Etiket: edeb hakkında

edeb ya hu

Edep

Zaman zaman tekrar edilmesinde fayda olunan konuları bazen yeniden gündem etmek gerekiyor ki fütuhat bu noktada oldukça geniş bir imkana sahip Elhamdulillah.

Mesele dönüyor dolaşıyor yine edep mevzusuna geliyor.

Tolum olarak, insan olarak, kişi olarak hepimizin bu konuda sayısız eksikleri var. Sayısız eksikleri olduğunun ve bu tarz derslerin devamiyetinin sürekli olmasının gereği illada bir olaya bağlanmamalı.

Çünkü Cenabı Hakk Asr Suresi’nde diyor ya, “Şüphesiz insan muhakkak hüsran içindedir.” Bu hüsrandan insanı kurtaracak olan imandır, salih ameldir; devamiyet gerektirir.

Ve, “Birbirlerine hakkı tavsiye ederlerse, bu hüsraniyetten kurtulurlar.” Ama yeniden hasıl olur çünkü insan nefis taşıyor.

“Birbirlerine sabrı söylerler.” O sabır ilimde sabırdır.

Dolayısıyla bu tekrara ihtiyacımız olduğu Asr Suresi‘nde açıktır.

Öyleyse birinci madde odur ki, bu dersin tekrarı bir şeylerin olması gerekliliğinden ötürü değildir sadece. Elbette olan şeyler var ve sürekli oluyor ve olacak. Olması da gayet normal insan olduğumuz için. Öyleyse edep gibi bir mevzunun tekrarına muhtacız.

İkinci önemli mesele şudur ki, Türk insanının en büyük hastalıklarından bir tanesi; film seyreder, oradaki dedikodu yapan ablayı komşu kızına benzetir. İyi adamı hep kendine ya da babasına, dedesine yorar.

Yani filmde hiç şunu göremezsiniz; filmi seyretti, yanlış işler yapan kötü bir karakter var, “Yav arkadaş, bende bu adama benziyorum bazen” dediğini görmezsin.

Kitap alır eline okur, başkasını hep düşünür. “Burada bu cümleyi kuruyor, aynen böyle bir arkadaşım var. Burada bu adamdan bahsediyor aynı böyle bir teyze tanıyorum; vah vah demek ki sonları da böyle olacakmış…”

Bir kitap 3 şekilde okunur;

1- Önce kendi nefsine.

Burada anlatılan adam benim. Vahyi İlahi olan Kur’an-ı Azimüşşan bize değil mi? Bize vahyedildi. İçinde cehennemi anlatıyor, kafirleri, münafıkları anlatıyor. Ehli İman’ı anlatıyor, musaddıkları anlatıyor.

Yani diyor ki Allahu Zülcelal, (Rabbim bizleri korusun) “Son nefese kadar iman sahibi olacağınıza dair bir garanti mi verdim size ey kullarım?”
Hayır Ya Rabbi.
“Öyleyse bilin ki kafirlerin hali budur. Nefsiniz kafirdir. Son nefese kadar -Allah korusun- münafık olmaktan kendinizi alıkoyacak bir garanti mi verdim size ey kullarım?”
Hayır vermedin Ya Rabbi.
“Öyleyse bilin ki münafıkların hali budur. Sizin nefsiniz sizden bunu ister, dikkat edin.”

2- Bir başkasına bu hakkı söylerken nasıl hal edinebilirim?

Birinci yöntem kendimi nasıl düzeltebilirim iken, ikinci yöntemde ise başkasının bu halini düzeltmesi için nasıl tebliğ edebilirim.

3- Toplu okumadır. Beraberce bir kitabı okumak. Fütuhat meselesi.

O yüzden edep konusunu dinlerken, bu dersi sosyal mecradan dinleyenler mutlaka şu dersi 3 defa dinlesinler. Allah rızası için.

Önce bir kendi nefislerine dinlesinler; akıllarına bir şey geldiği anda “Ya fütuhat şimdi şunu anlatıyor, haa şu adam da böyleydi” dedikleri anda, durdursunlar sohbeti tevbe istiğfar çeksinler, baştan başlasınlar. Taa ki “Evet burada anlatılan adamın özellikleri bende var.” veya “Bende bu adam gibi olabilirim” veya “Allah beni böyle olmaktan korusun” diye dinlesinler.

Bu bir nefis oyunudur. Bu sözlerin her birisi bizatihi kendimizedir.

Edepli olabilmek için önce kendimizdeki şahsı iyi tanımamız gerekir. O şahıs bizim biat ettiğimiz, alim olarak, mürebbi olarak tabi olduğumuz şeyhimizdir. Tarih boyunca Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’dan bu güne bu iş böyle gelmiştir.

Edepli olacağımız şahsın kendisinin ne olduğunu iyi kavrarsak, ona karşı yapmış olduğumuz ve takınmış olduğumuz tavırların da nerelerde eksiği gediği olduğunu, nerelerde fazlası olduğunu iyi anlamış oluruz.

Birinci mesele şu, şeyh demek mürebbi demektir. Yani insanı Rabbine götürmek için onu eğiten şahıstır. Öyleyse talebenin öğrendiği akidei tevhid içindir. Bunu şeyhi önünde kullanan ahmaktır.

Yani bir mürebbiden bir talebe yüzlerce, binlerce şey öğrenebilir, on binlerce sırra vakıf olabilir; bu sırlardan bir tanesini dahi talebe öğretmeninin önünde uygulamaya kalkarsa -fütuhatta dahil- bütün ulema onlara ahmak demiştir. Yani kendinden habersiz adam.

Ahmaklığın da çaresi yoktur.

Lokman Hekim’in beyanatı ile “Tarih boyunca herkesi tedavi ettim, iki kişinin tedavisini bulamadam. Ahmaklar ve hainlerin.” Bunların tedavisi yoktur.

Adam şeyhinden, öğretmeninden, hocasından, mürebbisinden Rabbine giden yolda bir şeyler öğrendiyse, bir sırrı aldıysa, bir imkana kavuştuysa günü gelir ona şeyhi herkesin içinde veya hariçte “Yav şunu yapabiliyor musun sen?” der. Beyefendi hemen ortaya atlar, yapabildiği zaten gerçektir ve yapar; yaptığı yerde kalır.

Yani insanoğlunun ne garip özelliğidir ki, illaki öğrendiğini satma peşinde.

Bu ders bizim dergaha ait bir ders değil, dünya Müslümanları edebini kaybetti, annesine karşı da, babasına karşı da, şeyhine karşı da, ulemaya karşı da kaybetti. Bu kaybolunca devletine karşı bile kaybetti. Devlete karşı da bir edep vardır. Hata eder, eksik eder, kusur eder; senin küfür etme hakkını doğurmaz, keyfe keder eleştiri hakkını doğurmaz. Çünkü devlet giderse bu millet gider.

Düzeltemeye çaba sarf etmek söz ile değil, hizmet iledir, gayret iledir, muhabbet iledir.

Dolayısıyla bu sözümüz bu dergaha ait olmadığından sosyal mecrada canlı olarak beyan ediyoruz.

Bütün müridanın, her hak tarikatın bilmesi gereken odur ki; şeyhinizin size öğrettiği şeyler sizin şeyhinize yeri geldiğinizde kendinizi ispat etmek, etrafınızda bulunanlara hava atmanız için değildir. Yeri geldiğinde tevhidin akidesi uğrunda veya o tevhid akidesi uğrunda gereken yerde kullanmanız içindir. Bunun yeri ise şeyhinizin yanı, ulemanın yanı, Evliyaullah’ın yanı değildir.

İkinci mesele, iyi bilmek lazımdır ki şeyh demek doktor demektir. Kişinin ancak ve ancak bir tane doktoru olur.

Oysaki müridan hemen yukarıdaki şeyi öğrenir öğrenmez çevresindeki hastaları teşhis ve tedavi yöntemlerinde başlar konuşmaya, başlar anlatmaya, başlar satmaya…

Bir mürid şeyhinden başka birisinden bir ilaç umuyorsa; o henüz hangi eczanede olduğunun farkında değildir. O hangi deryada yüzdüğünden habersizdir. Belki henüz o deryaya bile kabul edilmemiştir.

Ama iş odur ki; size, bize, her zaman yer yerde şeyhimizin öğrettiği ilaçlar eğer umuma aitse eyvallah. Ama esasa aitse veya mesela kişi geliyor ortama “Ya rüyamda bir şeyler söylediler, sen şu konuda şu zikirleri çek” veya “Şu ilacı da kullanmakta fayda var, şunun da faydasını mutlaka görürsün. Bunu kullansan hayır olur.” dese, biz o adama baktığımız zaman şunu anlıyoruz fütuhat penceresinden, ‘arkadaş benim bir tane doktorum var zaten.’

Benim doktorum benim hastalığımı bilir. Benim hastalığım için senin vereceğin ilaç, belki benim daha büyük bir hastalığımız yan etkisidir, onu tetikleyecektir.

Ancak insanlar doktor olmayı çok seviyorlar. Hasta olmayı tercih eden gördünüz mü hiç? Kimse hasta olmak istemiyor. Halbuki Ümmeti Muhammed hastadır. İmanen hastadır. Hasta olmasak İslam Cumhuriyetlerinin hali bu olmaz.

Bizim hastalığımızın en büyüğü; kimse hastalığını kabul etmiyor. Herkes iki günde doktor. Herkes bildiği şeyde en iyisini bilerek hareket ediyor…

Üçüncü mesele, şeyh demek seni batıni zorluğa hazırlayan demektir. Zahirde bir görevi var, bir de batında yani ruh dünyanda bir görevi var ki o daha farklı bir boyut. Bu batıni zorluğa hazırlayan demektir.

Batında öğrendiğini şeyhinden habersiz uygulayan akılsızdır ve yalana meyillidir.

Şimdi hakiki Evliyaullah’ın hepsi çok mütevazidir. Çok naiftir. Bizim şeyhimiz çok mütevazidir.

Gidiyor adam, “Efendim ben batında bir şey gördüm, bir melaike gördüm, bir rüya gördüm. Rüyamda bana bu zikri öğrettiler, şu işi yapmamı söylediler. Yapayım mı yapmayayım mı?”

Birinci madde bunu sormak esastır. Bu elbetteki sorulmalı, “Böyle bir durum oldu ne yapmalıyım?” veya doğru mudur değil midir diye.

Ama hakikati sorarsanız eğer, işin erbabı kendisine gelen bu tarz bilgiye gözünü açmayan adamdır.

Sebep?

“Ben bir zata biat etmişim, Cenabı Hakk’a onunla vuslat etme yolunda Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın torunlarından biriyim. Vallahi lazım olsaydı o bana söylerdi.”

Bunlar birer imtihandır. Bu imtihanları daha önce ifade etmiştik.

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin şu sözünü lütfen kafanıza kazıyınız;
“Biz bu yola -Kelimei Tevhid yoluna- tasavvufun herhangi bir okulunda, herhangi bir hakiki şeyhinin önünde Allah rızası için oturmuş her adama birer şeker veririz. Bir müridden keramet görülse -o farkında olmadan dahi- şaşırmayın buna. Ama şekeri alıp kendine emzik edineni de o emdiği yerde bırakırız, Rabbine vuslat edemez. Aldığı ile oturur, oturduğu ile ölene kadar oynar, oynadığını da hakikat zanneder.”

Size bir tüyo; şeyhlerin en büyük yaptığı meselelerden bir tanesi, mesela İmam-ı Şafii Hazretleri bu konuda mahir bir mürebbidir. Kendi evlatlarından bazılarına gecenin bir yarısı şöyle derdi, “Evladım daha hızlı hıfz etmek için sana bir sır vereyim mi? Ama kimseye söyleme.”

Tabi mürid hemen söylerdi.

Bazı talebeleri de hiç bunu uygulamazdı. Uygulamayan talebelere sorardı,

“Neden uygulamıyorsun?”
“Efendim bana uygulamamı söylemediniz, böyle bir emir vermediniz, bir şey öğrettiniz ama bu öğrettiğiniz şeyi ben henüz Rabbimin rızası için mi yapacağım yoksa kendimi arkadaşlarımdan üstün tutmak için mi yapacağım; henüz nefsime bu konuda güvenmediğim için kullanmadım efendim.” derdi.

Yani bu noktada da İmam-ı Şafii Hazretleri talebelerini çok özene bezene yetiştirmiş bir zattır. Elekleri çok ağırdır.

Çünkü bu Meşrep-i Kadiri’nin, Meşrep-i Muhammedi’nin bütün okullarında elekler çok acayiptir.
Bu eleklerden bir tanesi de hakiki olarak batındadır. Ama bir bakıyorsunuz ki adam batında hiç bir şey bilmediği halde veya mesela ona bir şey söylendi, o da bunu yapıyor. Mutlak surette onu müridanın önünde göstermeye çalışır. Hemen satmaya çalışır, tutamaz içinde. Evet söylediği de işe yarıyor olabilir ama hakikat; kendi vuslat yolculuğunun sonuna gelmiştir, daha da bir kapı aramasın. Daha da ona bir kapı açılmaz çünkü edep dairesini kırmıştır.

Edeb Ya Hu

Edep odur ki, İmam-ı Şafii Hazretleri yine topladı talebelerini, “Şöyle bir sual var” dedi ve suali sordu, fıkıh sorusu.

Fıkıh sorusundan öyle bir soru ki daha önce hiç kimseye sorulmamış. Farklı bir konu, yeni bir döneme ait bir konu. Dedi ki, “Ne söylersiniz ey talebelerim?” artık yetişmişler alim olmuşlar. Artık İmam-ı Şafii’nin “Gidin, siz fetva verebilirsiniz” dediklerine sorduğu sual bu.

İçlerinden yarısı dediler ki sıra kendilerine geldiğinde, “Efendim siz varken ve hayattayken bu konuda fetva vermek bize haramdır.”

İmam-ı Şafii Hazretleri döndü 2 rekat şükür namazı kıldı ve dedi ki, “Ya Rabbi sen bana ilmin hakikatine ermiş talebeler nasip ettin, sana şükürler olsun.”

Alimi, hocası, şeyhi yaşarken, şeyhinden öğrendiğini satan cahildir.

Bunlar; o yaşarken, hayattayken, edeben sende verilmiş olan, bir başka yerde bir başka mahalde lazım olduğunda aciliyet ile verilmiştir. Kullan diye emir verilmemiştir.

Dördüncü madde, şeyh dediğin senin biat ettiğindir. Burası önemli bir mevzu. Biat ettiğin baban dahi olsa o seni zorluklara mecbur etmekten sorumludur. Bizim şeyhimiz yakın olamayacağımız kadar olabildiğimiz bir zattır. Aynı sofrada yemek yiyebildiğin, beraber yürüyüş yapabildiğin, beraber yatıp beraber kalkabildiğin Türkiye’de kaç tane şeyh var? Bir elin parmaklarını geçmez, kimse kusura bakmasın.

Ancak en yakınında da olsan, baban da olsa, sende evladı olsan ki öyle olmaya niyaz ediyoruz; unutma ki o senin şeyhindir. O senin şeyhin olduğu için senin nefsinin hastalıklarına göre seni imtihan etmek için görevlendirilmiştir. Senin nefsini zorlayacak sözleri sana söylemekle görevlendirilmiştir. Seni üzecek durumları senin önüne çıkartarak bir başka yerde başına daha büyük bir bela gelip de Rabbine edepsizlik etme diye bazı yerlerde “DUR” diyen zattır.

Ama müridan, özellikle Türk milleti ne yazık ki bu konuda oldukça şımarıktır.

“Nasıl olsa babamdır, nasıl olsa bizim şeyhimiz mütevazidir, nasıl olsa o kendinden istenileni reddetmez” denilerek rahat tavırlar insanın kendisine zarar verir; o şeyhe zarar vermez.

Bu insanlar kendi kendilerini heder ediyorlar. Edep konusundan heder olan bir toplumla karşı karşıyayız.

Aynı anda bir hizmette bulunmak, bir bakıyorsunuz şeyhin yanında iki gün, üç gün, yirmi gün, otuz gün, kırk gün, kırk yıl fark etmez; yanında bulunuyor, üç gün sonra bambaşka bir havaya bürünüyor beyefendi. Üç gün sonra bir başka noktaya taşıyor kendi kafasında kendisini.

Beyefendiler bizler hastayız ki o bizi kendisine yaklaştırıyor. Duruma böyle bakmamız lazım.

Ne kadar çok hasta bir adamım ki onun yakınında vakit geçirmem gerekiyor.

Madem hastasın sus ve edep et. Neyin kime havasını atıyorsun…

Bizim memlekette başbakan, bakanlar hava atmaz; makam şoförleri hava atar. Özel kalem hava atar, kapıdaki bekçi hava atar; “Belediye Başkanı’nı göreceksin ama ben varım, benim önümden geçeceksin yani…”

Bu bizim milletin hastalığıdır müridanın değil.

Cumhurbaşkanı mütevazi olsa ne olur? Etrafında 100 kişi kibirlidir adı kibirliye çıkar. Çünkü etrafındakiler “Onun yanındayız biz he, bizi görmen lazım, bizi de bilmen lazım” der.

Beyefendiler İslam davasını ayakta tutan Allahu Zülcelal’dir. Hiç bir zaman, hiç bir ilim, hiç bir hizmet şahsa bağlanmaz. Bağlanmışsa orası hakiki bir dergah değildir. Şu anda ben bu fütuhatı seslendirmecisiyim. Şu an burada bu görev benden alınmak üzere olsa veya ben şurada ölsem; bu sözü devam ettirecek binlerce adam hazırdır dünyanın dört bir köşesinde veya aramızda. Bu iş bana bağlı değil. Bir başka iş bana bağlı değil. Çay ocağı çaycıya bağlı değil.

“Ya ben süpürmesem burayı süpüren olmaz, ben yemek yapmasam burada yamak yapan olmaz, arabayı kullanmasam arabayı kullanan olmaz.” diyen adam; hastalığın dibine vurmuşsun haberin olsun. Bu hastalık senin dünyanı da mahveder, ahiretini de mahveder.

Şeyhler mütevazidir; Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’dan bu yana hiç bir zaman yüzüne söylemez. Hep bir başka yerde bir sohbet arasında bir ince fıkra ile geçiştirir. Ama kibirli olan, ama bir şeyleri bir yerlerde yapıyor olmanın havasına giren; o edebi kaybettiğinden ondan da bir şey anlamaz.

Şunu da unutmamak lazım, insanın biat ettiği şahsın kendisine yaptıklarının nefsine ağır gelmesinden daha güzel bir şey olabilir mi? Olamaz değil mi. Dolayısıyla bu hakikat dairesi unutulmamalı.

Beşinci madde odur ki, şeyh hak kapısıdır. Cenabı Hakk’ın hakikatini beyandan sorumlu, mükelleftir.
Hak senin değildir.

“Bu artık benim hakkımdır” diyen zalimdir.

Tarih boyunca bütün zalimler kendilerinde bir hak gördüler. Firavun “Tabii ki bu devletin üzerindeki bütün haklar bana aittir.” dedi.

Nemrut, toprakların yönetim hakkını bırak “İnsanların nefes hakkı bana aittir.” demiştir.

İnsanoğlu ise biraz hizmet, biraz muhabbet, biraz yakınlık, biraz ilgi görünce hemen kendinde sayısız haklar görmeye başlar.

“Ona bunu bu veriyor? Bana da bunu vermiş olmalıydı, bana da bunu söylemiş olmalıydı.” der, hemen kırılıverir. “Halbuki bunu bende hak etmemiş miydim” der.

Unuttuğumuz bir şey var, Cenabı Hakk dahi -ki O veriyor bütün bunları, Evliyaullah sadece burada bir vesile ve bir mürebbi pozisyonunda- biz Cenabı Hakk’a diyebiliyor muyuz “Ya Rabbi beni neden fakir yaptın?” diyebiliyorsan zaten iman problemin var. “Ya Rabbi beni neden hasta ettin?” diye soruyorsan iman problemin var.

Adam şeyhin kapısına geliyor, kalbinde diyor ki “Ya yandaki arkadaş 3 gün oldu geleli, biz 3 yıldır buradayız; olmadı böyle şeyler.” veya bunun gibi herhangi bir şey. “Ona şeker verdi bana vermedi, ona koku verdi bana vermedi, ona sarıldı bana sarılmadı, onu öptü beni öpmedi, ona git dedi bana dur dedi.”

Beyefendi hepimiz kendi adımıza hastayız, hepimizin hastalıkları farklı. Dolayısıyla hepimizin ilacı farklı.

Bu baba-evlat ilişkisini bu millet karıştırıyor. Biat ettiğimiz manevi babamız onun keyfe keder bizim isteklerimizle hareket etmesini bekliyor olmamız doğal olarak insanın kendi nefsani problemidir. Bu nefsani problemleri aşmak için geldiğin yerde sana karşı yapılan, senin nefsine karşı yapılan en küçük operasyonda senin yapmadığın kalmıyor.

Dünyanın en ayıp şeylerinden biri insanın şeyhine, alime, ulemaya surat asması. Çünkü mümin mümine gülümsemekle mükelleftir bırak şeyhi, alimi.

Neye surat astığını biraz irdelesen 2 gün önce şeyh birisine sarılmış, öbür gün ona sarılmamış da beyefendi gönül koymuş. Sende gönül yok kardeş, sen nefsin dibine vurmuşsun, nefsi emmarenin tepesi orası.

Nefsi emmarenin tepesindeki adam surat asar, hoşlanmaz. Nefsi emmare istemiyor ki bütün bunları. Nefsi emmare burada olmayı da istemiyor, dergahta olmayı da istemiyor vesaire…

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri diyor ki kendi yetiştirdiklerine ve kendinden sondaki şeyhlere mirasında;

“Evladım bütün müridana ilim ile değil hilim(yumuşaklık) ile yanaş.”

Çünkü ilim insanları kaçırır. Bu haram bu helaldir, bu yanlıştır diyerek değil; yumuşaklık ile yanaş. Ama onun yumuşaklık ile seni kazanmış olması, senin genç kız edasıyla durmadan trip atma hakkını doğurmaz. Ama bizim milletimizde böyle bir enteresan tuhaflık söz konusudur.

Bunlar neden oluyor?

Bizde de bu kabahatların var olmasının bir temel sebebi var, gerek eğitim sistemi, gerek evlerimizin içindeki anlaşılmaz demokrasi. Anne-baba-çocuk arkadaş oldu ya şimdi. Öğretmen de okulda arkadaş. Dışarıda senin müdür arkadaş. E şeyhin de senin arkadaşın değil, biat ettiğin deyince tabi oturmuyor. 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde bu kültürü yıktıkları için adam burada da aynı şeyi bekliyor.

Şöyle ifade edeyim, hadis kaynaklarını okuyabilirsiniz. Hadis kaynaklarında bire bir var.

Hazreti Fatıma anamız anlatıyor bir rivayette ya da Hazreti Ali Efendimiz, okuyarak görün. Diyor ki; “Biz yatağımıza uzanmıştık”  (Normal günlük uzanırsın ya, Araplarda adettir. Biraz yorulunca hani Ayet’te de var ya ‘yanları üzerine uzanırlar’ diye)

Hazreti Fatıma bir tarafta Hazreti Ali bir tarafta uzanıyorlar.

Diyor ki, “Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam yanımıza geldi uzandı.”

Şimdi biri kızı, biri hem damadı, hem amca oğlu, hem dünya ahiret kardeşi, hem de ilmini kapısını varis kıldığı şahıs. Bak bundan öteye bir yakınlık var mı? Yok.

Hazreti Ali Efendimizin Sahabe içerisinde Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’a karşı yaklaşımı nasıldı biliyor musunuz? Uzaktan baksanız, “Hazreti Ali dedikleri, Peygambere kardeş dedikleri budur.” diyebileceğiniz bir davranış biçiminde değildi.

Ama bizde 2 gün aynı sofrada yemek yese, üç gün aynı arabada geçse; dördüncü gün aynı posta oturduğunu görürsün. Beşinci gün gecenin bir saatinde arama hakkını kendinde bulduğunu görürsün.

Bakın edep Hazreti Ali’nin edebi. 3 gün bu zatlar üst üste oruç tuttular mı kardeşim? Azhap Suresi’nin indirilme sebebini anlattık değil mi? 3 gün oruç tuttular mı? 3 gün iftar saatinde yiyecekleri yemeği yolda kalmışa, bir gaziye(askere), bir fakire verip de iftarı da yapamadan bir daha yatmışlar mı? Yatmışlar. 3 gün boyunca Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın bundan haberi var mı? Madden yok, çünkü Ayet öyle.

Üçüncü günün sonunda, Hazreti Ali, Hazreti Fatıma, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin yatağa düşmüş mü açlıktan? Evet. Peygamber Aleyhisselatu Vesselam durumdan hala habersiz. Mescitte dönüp dediği cümle şu, “Ali nerede?”
Dediler ki, “Ya Resulullah evde heralde.”
Dedi ki, “Hayırdır?”
Sonra bir öğrendi ki oruç tutmuşlar, yiyecekleri yemekleri yokmuş. Hazreti Fatıma kızı, Hazreti Ali kardeşi, Hazreti Hasan-Hüseyin torunları.

Kapıya doğru gitti Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam, kapıda vahiy inzal oldu, “Biz Ehli Beyt’i temizledik.” diye.

Bak düşün, oğlunu evlendiriyorsun veya evlenmedin baban ile beraber yaşıyorsun, bir evdesin, karı koca aç kalmışsın. Babanı aramaz mısın? “Baba biz bu ay maaşı erken bitirdik, zor durumdayız, evde yemek yok” Veya bunu demesen bile onun evine gidersin değil mi?

Hazreti Ali Efendimizin haşa hiç mi aklı yoktu beyler? Derdi ki, “Ya Fatıma iftar saati yiyeceğimizi verdik bir fakire, gel gidelim kayın pederim Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın sofrasında yiyelim.”

Hazreti Fatıma’nın aklı yok muydu haşa? 2 tane evladı açlıktan hasta olmuş. Hazreti Hasan-Hüseyin’i alıp gitmesini bilmez miydi Hazreti Ebubekir’in evine, Hazreti Aişe’nin evine, Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın evine?

Edep vardı. Edep böyle bir şey beyler.

Baban Peygamber bile olsa “Bu Rabbimin imtihanıdır” deyip susmuşlar.

Vahiy öyle geldi onlara, bedavaya değil. Bu vahiy edep üzerine indi. Ehli Beyt, Seyyidlerin edebi budur. Aç kalır ses etmez. Susuz kalır ses etmez.

Şimdi müridana bir bak, gece saat 12, yüzlerce kere şahit olduğum var, “Şeyhim karnım ağrıyor.” Beyefendi o kadar çok yemiş, karnı ağrımış hazımsızlık var. “Karnım ağrıyor, ne içsem acaba…”
“Şeyhim işler kötü, ne yapalım?” Sabretsene.

Hani sen Ehli Beyt’i çok seviyorsun ya, bir söz üzerine 300 tane Maşallah diyorsun ya, Ehli Beyt’in yaşantısı böyle beyefendiler. Edep böyle edep.

Yoksa birilerinin tekkede öğrettiği gibi kapıdan girerken “Hu” demek, yok bir ayağının üstüne bir ayağını koymak, yok diz üstü oturmak… Böyle bir şey yok. Bunlar hikaye. Bunlar birilerinin saltanatı.

Elhamdülillah Hazreti Pir Abdulkadir Geylani, Ahmet Er Rifai, İbrahimi Dussuki, Ahmet El Bedevi gibi akidede, tevhidde şah olmuş bu zatların hakiki okullarında bu saltanat yok Elhamdülillah.

Ama dikkat, bu saltanat yok ama edep var. Öyle edep var ki kolu kopsa sesi çıkmaz adamın. Bilir Rabbi vermiş o imtihanı. Birisinin vesilesi ile veya bir şeyin vesilesi ile.

İnsan bu kadar rahat olamaz. İnsan bu kadar hem rahatı istiyor, hem zorluk istemiyor, en ufak söze kırılacak, sonra diyecek ki, “Şeyhim bizden bir şey olur mu?” bizden bir şey olmaz. Çünkü bir şey olması edebe bağlı. Edepler Ayeti Kerime ile sabit.

Altıncı madde, “Şeyh bir çobandır. Kardeşinin hatasını dedikodu eden, bu yolun evladı değildir.” İki kere iki, dört. Bu sözler Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretlerine aittir, isteyen kabul eder, isteyen etmez…

O bir çobandır, bizler koyunuz. Koyunlar kendi aralarında zaman zaman sıkıntı yaşayabilir.

İnsanız nefis sahibiyiz. Ancak dedikodu etmez. Dedikodu eden bu yolun evladı değildir.

Bu yolun evlatları şikayetçi de değildir; kardeşinin derdini çözen ya da onu örtebilendir. Ya çöz ya üstünü ört ya da sus. Beceremiyorsan daha bu yolun evladı değilsin.

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri bu dersin sonunda şu beyannameyi söyler,

“Evladım, ben yaşarken benim elimden 700 bin kişi biat aldı, tövbe etti. Bunlardan ancak 210 bini bizim yolumuza dahil oldu.” (Zorluğa eyvallah dedi, ben bu yolda yürürüm dedi. Diğerleri de evlat, bu 700 bin kişi de İnşallah kurtuldular. Ama 210 bin kişi bizimle yola çıktı.)

“Bunlardan ancak 5 bini imtihanlara göğüs gerdi, evladımız oldu.” (Diğerleri müridimizdi.)

“5 bin tanesi evladımız oldu.” (İmtihanlara göğüs gerdikleri için)

“Bunlardan ancak 500’ü menfaatini gütmedi de has evlatlarımızdan oldu.” (Dünya menfaatelerinden de sıyrıldı, kendine bir şey istemedi, kendine bir şey aramadı, geriye kaldı 500.)

Yanlış anlamayın Hazreti Pir diğerlerini dışarıda bırakmıyor. İnsanlar arasında Rabbinin dereceleri nasıl hasıl ettiğini anlatıyor bizlere. Yoksa 700 bin kişi Hazreti Pir’in talebesi ama talebeler nasıl derecelendi iyi anlamak lazım.

Bunlardan ancak 500’ü hizmette menfaatini gütmedi de has evlat oldu. 700 bin kişide 500. 700 kişide 5 kişi yapar.

“Bunlardan da ancak 50 tanesi dünya ile ahiret menfaatini bir yerde bırakabildi de ben onları Rabbimle tanıştırdım.” diyor. Bir yer geldi, o 500 tane has evladımdan 50 tanesi ‘biz ahireti de boşadık’ haline geldiler, ‘derdimiz ne Cennettir ne Cennet ümididir ne Cehennem korkusudur’ dediler. Ve “50 tanesini Rabbimle buluşturdum” diyor Hazreti Pir.

Umulur ki anlarız.

Has evlat olmak çok yakınında olmak anlamına gelmez. Adam Japonya’dadır, 15 yıldır görmüyordur şeyhini ama has evlattır.

Adam şeyhin yanında 24 saat hizmetkardır, sadece müridi olmak için hazırlanıyordur hala. İnşallah mürid olabiliriz.

Has evlatlık böyle bir şey. Mürid olmaya gayret edenleriz.

Ümmeti Muhammed unutmasın ki, bizler bu edebe kavuşmadığımız sürece daha çok bekleriz.

Sadece ahiretlik değil, dünyada da bu edebe muhtacız.

Ey gençler babalarınız sizin arkadaşlarınız değildir. Anneleriniz sizin arkadaşınız değildir. Şeyhleriniz sizin arkadaşınız değildir velev ki onlarla 24 saat top oynasanız. Velek vi onlarla yıllarca gezseniz, şakalaşsanız. Bu ayrı bir yer, edep ayrı bir yer.

Küçükler, abileriniz sizin arkadaşlarınız değildir. Onlar sizin abilerinizdir. İsterseniz günde 2 saat sizi sırtınızda taşıyor ve eğlendiriyor olsunlar.

Bu ayrımı bu millet yapmayı beceremedi. Bu millet ona boyun büktürene Eyvallah ediyor çünkü kendisi de boyun büktürüyor.

Bu millet neden saltanat seviyor biliyor musunuz?

Çünkü bu milletin nefsi saltanat hastası. Bu millet kendi yapamadığı saltanatı başkasında görünce boyun büküyor.

Acı olan; saltanatın olmayıp da tevhid akidesinin birinci madde olduğu, mütevazilikte zirve olan bir yer ile karşılaştığımız anda ise ne yazık ki şımarıveriyoruz. O da bizi dünyada da, ahirette de perişan ediyor; habersiz kalıyoruz.

Cenabı Hakk bizleri edeplendirsin. Anamıza, babamıza, devletimize, şeyhimize karşı edeplendirsin.

Lütfen bu yazıyı 3 defa okuyun.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

avrupanin-cokusu

Avrupa’nın Yarını – Avrupa’nın çöküşü

Geçen dersimizde Avrupa’nın dününden ve vahşetinden bahsettik. Peki böyle mi devam edecek? Hayır.    Bir kaç …

Avrupa'nın Bugünü - Avrupa'nın iç yüzü

Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Fütuhat kapısında Avrupa ile ilgili olan bir fütuhatı beyan edeceğiz. Çünkü Avrupa tarihini zaten Türkiye’de …

Hakiki Mutluluk, Sadakat, Özgürlük, Hak

Hakiki Mutluluk

Önceden; insanların Müslümanlara karşı bakış açısının bozulduğunu ve bu algının kırılması için bizim bazı …