Etiket: farmakoloji mafyası

yemek yeme usülü, bilinmeyen mide,hipokrat yemini

Mide’nin Mevsimleri

İnsan yapısı ve insan yapısı ile ilgili olan ilim. Ağırlıklı olarak ‘tıbbiye’ olarak beyan ediyoruz ama tıbba gelene kadarki süreçte aslında biz insanın fiziksel, kimyasal, biyolojiksel ve matematisel bir canlı olduğunu kısaca ifade etmeye gayret ettik ispat ve delilleriyle. Bugün tıbba bir girizgah yapıyoruz belki

İnsan bir alem, bütün alemleri de içinde tanıyan ve taşıyan bir alem. Hem tanır hem taşır. Hem etkilenir hem etkiler. Yani insanın kendi şahsı manevisi üzerine bakıldığı zaman bir an için insanın kendi kendinin aklını kaçırması da mümkündür. O yüzden müvazenei akıl gerektirir. Bilim bu noktada işi biraz sabitleştirmeye gayret etmiştir. Dolayısıyla tıp diye bahsedeceğiz hususen ama insanın biyolojik, fizyolojik, kimyevi ve matematiksel yönüne şimdi geniş olarak bakacağız ve bilimin bu kadar inançsızca değerler üzerinden hareketi onun ne hale gelmesine sebebiyet vermiş onu da ifade etmeye gayret edeceğiz.

Tabi ki tıp deyince insanın aklına gelen ilk mevzuatı kendi hayatı ile alakalı olup hastalıklarına ilişkin oluyor. Tıp Risalesi’nin içerisinde kitap 3 ya da 4 cilt olacak. Bir kısmı hastalıklar ile ilgilidir ama öncelikli meselemiz tıbbın ortaya koymuş olduğu insanın doğru bir şekilde tanınması gerektiğidir. Yani biz insanı gerçekten doğru bir şekilde tanıyabiliyor muyuz; fizyonomisi ile, kimyası ile, biyolojisi ile ve matematiği ile. Bundan sonra tıbbı anlayamıyorsak buradan koymuş olduğumuz değerler ile bu insana bir şifa vesilesi uğrunda yapmaya çalıştığımız bütün gayretler ne yazık ki boşuna gidiyor veya nakıs kalıyor.

Zannedilmesin ki bu Tıp Külliyatı’nın içeresindeki tıp ile alakalı olan kısım tıbbiyenin bugüne kadar getirmiş olduğu değerlerin tamamen yanlış olduğun izah etmek için değildir. Ama insanı doğru tanıma uğrunda verilecek doğru matematik, doğru fizik, doğru kimya, doğru biyoloji üzerine kurgulayacağımız daha doğru bir tıp anlayışı ile ancak insanların aradığı vücudundaki mutluluğu kavuşmasını sağlayabiliriz. Başka türlü iş eksik kalır.

Dünya Sağlık Örgütü diyor ki, “Son 2 yıl içerisinde bütün Dünya’da yapmış olduğumuz tıbbi tedaviler, cerrahi müdahaleler, farmakolojik müdahaleler, psikiyatrik müdahaleler vs tıbbın bütün alanlarında yapmış olduğumuz müdahaleler ile 2 milyon 400 bin insana zarar verdik.”

Bu resmi rakamdır açıp bakılabilir.

Tıp diyor ki, “Biz gelmiş olduğumuz noktada, almış olduğumuz eğitim itibariyle insana hizmet için bu mücadeleyi veriyoruz.” Elbetteki bütün doktorlar insanlar sağlıklı hayat sürsünler diye mücadele veriyor. Ama bizim burada temel aldığımız yer doktorlar değil, literatür.

Yani doktorun geçmiş olduğu bir eğitim sistemi var. Bu eğitim sisteminin hazırlandığı bir literatür dünyası var. Bu literatür dünyasının arkasında farmakolojik bir mafya yapılanması var. Bunun arkasında bunu bir para kazanma metodu olarak gören bir alt yapı var. Dolayısıyla burada doktorlarımızı tamamen tenzih ederiz. Çünkü buradaki olay literatür uygulaması sonucu ortaya çıkan spesifikasyonlardır. Yani doktor önüne gelen hastaya mevcuttaki literatür ve almış olduğu eğitim çerçevesinde %70 oranında böyle karar verir, %10’u kendi insiyatifidir, %20’si ise tecrübesidir. Yani bugünkü doktorlar verdikleri kararları bu şekilde verir. Ancak ortaya koydukları değerle diyorlar ki, “Bütün bu hülasa ile biz, Dünya çapında yaptığımız bu tedavilerle 2 seneden beri 2 milyon 400 bin insana bilmeyerek, yanlışlıkla zarar verdik.”

Bu sene başka resmi bir açıklama daha geldi 2019’da, “1950 yılından bu güne kadar uyguladığımız tedavi metotlarıyla dünya çapında yaklaşık 100 milyon insana zarar verdik” dediler. Biz bu rakamı zaten daha önce açıklayarak Esmaül Hüsna’da “Modern tıp dünyada 100 milyon insanın hayatına son vermiştir.” demiştik. Bu sene de resmi bir açıklama gelmiş oldu.

Şimdi ortak hedef insanların fayda görmesi ve şifaya kavuşması ama 100 milyon insan zarar gördüyse o zaman bir yerde bir hatamız var. İşte bu hatayı derleyip toplamak adınadır bu külliyat. Tamamen değer noktamız literatürdür. Çünkü doktor aldığı eğitime göre iş yapıyor. O eğitimin dışında bir şey yapmasına zaten imkan tanınmıyor, kanunlar o çerçevede oturtturulmuş. Farmakoloji üzerine bina edilmiş bir tıbbımız var ve bütün dünya çapında bu böyle. Literatürdeki sıkıntımız bizi bu noktaya getirmiştir.

Dolayısıyla normal açıdan hasta olarak bizler dahi bakarken olaya, “Doktor bize yanlış bir ilaç verdi, yanlış bir tedavi yaptı” demek yerine, bir taraftan değişmesi gereken bir literatür olduğu bilincini etrafa yaymamız lazım.

Yani o arkadaki farmakoloji mafyası doktorları bizim önümüze koyuyor, biz doktorlara sanki düşmanlarmış gibi algılıyoruz. Halbuki doktorumuzun yaptığı şey şu, literatür diyor ki, “Bu adamın burası ağrırsa, bu tür endeksiyonlar verirse, bu sıklıkta oluyorsa, bu laboratuvar sonuçları da önündeyse; o halde bu ilacı vereceksin.” Ortada bir de tecrübe mekanizması var ama o da yıllar gerektiriyor. Dolayısıyla dediğimiz gibi bu külliyatın tıp tarafında direk olarak hedef aldığımız doktorlar değildir. Biz işin arkasında bu literatürü hazırlayan amcalara yazıyoruz ki kitabı ve bu amcaların sistemini yıkmayı tasavvur etmiş olan bir külliyattır.

Çünkü bu literatür farmakoloji mafyasının kontrolünde olduğu sürece ve değişmezse önümüzdeki 50 yıl 450 milyon insan daha ölecek. Önümüzdeki 50 yıl bu farmakoloji ve bu tıp anlayışı ile gidersek 450 milyon insanın ölümüne vesile olacaklar. Bu da yine resmi rakamlarında açıklayacakları. Gayri resmi olan rakam daha geniş.

Siz Afrika’da, Orta Asya’da istatistik tutabiliyor musunuz? Hayır. Bu istatistiğin Avrupa’da, Orta Doğu’da ve Amerika ülkelerinde alındığını hesaba katarsanız, bu sayının daha yüksek olduğunu anlarsınız.

Cenabı Allah’ın Kur’an’da Ayeti Kerimelerle insanın en temelde tıbbi unsurları ‘yemesi ve içmesiyle alakalıdır’ diye genel nefsani bir algımız var bizim.

Biz Tıp Külliyatına başlarken bile nereden başlanacak diye baktığımızda herkesin ortak kanaati ‘sindirim sistemi’ üzerineydi. Çünkü insanlar yedikleri ve içtikleri ile büyük bir derde düşmüşler ve bütün hikayenin mide bazında dönüp dolaşıyor sanılıyor halbuki bu ‘külli’ yani ‘tüm’ ile ilgili bir sistemdir.

Bu külli sistemi cüzilere böldüğünüz zaman yani tek tek ele aldığınız zaman, sistemler arasındaki fonksiyonlar birbirinden uzaklaştığı için tıbbın getireceği tedavi metotlarını da çözümleme imkanını düşürmüş oluyoruz.

Biz bu tıp külliyatını; sindirim sistemi-bağışıklık sistemi-sinir sistemi vs diye ayırsaydık aynı hataya biz de düşerdik. Çünkü bu külli bir sistem. Bu külli sistemin içerisinde ana parçalar var ama bu ana parçalar aynı zamanda ana arterlerdir. Yani siz mideye baktığınız zaman birazdan o örnekle bu konuyu daha da açacağız, yani sindirim sisteminin nasıl bir sistem olduğunu, bu sistem üzerinde çalışan adamın lenfolojiyi iyi bilmesi gerektiğini, sinir sistemini iyi bilmesi gerektiğini, dalağı, pankreası, böbreği iyi tanıması gerektiğini ifade edeceğiz. Ve hatta cinsel hayatı bile iyi bilmesi gerektiğini ifade edeceğiz. Bunlar eksik kalırsa, mide doktoru ya da iç hastalıklar doktoru ya da gastronomi üzerine sadece bir uzmanlık alanı tabii ettiğimizde tıbbın geldiği noktada bir yerlerde nakıs kalıyoruz.

Hazreti Allah En’am Suresi 141. Ayetinde şöyle buyuruyor,

enam141
Enam 141

“Çardaklı ve çardaksız bağları, bahçeleri meydana getiren O’dur. Tadları, muhtelif hurmaların, ekinlerin, zeytinlerin, narların ve birbirine benzeyen ve benzemeyen meyvaların mahsülünden yiyin.”

Ne zaman Ya Rabbi? “Mahsulünü verdiğim vakit.” Vakti mahsülde.
Ayetin ikinci kısmı, “Hasat gününde onun hakkı olan sadakayı verin.”
Üçüncü kısmı, “İsraf etmeyin. Şüphesiz O israf edenleri sevmez.”

Hazreti Allah burada bir kere gastronomi ile ilgili çok önemli bir mevzuyu emrediyor. Gastronomi kısmını açacağız ama Ayet geldiği için beyan edelim, burada Hazreti Allah diyor ki, “Her meyvanın bir çeşidini yarattım çünkü insanlar çeşit çeşittir.” Yani bu insanın burada yiyeceği nar ve zeytinin yapısı buradaki insana göre kurgulanmıştır. Zira yaşadığı coğrafi konumuz enlemsel ve boylamsal etkilenimi, iklim koşulları, nemi, tuzu, toprak yapısı diye önümüze aldığımız zaman meydana gelen bu bağ yapısından hasıl olan bu ekinler o civarda yaşayan insanlar içindir.

Hazreti Allah Ayetin sonunda diyor ki “İsraf etmeyin.” Nedir israf? Mahsulünden önce bir şeyi yemek insanın önce kendisine ve sonra toprağa karşı bir israfıdır. Bu israf bizim kendi nefsani istek ve arzularımızdan doğmuştur. Mahsül zamanı gelmemiş olan bir sebze ve meyvanın vücudumuza bırakın fayda vermesini zarar vermesi söz konusudur. Bu zararın karşılığı olarak metabolizma koşulları bozulmaktadır. Çünkü birazdan anlatacağımız üzere, metabolizma

Mahsul zamanı gelmemiş olan sebze ve meyvenin vücudumuza bırakın fayda vermesini, zarar vermesi söz konusudur. Bu zararın karşılığı olarak metabolizma koşulları bozulmaktadır. Çünkü geçen hafta anlaşmıştık, dil elektromanyetik bir motor demiştik. Bu elektromanyetik motorun bütün vücutta etkisi var. Vücudumuza aldığımız her ürünün bir frekansı var. Vaktinde yetişmemiş olan bir meyvayı sebzeyi yersen mevsiminden önce yersen israf etmiş olursun. Bu israf hem nefsani bir israf olup hem de vücudunda kendine harabiyet verdiğinin ifadesidir.

Midenin mevsimleri vardır. Canının istediği şeyi canın istediği zaman yiyemezsin.

İnsan vücudunun yaratılışı uzayla ve bütün alemlerle de matematiksel olarak bir birine denk düşmektedir. Birazdan bahsi geçilecek.

Hazreti Allah Abese Suresi 24. ayeti kerimede şöyle buyuruyor;

Abese Suresi 24
Abese Suresi 24

”İnsan kendi yiyeceğine bir baksın.”

Burada ‘ne yediğinize bakın’ ile kast edilen haberdar olma anlamında mı? Hayır. Hazreti Allah şifanın bir başka metodunu bizlere beyan ediyor.

Çünkü insan vücudunda şifa unsurlarını meydana getiren unsurlar, insanın 6 duyusuyla eşdeğerdir. İnsanın 5 duyusu vardır demeyin insanın 6 tane duyusu vardır. Hatta daha fazladır ama tıbbi olarak beyan edeceğimiz 6 tane vardır. Altıncısı olan ise his matematiğidir ama onuda 6. his olarak anlatmışlar. Onu daha sonra duyu sistemi üzerinde ifade edeceğiz.

Bu ayetin gizlemiş olduğu hikmet şudur; insan tıbbi olarak başına gelen herhangi bir hastalıktan; gördüğüyle, duyduğuyla, yuttuğuyla, hissettiğiyle, dokunduğuyla ve yaşantısıyla şifa bulabilir.

Yani bir insana sadece ve sadece “Senin bu hapı yutman lazım, bundan başka bir şifa yoktur” demek bu Ayeti Kerimenin hükümlerine terstir. Çünkü duyu organlarımızın dışarıdan bir şeyleri almasındaki kastiyet sadece vücudun ihtiyaçlarını gidermek üzerine değil; aynı zamanda vücudun eksiklerini kapatmak üzerinedir.

Sindirim sistemi ve koku o kadar birbiriyle alakalıdır ki, o kadar birbiri içine girmiştir; kokusuz bir sindirim sistemi olmaz.

Bu yüzden Peygamber Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz; ”Yeryüzünde bana koku sevdirildi.” buyurdu. Çünkü kokunun insan vücudunda etkilemediği bir organ yok. Midesi, yapısı, böbrekleri, lenfolojisi, sinir sistemi, sindirim sistemi, bağışıklık sistemi…

Koku insan hayatının bir bütünü.

Sonra gözleri. Yani gördükleri, yani dış dünyadan almış oldukları o görüntüler.

Peygamber efendimiz ne dedi?

”Ben yeşili severim.”

Niye?

Yeşili hep beraber seyrederken, laboratuvar ortamlarında beraberce bir deney yapalım; asit baz dengesinde PH+1’i sağlayan yeryüzündeki tek renk yeşildir.

Tek bir renk.

Renkler insanlar için bir şifa kaynağıdır, o yüzden zaten madde renklenmiştir.

Renklerin dünyası dikkat ederseniz sadece bizde değil bütün hayvanatta var ama farklı farklı. Mesela köpeğin gözü var ama bizim gördüğümüz renkleri görmüyor. Kedi de görmüyor. Maymun başka renklere absörbe edilmiş, kertenkele bir başka renklere.

Hatta öyle canlılar var ki, dünyayı siyah-beyaz, kırmızı-beyaz, kırmızı-yeşil, kırmızı-mavi görüyor.

Sebep?

Çünkü onun vücudu o renk tonlarıyla ilişkili şifaya muhtaçtır. Vücudu her renge göre yaratılmamıştır.

Yer yüzünde her rengi olduğu gibi görme yeteneğine sahip tek canlı insandır. O yüzden insan bütün alemleri içinde barındırmaktadır. Bütün alemlerdeki bütün renkleri gören tek canlı insanoğludur. Öyleyse bu da bütün alemlerin bizde olduğunun bilimsel bir kanıtıdır.

İnsan bütün alemleri kendi vücudunda taşır. Bütün alemler de ona hizmet için yaratılmıştır çünkü kökenimiz Nuru Muhammedi, Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam Efendimizdir.

Buradaki hakikat ile anlıyoruz ki, yer yüzünde gördüğümüz renkler bizim için bir şifa kaynağıdır. Sonra kulağımız; duyduğumuz sesler bizim için bir şifa kaynağıdır. Dokunduğumuz tatlar; bizim için bir şifa kaynağıdır.

Birazdan Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in yeme şeklini anlatacağız, o zaman sindirim sistemini daha iyi anlayacaksınız.

Hazreti Allah Araf Suresi 31. Ayeti Kerimede şöyle buyuruyor,

araf 31
Araf 31

”Ey Ademoğulları, bütün mescidlerde ziynetlerinizi takınız, yiyiniz ve içiniz, israf edenlerden olmayın, şüphesiz O, israf edenleri sevmez.”

Şimdi dikkat, Ayeti Kerime ”Ey Ademoğulları” diye başlıyor. İçinde mümin var, kafir var, fasık var…

Ayetin devamında, ”Bütün mescidlerde ziynetlerinizi takınız” diyor. Kafiri var, münafığı var, hiç inanmayanı var, hayatında mescit görmeyen adam var.

Burada ne demek isteniyor?

Bir Hristiyana’da söyleniyor, bir kafire de söyleniyor bir ateistede söyleniyor bu Ayeti Kerime.

Hazreti Allah diyor ki ”İnsansınız, iman haricinde sizin yiyeceğiniz olan bütün rızkınıza kefil olan benim, dolayısıyla yemeyi içmeyi size bir hak olarak verdim dininize bakmadan.”

Peki, ”bütün mescidlerde ziynetlerinizi takınız” demek ne demek biliyor musunuz?

Buradaki ”mescid” ifadesi, mümin olsun kafir olsun Allahu Zülcelal’in herkese vermiş olduğu, Resulullah’ın kendi sofrasında uygulamış olduğu bir adaptır. O adaba uyarsanız diyor, mümin kafir fark etmez sizin sistematiğinizi ben öyle kurguladım, uyarsanız buna, yemeniz ve içmenizde ne kilo alırsınız ne rahatsızlanırsınız ne hastalanırsınız genel olarak.

İnsan hastalanmayacak mı? Hastalanacak çünkü imtihan var. Ama bir insanın kendi nefsiyle kendine ettiği var, birde kendi nefsinden olmayıp nefsini adam etmek için verilen hastalıklar var. Dolayısıyla bu iki farkı iyi anlamak lazım.

Şimdi bakınız ziynetleri takınmak, yemek ve içmek… O ziynetler nedir, görünmedir ve görüntüdür.

Yani Peygamber Efendimizin sofrasına gidiyoruz. Peygamber Efendimizin sofrasındaki yeme adabına bakıyoruz ve şunu görüyoruz; birinci madde, sofraya evde olan her şey konur. Yani bunu yarına saklayalım öbür güne saklayalım diye bir anlayış yoktur. Zaten az bir yiyecek vardı o da ayrı bir mesele, buzdolabı yoktu, difrizler yoktu, şimdiki gibi et bolluğu da yoktu. Yiyecek çeşitleri belliydi, nadiren bir parça et olabilir, hurma vardır, arpa vardır, bunlardan karıştırılarak elde edilmiş bir takım ekmek vardır, ara sıra denk gelirse bal vardır vs ağırlıklı yemek türleri bu.

Evde olan her şey konduktan sonra bu bir nizam ve intizama göre konur ve yemeğin tamamı; evde bulunan herkesle birlikte yenir.

Sebep?

Çünkü biz sofrada gördüklerimizle beraber sindirimimizi sağlayan canlılarız. Beraber yeme alışkanlığı bütün hayvanatta var, bir tek insan tek başına yemeye çaba sarf eder.

Dikkat edin, hayvanların özellikle memeli olanları, yani yapısal olarak sindirim sistemi bize yakın olanlara dikkat ederseniz, ya evladıyla, ya beraberindekilerle bir şeyi yemeye çalışır çünkü ortaklaşa yenilen yemeklerde meydana gelen enerji, tek başına yenilen yemekten farklıdır.

Zannedildiği gibi insan sadece ayakta yediği için veya fastfood yediği için şişmanlayıp tıbbı bozulmuyor, bir taraftan da toplu yemek kültürünü kaybettik biz. Toplu yemek kültürünü kaybettiğiniz yerde, tıbbiyenin sistemsel bakış açısından insan hastalanacaktır.

İkinci madde, Peygamber efendimizin yemeye tuzla başlaması.

Üçüncü mesele, yemeye Besmele ile başlaması fakat tıbbi tarafıyla devam edelim; parmaklarıyla ellerini yemeğe dokundurması.

Çünkü insan vücudunda sağ elin ilk 3 parmağın (baş-işaret-orta) ucunda var olan sinir sisteminin tamamı; gastronom sinir sistemidir. Yani bir taraftan mideye, bir taraftan böbrek üstüne, bir taraftan da duygularıyla ilişkili olan bütün dokunuşlara itibar eder. Bütün merkez noktalar bu üç parmaktadır. Tıbbiye bunu görmek zorundadır.

Sebep?

Adam “Bende hazımsızlık var.” diyor ve bu hazımsızlık üzerine bir sürü tahlil yapıyorlar ama unuttukları bir yer var; adamın eğer sinir-dolaşım fonksiyonlarında problem varsa, omuz başlarında kireçlenme varsa, parmak uçlarında hissizlik varsa; midesinin asit üretimi, midesinin yapısal üretimi engellendiği için hazımsızlık meydana gelir. Hastalıklardan bir tanesi.

Tıbbın bundan haberi var mı?

Yok.

Çünkü tıbba göre dokunmak ne alaka mide ne alaka.

İyi ama biz parmak uçlarından çıkan sinirlerin omuriliğin aynı mide arkası bölgesine gittiğini görüyoruz. Tam midenin arkasına denk geliyor bu sinirler. Çünkü mideye bire bir haber gidiyor. Bu sinir sistemi mideye diyor ki; “Birazdan tatlısı, ekşisi, sıcağı, soğuğu ile, aynen şöyle bir yemeği yemek üzeresin, haberin olsun.”

Midede tek çeşit asit yok. 2-3 çeşitte yok. 300’den fazla asit çeşidini barındırır mide. Bunları birbirlerine benzettiler ve hepsine ‘hidroklorik asit’ dediler çıktılar işin içinden.

Mide zannedildiği gibi sadece asit üreten bir merkez değil. Bir duyum merkezi; Dünya gibi.

Dördüncü madde, yemekte aralar verir ve hafifçe gülümsetecek şakalar yapardı.

Şimdi bizimkiler ‘yemekte konuşulmaz’ diyor. Tam tersi, yemekte konuşulur; ağzında yemek varken konuşulmaz. Yemek ağızdayken karşıdakini iğrendirmemek adına konuşulmaz ama yemekteyken konuşulur ve hatta hafifçe şakalaşılır.

Çünkü mide kapakçığını hareketlendiren en hızlı refleks; gülme refleksidir. Bu şekilde büyük oranda hazımsızlık ortadan kalkmış oluyor.

İnsanın gülme ve nefes alma fonksiyonu; karaciğer ve midedeki etkenleri değiştirmektedir.

İnsanın neşeliyken yediği bir yemeği hazmı farklıdır, sinirliyken yediği zamanki hazmı farklıdır.

“İslam gülümseme dinidir, İslam’da Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın gülümsemesi sünnettir” diyorlar.

“Adamın adamı gülümsetmesi için şaka lazımdır.” diyorsun; bu sefer de “Hafifliktir.” diyorlar.

Bu doğru bir hareket değil. Biz Müslümanlar helal yoldan helal kelimelerle, latif kelimelerle bir başkasıyla alay etmeden ve dalga geçmeden ve aşağılamadan zekice şakalar yapan ve gülen insanlarız.

“Gülmek kalbi karartır.” diyorlar. ‘Neye gülmek’ kalbi karartır sen bana onu söyle.

Eğer sen bir başkasının düştüğü hale gülersen kalbin kararır. Ama tamamen vücudunun bir ihtiyacı olmasa vermezdi Hazreti Allah. Kur’an’da Ayetleriyle beyan ederdi, ‘sakın ha gülmeyin’ derdi ama ne böyle bir Ayet var ne de böyle bir Hadis var.

Ehli Beyt‘e baksanız onlarda aramızdaki en şakacı insanlardı çünkü Resulullah Aleyhisselatu Vesselam öyleydi; gerektiği zaman gerektiği yerde ve en çok da yemek sofrasında.

Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam; midesinin 3/1’ini yemek ile, geriye kalan 3/1’ini su ile ve son kalan 3/1’lik kısmı hava için boşluk bırakmıştır.

Neden? 

Çünkü midenin sadece 3/1’i gerçekten yemeği öğütebilecek olarak yaratılmıştır. Bundan üstünü koymak adama omuzlarına taşıyamayacağı yükü alması anlamına gelir.

Biraz da tıbbın tarihine gidelim.

Bütün tıbbiye ortak bir yemin ediyor buna Hipokrat yemini diyorlar. Yunanlı bir hipokrattan bahsediyoruz, Eflatun döneminde yaşadığı söylenilen bir adam.

Bu adamın ağzından dökülen bir yemin ediyorlar; ”Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime, din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevim ve vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Güzel bir yemin ama bu Hipokrat’ın yemini değil. Birinci mesele bu. Tabi Hipokrat’ın orjinal diye iddia edilen metni de bu değil birazdan beyan edeceğiz.

En azından farkı anlatalım, tıp neden bir yerde tıkanmış onu anlayalım.

Bir adam aslını inkar ederse kendini bulamaz. Adam dedesini inkar ederse kendisini bulabilir mi?

Mümkün değil.

Adama Kürt olduğunu veya Türk olduğunu söylüyorsun, adam geçmişini inkar ediyor ama bunların bir genetiği var, bir yapısı, hayata bakış açısı, hayatı algılayış biçimi var. Geçmişi reddedip bir başka şeye yamanmaya istediğin kadar uğraş, genetiğin buna müsait değil.

Bir Avrupalı olman mümkün değil.

Ne Avrupalı senin gibi olabilir ne de sen onun gibi olabilirsin.

Ama Hipokrat’ın gerçek yemini ise şöyle onların kendi kitabında, ”Hekim, Apollon, Asklepios, Higia, Panasea üzerine…”

Kim bunlar? İnandığı 4 tane Tanrı. Diyor ki, “Bu Tanrılar üzerine…”

Ne Tanrısı bunlar? Sağlık, şifa vs bunların inandığı Yunan Mitolojisi’nin Tanrıları.

Sonra devam ediyor; ”… bütün Tanrı ve tanrıçaların huzurunda yemin ederim ki…” Bakın yemine kendi inandığı değerlerle başladı.

Sonra; ”… yeteneğim ve gücüm el verdiğince bu ant ve sözlerimi tutacağım…”

Sonra diyor ki; ”… bu sanatta hocamı babam gibi tanıyacağım, rızkımı onunla paylaşacağım. İhtiyacı olursa kesemi onunla bölüşeceğim, çocuklarına kardeşim gibi bakacağım ve öğrenmek isterlerse bu sanatı ücretsiz öğreteceğim. İlaç reçetelerini, şifai bilgileri ve diğer bilgileri sadece ve sadece kendi evlatlarıma, hocamın çocuklarına ve hekimlik kurallarına uygun sözleşmeye bağlı ve ant içmişlere öğreteceğim.”

Birinci madde, adam diyor ki tıp bir sanattır. Neden sanat diyor? Çünkü sanatta insan fizyonomisinin bütün duyuları vardır ama bilimde duyular ölçülemiyorsa yoktur.

İşte tıp burada koptu. Dedi ki ölçemediğimiz bir şeyi kabul edemeyiz o yüzden tezlerimiz üzerinden bunları ispatlayabilirsek varız, ispatlayamıyorsak yokuz dedi.

Tez matematiğinin de yanlış olduğunu anlatacağız birazdan.

Diğer enteresan şey, adam hocasını baba olarak görüyor.

Biz bunu tasavvuftan biliyoruz. Tasavvufta bir insanın şeyhi manevi babasıdır. Adam Tanrıyı başta yazdı sonra kendince şeyhini yazdı.

Peki bugünkü Hipokrat yemini nedir?

Bugünkü Hipokrat yemini diye yapılan yeminin Hipokrat yeminiyle alakası yoktur.

Bu farmakoloji mafyasının tıbbiyeye vermiş olduğu yemindir.

Sonra gerçek Hipokrat‘ın yemininde diyor ki; ”Bu yemine sadık kalırsam; hayatımı ve mesleki uygulamalarımı insanların tümünden ve her zaman saygı görerek mutlulukla sürdüreyim, ama ona ihanet eder ya da çiğnersem tam tersini yaşayayım.”

Diyor ki benim cezamı Allah versin. Kendi namusum kendi şerefim diyor Hipokrat. An gelir nefsime yenik düşer para ile satabilirim diyor ve bu durum karşısında kendisine de böyle bir duruma düşerse bir nevi bela okumuş oluyor.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

avrupanin-cokusu

Avrupa’nın Yarını – Avrupa’nın çöküşü

Geçen dersimizde Avrupa’nın dününden ve vahşetinden bahsettik. Peki böyle mi devam edecek? Hayır.    Bir kaç …

Avrupa'nın Bugünü - Avrupa'nın iç yüzü

Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Fütuhat kapısında Avrupa ile ilgili olan bir fütuhatı beyan edeceğiz. Çünkü Avrupa tarihini zaten Türkiye’de …

Hakiki Mutluluk, Sadakat, Özgürlük, Hak

Hakiki Mutluluk

Önceden; insanların Müslümanlara karşı bakış açısının bozulduğunu ve bu algının kırılması için bizim bazı …