için de Ümmeti Muhammed’e hizmet etmek esastır. O hizmet esasında insan güzelleşir, o güzelleşme hep hizmet ile hasıl olur.

Derler ya yeryüzünde bütün büyük güzeller, yüzüyle suratıyla, Hazreti Yusuf Aleyhisselam, Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam; bunlar nesebi itibariyle Rabbimizin yaratılışıyla güzelleşmiştir. Ama çocuğunun güzel olmasını istiyorsa bir anne, hamileyken yaşlı bir kadına yemek yapsa çocuğunun güzelliği değişir.

Neden?

Güzele tabi olan bir insan hizmetiyle güzelliği aktarmaya başlar. İşin bir havassı (havas), bir inceliğidir.

Dolayısıyla ehli küffar neyi ararsa arasın, ne kadar bizim ümitsiz olacağımızı düşünürse düşünsün. Hakikat; Rabbim bizi güzellerin güzeli Resulullah Aleyhisselam’a ümmet olarak yaratmış. Bizleri o güzellerle beraber olabilme imkanı vermiş. Güzel bir memlekette güzel bir sancağın altında, güzel bir bayram sabahında bir araya getirmiş; zaten her şey güzeldir.

Her şey bugüne kadar hep güzeldi, Rabbim bu güzelliklerle aynen devam edip yaşamayı nasibi müyesser eylesin.

Cenabı Hakk dünyevi güzellikler ile değil ahiret güzellikleri ile süslesin bütün Ümmeti Muhammed’in gençlerini, bütün Ümmeti Muhammed’in halini. Çünkü yarın her şeyimizi bedava da yapsalar, yarın hepimizin cebine birer milyon dolar da koysalar, hakikat; bize son nefeste sorulacak sorular bunlar değil. Bunlarla hesaba çekilmeyeceğiz. Herkes zengin olsa vallahi yine herkes mutlu olmayacak. O gün başka bir şeyin kavgası başlar. Bu kavga asla bitmez. Dünyada bitmez. Bu kavga bir tek Cennette biter. Cenette herkes doyacak. Ama bu dünyada bu nefisi doyuramazsın kardeşim. Su, elektrik, doğalgaz ne iztiyorsan hepsini bedava yap yine doyuramazsın. Doymak ancak Rabbinin zikri iledir, ancak o muhhabbet iledir, ancak bu bayram sabahlarındaki secdelerin yarın sabah namazında da aynı muhabbet ile devam etmesi ile mümkün olur.

Rabbim hepimize bu muhabbeti nasip eylesin.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

Deftere Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

iyi karsilama

KAYIP HAVARİLER ; YUHANNA VE MATHİAS

Bu videoda Hz.İsa‘nın İstanbul’a getirilen iki havarisinin daha önce anlatılmamış hikayesini izleyeceksiniz… …

ya-Vehhab

Yâ Vehhâb

O Allah Vehhâb’dır. İhsan onunla görülür. O karşılıksız verir; İzzetini bilen kullar onun kapsında bekleşir. …

ya-Rezzak

Yâ Rezzak!

O Allah Rezzâk’tır. Açlık onun emriyle tadılır, tokluk onunla bilinir. O yarattıklarını rızıklarına yöneltir. …