Etiket: foton

fizik kitap futuhat

Fizik

Tarih içerisinde insanlığın “Ben kimim?” sorusunu sorarak hayata başlamadığını şimdiden söyleyebiliriz. Bu soruyu soran varlığın bilincinin olmaması gerekir. Kim olduğunu bilmeyen bir insanın bilinçli olabileceğini söylemek elbette mümkün değildir. Bilinç sonradan gelişebilecek bir tür yahut bir metafor değildir.

Bilim külliyatı, tarihin akışı içerisinde “Ben kimim?” sorusunu değil “Ben nereye gidiyorum?” sorusuna muhatap ve mükellef olan insanın arayışı üzerine bina edilmiştir…

Newton, zaman ve mekan matematiği üzerine enerjiyi eklemişti. Halbuki bu eksik olan bir tavırdır. Fütuhatlarda: “Yaratılmış olan ilk şey Nuru Muhammedi’dir, yani ışığın çıplak halidir.” diyoruz. Bir fizikçi ışığın çıplak halini bilmezse, çıplak ışık nedir onu bilmezse fizikteki hiçbir kuramda hiçbir yere adım atamaz.

Bu yüzden Einstein, çalışmalarının bir yerinde, İbni Arabi Hazretleri’nin satırlarında tefsir edilmiş olan Nur Suresi’nin bir Ayeti Kerime’sinde takılı kaldı.

Olsa olsa ışığa mecburuz diyerek mc²’deki c’yi, formülüne olması gerektiği gibi ve mecburen koydu.

Ancak bir hata var ve hala çözülemiyor.

Bugün bu hata Stephen Hawking’in kitabında bile üstü kapalı yazar.

“Evet.” der Stephen Hawking, “En sonunda e=mc²’ye ulaştık ama öyle bir yanılsama yaşıyoruz ki bu yanılsama ile bunu uzayın bütün noktalarında bilfiil yaşayamaz bir hale geldik. Yani bu formül bizim birebir işimize yaramıyor.”

Ve Stephen Hawking şöyle yazıyor kitabın sonuna doğru:

“Mutlaka bir gün gelecek işin özünü almaya çalışan kuantum fizikçileri ile e=mc² ile yeni bir yolculuğa başlamış bizler bir yerde buluşacağız.”

Bir parantez açıyor orada:

“Belki o gün Tanrı’nın varlığına delil teşkil ettirmek üzere bazılarının imanları kuvvetlenebilir ama Tanrı’nın bilime karışmış olduğunu zannetmiyorum.”

Zaman ve mekan teorisi içinde kurguda yolculuk yapan fizikçilerin en nihayetinde Tanrı’nın varlığını araştırmaya dönük bir hareket yaptıkları hepimiz tarafından biliniyor.

Bir şeyin üzerinde hareketin varlığının meydana gelebilmesi için bu hareket bir başlangıç gerektirir. Bu başlangıcın ne olduğunu bilmemekse bu bilme uğrunda verilen mücadelede insanın bir şeyi kabul etmesini mecbur kılar.

Atomaltı parçacıklarını araştırmaya devam eden fizikçiler kimyevi ilişkileri buldukça bir kabule mecbur oluyorlar.

Bu kabul aşamasını Big Bang Teorisi olarak ifade etmişler ama Big Bang Teorisi tam da işin başlangıç noktasının öncesini görmemize engel teşkil eden bir perde hükmüne geçmektedir.

Bir yandan uzayın genişlediğini söyleyen fizikçinin bugünden almış olduğu bir fotoğrafa minimal olarak baksa maksimizasyonda var olan bir değerin minimal içerisinde bir başka değerle ortak bir hareketin değerini oluşturduğunu kavraması gerekir.

Duvarı boyamış boyacının boyasının rengi kabının içerisinde, fabrikada, ondan evvel boyayı dizayn etmiş adamın kafasında bir niyettir.

Bu değeri iyice kavradığımız zaman görüyoruz ki bugün ışığın hareketliliği ve ışığın pozisyonu dalgasal ya da düzlemsel hareketin haricinde ayrı bir harekete sahiptir.

Işığı tam olarak tanımıyoruz.

Eğer ışığı tanırsak göreceğiz ki zamanda meydana gelmiş patlamanın arkasında var olan şey ışıkla alakalı gerçekliktir. “Tek gerçek bu idi.” dersek pek de yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Işık, çıplak bir halden giyinik bir hale gerçeklikle kavuşmuştur.

Işığın çıplak haline bizler nur diyoruz.

Işığın giyinmiş haline ışık diyoruz.

Işığın kılıflanmış haline ise yaşam boyutunda görülebilir ışık olarak beyan ediyoruz.

Dalga boyları içerisinde bazı ışık boyları vardır ki ışık fonksiyonlarına göre çevresinde oluşmuş olan yeni manyetizma ya da yeni alanların varlığı ile gerçek ışığın görülmesine engel teşkil etmektedir. Bazı dalga boyları da ışığın görülmesine ya da bu ışığın bir şey göstermesine sebebiyet verebiliyor.

Einstein’in Newton’un araştırmalarından yola çıkarak oluşturmuş olduğu zaman-mekan çizelgesinin üzerine kurmuş olduğu E=mc² formülü zaman, madde ve uzay arasındaki ilişkiyi anlamada bize bir sonuç vermese de bir başlangıcı ifade etmiştir.

Einstein, zamanda ve uzayda, maddenin varlığını gösteriyor olması için gerekli olan mekansal fonksiyonun ne zaman oluştuğunu anlamak için verilen mücadelede mc²’nin içerisinde ışığın hızına tutuklu kalmıştır.

“C” yani ışığın hızı asla sabit bir değer değildir.

Yeryüzünde her şeyin birbiriyle gelişip birbiri üzerine gelebildiğini ifade eden bu anlamlandırma hususunda yeryüzünde her şeyin belli bir yarılanma ömrünün ya da bir ömrünün olduğunu beyan edenlerin ışığın hızında aynı şeyi beyan etmiyor olmaları ışığın tam olarak kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır.

Işığı kavramamız bu noktada önemlidir.

İşin en başına gittiğimizde, bu kitabın da temel aldığı formüllerden biri olan E=mc² yani Einstein’ın görelilik formülünde işin gelip tıkanmış olduğu yer, ışık olarak beyan edilebilir.

Işık, bir yandan herhangi bir şeyi görmekte bize bir araç olarak verilmesinin yanında bir diğer taraftan onun üzerindeki özellikleri kavrayabilmemiz için bize imkan olarak verilmiştir.

Işık aynı zamanda bir görüntünün taşıyıcısıdır.

Bir şeyin bir yerden bir yere taşınıyor olması, o taşıyanın üzerinde de bu bilginin saklanabilir olduğunun bir ifadesidir.

Işık sadece görüntüyü taşımaz, aynı zamanda görüntüye dair olan bilgiyi de üzerinde saklayabilme kapasitesine sahiptir. Fotonların temel yapısını anlattığımız zaman bu özelliğinin nasıl mümkün olabildiği daha kolay anlaşılacaktır.

Bir şeyin görüntüsünün temel argümanı olan ışığın hızındaki hareketliliği, maddenin varlığında ışığın tezahürünün bakış açısıyla ve enerjiyle ilişkilendirilmesinin bir yöntem olarak keşfedilmesi sadece Einstein döneminde gerçekleşmedi. Çünkü geçmiş tarihlerde de ışık hareketleriyle yeryüzünde çok defa tarihi olaylar gerçekleşmiştir.

Bunlardan bir tanesi, bugünkü tabirle ışınlanma olarak beyan edilen Belkıs’ın tahtının bir yerden bir yere gönderilmesidir.

Einstein bu bakış açısıyla olmasa da, ışığın fonksiyonları üzerinde çalışmalarını sürdürürken ışığın hareketinde yıldızların veya gezegenlerin kütleleriyle ters orantılı olabilecek bir enerjiye de sahip olabildiğini keşfetse dahi henüz ışığın sabit bir hızın dışında hareket edemeyeceğini düşünmekteydi.

Işık ise fotonik yapılarla algılanmıştı. Dolayısıyla yine ışığın kendisi, kendisindeki o küçük parçanın görünmesine engel teşkil etmişti. Bu engeli ortadan kaldıracak olan, fotonu anlamakta gerekli olan şeyin elektron mikroskoplarından çok ötesinde olduğu beyan edilebilir.

Işık en temelde üzerinde herhangi bir koruma kalkanı olmadığında yani çıplak bırakıldığında dünyayı tek bir noktada toplayabilecek ya da dünyayı parçalayabilecek yüksek enerjiye sahip bir yapıdadır.

Atomaltı parçacıklarının en küçük yapıtaşı olan fotonik yapılardır. Fotonik yapının bir alt tabakasıysa çok ayrı bir alemdir. Fotonların alt dünyası mikro değil makro bir alemdir. Foton altı dünyanın makro olmasının sebebi aynı anda yeryüzünün tamamını kuşatmış olmasındandır.

Dünya’nın ve bütün alemlerin içerisinde suyun, oksijenin veya bir takım şeylerin olup olmadığı yerler varken, bütün uzaylarda ve bütün sistemlerde ışığın olmadığı hiçbir yer yoktur. İki çakıl taşının birbirine vurulmasıyla ortaya çıkan ışımaya gidersek eğer, bu ışımayı meydana getiren şeyin sadece enerji olduğunu değil aynı zamanda maddenin kendi içerisinde saklı tutmuş olduğu ışığı da açığa çıkartmış olduğunu görebiliriz.

Her maddenin içerisinde, maddenin kendisine ait olan bir ışınımı olmasının neticesinde bir ışık üretim gücü vardır. Bu ışık üretim gücü aynı zamanda her şeyin de bir ışık parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da maddenin kütlesel hareketinde gerekli olan enerji fonksiyonlarının aktarılması için gerekli izahat olarak beyan edilebilir.

Işınım fonksiyonlarının devamiyetini sağlayacak olan fiziksel yapıların yeryüzünde anlaşılması için daha uzun yıllara gerek olmakla beraber ışık, en temelde bir kılıf ile kaplı olmadığında nur, üzerinde bir kılıf olduğunda ışıktır.

Işığın hareketi sadece maddeye bağlı değildir. Maddeden hariç de ışığın hareketi mümkündür. Işık bir yandan maddenin hafızasını taşıyan, aktaran, bir taşıyıcı, diğer taraftan bakıldığında maddenin izahında bizim için bir gerekliliktir.

Işığa, hız anlamında bakıldığında her zaman için sabit bir hızdan bahsetmek mümkün değildir. C katsayısını, Einstein’ın ışığın ulaşabileceği maksimum hız olarak beyan etmesi yapılmış olan ölçümlerin bu uzayla ilişkili olmasından kaynaklanmaktadır. Işığın C’nin altına ya da üzerine çıkamayacağı düşüncesine sahip olmak kara deliklerin varlığına terstir.

Kara delikler bir ışınım bozulmasıyla bir başka uzaya açılan kara perdelerdir. Uzay kitabında beyan edileceği üzere bir tane uzay yoktur, on bir tane ayrı uzay vardır ve bu uzayların tamamı da yerküre şeklinde değil, fotonun maksimize edilmiş haliyle kübik yapıya sahiptir. Kübik yapının köşeleri dalgalı olabilir, bu da maddenin maddi özellikleriyle alakalı bir durumdur. Kitabın ilerleyen bölümünde bu yapıyı açıklayacağız.

70-80 sene sonra görüleceği üzere ışık, kübik yapısının kırılması halinde ortaya çıkacak olan ve bunu ortaya çıkaranların dahi hayatına mal olacak bir enerjidir. Işığın üzerindeki enerji kılıflanmadığında yapacağı salınımın meydana getireceği yakıcılık beklenenden çok daha fazladır. -fakat buradaki ışık bir sıcaklık mekanizması olarak düşünülmemelidir.-

Bu noktada işin başına dönüp E=mc² formülünü izah edelim.

Öncelikle Stephen Hawking’in geldiği noktadaki hatayı ifade edelim ve sonra işin geriye kalan kısmına gidelim. Bu, Big Bang Teorisi’nin temelidir.

Diyorlar ki:

“Biz sonda veya başta bir noktaya ulaştık.

Burası evren.

Evren binlerce ve milyonlarca galaksiden meydana gelmiştir ancak biz geriye doğru gidiyoruz ve gittiğimiz bir noktada bunun bir tane maddeden ve bunun da arkasında antimaddeden doğduğunu iddia ediyoruz.”

Kısmen yanlış olan bir doğru.

Neden yanlış?

Her şeyin gerisinde patlama var. Peki patlamadan önce ne var?

Bu patlamanın gerisine gidememenizin sebebi hakikat itibari ile maddenin özünü bilmemenizden kaynaklanıyor.

Bugüne kadar araştırmış olduğunuz bütün sistematik; elektron, proton ve nötron üzerinedir. Temel nokta, antimadde ile beraber maddenin inkişafına ihtiyaç olunan bu büyük enerji mekanizmasıdır.

Diyorlar ki:

“Tam da bu başlangıç noktasında öyle büyük bir enerji gerekiyor ki, bu enerji bu maddeyi antimaddeden çıkaracak, maddeye dönüştürecek ve bu madde seçim teorisine göre gelişim gösterecek.”

Bu söylem Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonu için bir metafor oluşturmuştur. Bu düş, Darwin’de doğal seleksiyon yöntemlerinde seçim patolojisi olarak beyan edilir.

Hidrojen, atom, elektron, nötron, proton ve dahili bütün unsurlar tabiri caiz ise kendi kendilerine birbirlerini buldular ve bulmuş oldukları yerlerde yeni atomik faktörler oluşturdular.

Bu faktörler bir araya geldiği anda koptular ve sonra dünya güya çok sıcak bir kütle olup gaz bulutundan bugünlere ulaşıverdi.

Coğrafya kitabımızda ispat ettiğimiz üzere Dünya bir gaz ve toz bulutu değildi. Bütün bunların ardında ise görüldüğü üzere çıplak bir enerji yani ışık vardı. Biz bu çıplak enerjinin Nuru Muhammedi olduğuna iman ediyoruz.

Nur nedir?

Herhangi bir şeyin; elektronların, protonlar etrafında dönebilmesi ve maddenin zuhur edebilmesi için evvelen bizzat bunun görülebilmesi yani zahir olması gerekir. Hazreti Allah bizlere Kur’an-ı Azimüşşan’da bir fizik formülü verdi.

Evvelun, ahirun, zahirun, batinun.”

Bu Kur’an-ı Azimüşşan’da yer alan fizik formülüdür. Bu harflerden herhangi bir tanesinin yer değiştirmesi mümkün değildir. Bu formül bizatihi insanın, dünyanın, maddenin yaratılışıdır ve bu yaratılış kapsamında insanın şu anda ulaşabileceği ve tasavvufta beyan edilen eşya ilminin hakikatidir.

Öyle ise herhangi bir şeyin zahirini sureti ve sirayeti ile gördüğünüzde bunun mutlak surette batını, ahiri ve evveli olmak zorundadır. Bir şeyin görülebilir olması, önceden geldiğine, sonraya gittiğine ve oluşum evrelerinin bir kısmının görülemeyecek olması gerekliliğine dayanmaktadır.

Batın görünmeyen demek değildir.
Ahir görünmeyen demek değildir.
Evvel görünmeyen demek değildir.

Bunların hepsini görmek için tasavvuf bir hareket içerisindedir.

Bunların hepsi aynı anda vücuttadır.
Evvelimiz meni; vücudumuzdadır.
Ahirimiz ölümdür; her an ölmekteyiz. İnsan bedeninde her an tekrar eden çürüme ve yıkım insanın sonu olan ölümdür. İnsanın her azası aynı zamanda ahiridir.
Zahirimiz bu bedendir.
Batınımız ise ruhtur. -Ruhun bilimsel ispatı Hikmet Külliyatı’nda yapılmıştır.-

Herhangi bir şeyin görülebilmesi için gerekli olan şey ışık ise, o görülecek şeyin kendisinin de bizatihi ışık üretmesi mecburiyettir.

Herhangi bir şeyin üzerinde ivme hareketi yani bir başlangıçtan sona doğru bir hareket varsa, hareket her zaman için ışığı doğurmaktadır ve ışığın atası nurdur.

Nur aslında zahir olan değildir. Zahir olan ışıktır, ışığın batını ise nurdur.

Bugün fizikçiler ışığın atası olan nuru tanımlayamadıkları için dediler ki: “Bu fotondur.”

Peki foton nedir?

“Yeri geldiğinde dalgacık hareketleri yapan, yeri geldiğinde düzlemsel hareket yapabilme kabiliyetine sahip ve sonsuza doğru hareket eden bir enerjidir.” dediler.

Külliyen yanlıştır. Enerjinin atası olan ışıktır. Enerji kitabımızda derin ve detaylı olarak izah edilmiş, yanlışlar delillendirilerek doğrular ispat edilmiştir. Bu durum hiçlik mekanizması anlatıldığında daha iyi anlaşılacaktır.

Hazreti Allah Nuru Muhammedi’yi yarattığı zaman düşünün ki hiç bir şey yok. Ne zaman, ne mekan, ne unsur, ne madde, ne mana hiçbir şey yok.

Hazreti Allah Dünya’nın ve bütün alemlerin yaratılması için Emri İlahi buyurduğunda alemler Nuru Muhammedi’den hasıl olmuştur.

Cenabı Hakk bu Nuru Muhammedi’nin görülmesini istiyor. Bir şeyin görülebilmesi için kübik bir yapıya kavuşturulması mecburdur. Eğer Allahu Zülcelal yeryüzünde Nuru Muhammedi ile olan aşkının görülmesini istemeseydi, nura bir kılıf koymazdı.

Ne demektir bu?

Elinde bir avuç un var. Sen bu unu tutacaksın bir yerden bir yere götüreceksin. Hafif bir madde bu; rüzgar eser uçar, şu olur, bu olur. Ne yapman lazım? Bunu mutlak suretle korumaya alman lazım. Ya poşete, ya kaba koyacaksın, ya ağzını bağlayacaksın.

Kübik bir yapı denilen şeyden kasıt bir küp. Kübik yapı aynı zamanda nuru korumaya yarar. Dışarıdan bakıldığı zaman görülemeyen ama aslında olan bir küp. Sadece halogorik ayna ile görülebilir başka şekilde görülmesi mümkün değildir.

Bundan yaklaşık 170 sene sonra bu kılıfı görecekler. Bu kübik yapının oluşumu halogorik bir elektron yansıması iledir. Aslında görülemeyen ama gerçekte var olan bir yansımadır. Biz bunlara halogorik yöntemle görülebilecek olan yapılar diyoruz. Gerçek yanılsamaları görebilmenin tek yolu halogorik aynalardır.

Halogorik aynalar ilk defa bizim tarafımızdan ifade edilmektedir. Bahsi geçen yapılar için mikroskoplar yetersizdir. Kübik yapı kütlesi olmayan yapılardır. Bunun görülebilmesi için halogorik ters aynalar üretilmesi gerekir. Bu yapılar ancak aynaya tutulduğunda görülebilir.

Halogorik aynanın özelliği nedir?

Üzerine gelen ve aslında çıplak gözle görülemeyen bir unsurun görülebilir hale kavuşması için eksikliklerini tamamlayacak partikül moleküllerle yapılmış veya eksikleri ters yöntemle tamamlamaya muktedir bir araç olarak beyan edilebilir.

Tasavvufta ‘Şeyhin aynası’ veya ‘kalp aynası’ denilerek beyan edilen  de bu anlamda bilimsel bir gerçektir.

Zamanın içerisinde var olan ışık meselesini kısaca beyan ettik. Şimdi meselenin özüne gelelim;

E=mc² formülüne.

Bütün dünya ve uzay mekaniği şu anda bu formülün kuramsal bakış açısıyla hayata devam ediyor. Böylelikle bir gelişim sağlamaya çalışırken bunun aynı zamanda bir kuram olduğunu da beyan ediyorlar.

Yani diyorlar ki;

“Bir şeyin enerji olması bir kütleye ihtiyaç duymaktadır.”

Bu büyük yanlışın ardından aşağıdaki cümleyi söylemeye mecbur kalıyorlar;

“Bu kütle ışık hızında hareket ettiği zaman kütlesel formülü değişmektedir.”

E=mc² formülü ile ulaşılmış olunan noktada doğru olan kısımlar elbette vardır. Ancak şimdi eksik olan kısımlarını tamamlayalım.

Birinci mesele, enerjiye geçmeden önce kütle kısmını düzeltelim.

Kütle, fiziğin en temel konusudur ve insanlara maddenin tanımlanmasında ilk öğretilen meselelerden biridir.

D=m/V

Yani bir şeyin kütle olabilmesi için bir hacme ve bir yoğunluğa ihtiyacı vardır.

Halbuki Hazreti Allah’ın Kur’an-ı Azimüşşan’da beyan ettiği üzere bir şeyin hem evveli hem ahiri hem zahiri hem de batını kendi üzerinde hasıl olmadıkça bu şeyin yaratılmış olması beyan edilemez.

Madem bir şey yaratılmıştır öyleyse bunun üzerinde tecelli ile evveli, ahiri, zahiri ve batını olmaya mecburdur.

Öyleyse bütün uzay matematiği içerisinde anlatılacak bir mekanik vardır. O da şudur;

Bir şeyin kütlesinin olması için hacmi olmasına gerek yoktur. Ki bu bugün uzay matematiğinde cüce maddeler olarak bahsedilen ama hala kavranılamayan bir mevzudur. Bir örnekle anlatıldığında; bir çay kaşığını kaldırmaya kalksanız ve bütün enerjiyi harcasanız kaldıramayacağınız bir kütle var. Hatta bu kütleden öyle bir ötesi de var ki onun hacmi dahi yok.

Bunu bilmemelerinin sebebi batını bilmemeleridir.

Zira şu anda yeryüzünde aradıkları madde ne?

Antimadde. Yani hiçlik.

Hazreti Allah öyle bir şey yaratmış ki varın var olması için hiçe mecburdur.

Atomun çekirdeği var. Çekirdeğin etrafında dönen elektronlar var. Elektronların bu yörünge etrafında döndüklerini söylüyorlar. Ancak kaçırdıkları bir mevzu var ki atomun kendi çekirdeğinin içerisinde kendine has bir enerji var.

Bu enerji olmazsa elektronların dönüş mekaniği içerisinde bir sonun gelmesi mecburdur ve bundan dolayı da elektronların dönüş imkanı olmayacaktır.

Buna rağmen radyoaktivite iddiası dünya ömrüne ne kadar uzaktır.

Radyumun yarılanma süresi olan iki milyon yılı dünya olarak çoktan aştık gittik. Buna rağmen ortada parçalanan radyumun meydana getiriği etkili görmüyoruz. Öyleyse elektronların çekirdek etrafında dönüşü sadece başlangıçta verilmiş olan ivme üzerinden değil, çekirdeğin kendisinde var olan enerjiyle de mümkündür.

Bu öyle bir enerjidir ki kütle prodüktivitesini meydana getiriyor.

Yani m’nin içerisinde aslında 3 tane daha m var.

Bu m’lerden bir tanesi m1, bir tanesi m2 ve bir tanesi m3’tür.

Yani öyle bir kütle var ki hacmi yoktur.

Öyle bir kütle var ki yoğunluğu yoktur.

Öyle bir kütle var ki hiçliktir…

Diyelim ve burada bitirelim.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
Not: Sevgili büyüklerim, okumuş olduğunuz bu yazı Seyyid Muhammed Ruhi Hazretlerinin 330 sayfalık “Fizik” kitabının yaklaşık 25 sayfasına denk gelmektedir. Bizzat kitabın kendisini okumanızı tavsiye ederiz.Kitabın ilerleyen kısımlarında e=mc² formülünün düzeltmeleri yapılıp gerçek formül beyan edilirken, aynı zamanda bilimsel bir çok konuya da ışık tutulmuştur.

“Maddenin 4 hali dışında başka hali var mıdır? Bir şeyin kütlesinin olması için hacminin olmasına gerek var mı? Evrendeki bütün atomlar sadece belli boyutlarda mıdır? Evrim teorisindeki hatalar nelerdir? Kuantum fizikçileri ve klasik fizikçilerin hataları…” gibi ve daha bir çok soruya cevap arıyorsanız;

Kitap için buradan: Link
biz-hep-guzeliz

Biz Hep Güzeliz

Bayram yeryüzündeki belkide ahirete intikal ettikten sonra hatırlanacak ender günlerden biridir. Öyle ki insanlar cennete …

Tütsü Yakmanın Faydaları Nelerdir?

Tütsüler Ne İşe Yarar 

Tütsüler ne işe yarar? Tütsülerin amacı nedir? Tütsüleri hangi milletler kullanmıştır? Tütsü yakılan yere 3 …

ne-ugrunda-yasayacaksin

Ne Uğrunda Yaşayacaksın

Yavaş konuşunca insanlar bu fütuhatın kendi içerisinde bir deveranı mıdır yoksa hakikati anlamak için biraz daha …