Etiket: Hristiyan

evangelist mealcilik

Evangelism ve Mealcilik akımı

Evanjelistler ile mealcilik akımının tıpatıp benzerliğini okuyacağınız bu yazı Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi’nin ‘Medeniyet’ dersinden derlenmiştir.

Evangelizmin kuruluş aşaması, kurdukları ilahiyat merkezleri ve yetiştirdikleri sözde alimleri ve daha bir çok bilgiye ilgili videoyu dinleyerek ulaşabilirsiniz.

İyi okurlar.

Evanjelizm nedir?

Kendilerini Katoliklerden ve Ortodokslardan ayıran 4 maddesi var.

1- “Her evanjelik, evanjelik hareketin öğretilerini kabul etmek ile kendisinin yeniden doğmuş bir Hristiyan olduğunu kabul etmekte ve bu çerçevede diğer bütün Hristiyanlardan farklı bir konumda olduğunu kabul etmektedir. Yeniden doğmuş olmak nihai kurtuluş için olmazsa olmaz bir şarttır. Bu inanışa göre evanjelik olmayan diğer Hristiyanlar da tam olarak kurtuluş yolunda olanlar olarak kabul edilmez. Yeniden doğuş inancı bireysel dindarlığa ve ruhsal tecrübeye dayalı bir din anlayışına sahip olmak ile ilişkilidir.”

Yani işin özü şu; bir adamın evanjelik olması demek, bireysel olarak okuduğu kitabı anlayan, bireysel olarak Allah’a yönelen, bir başkasına boyun eğmeyen, kimseye biat etmeyen adamdır. Evanjelik budur.
Bizim mealciler de aynısını söylemiyorlar mı? Birisine biat etmek şirktir demiyor mu?
Resulullah’ın şefaati yoktur demiyor mu?  Evanjelikler de aynı şeyi söylüyor.
Bir de bir. Geldik ikinci maddeye.

2- “Evanjelikler dinde kutsal kitabı temel referans olarak kabul etmektedirler.”

Yani Hazreti İsa bile söylese önemli olan kitaptır.
Şimdikiler de onu demiyor mu?
“Sünnete bakma Kuran var o bize yeter.”
Sünnetin ifade ve beyanatları anca aklına yatarsa. Çünkü cümlenin devamı şöyle; “Kutsal kitap okumalarında evanjelikler büyük ölçüde literalisttirler. Dolayısıyla kutsal metinlerin alegorik anlaşmasına mesafeli durmaktadır.“

Yani tefsir yasaktır. Alegorik anlayış demek tefsir demektir. Onlar fıkıhçılarına apolojist derler, bizler fıkıhçı deriz.
Yani evanjelist diyor ki; “Kardeş benim bir tane kitabım var, incil. Hazreti İsa bile söylese beni ilgilendirmez. Hiçbir zaman hiçbir tefsir de beni ilgilendirmez.”
Bizim içimizdeki hainler de, paralı askerler de aynısını söylemiyor mu?
“Kur’an’ın tefsiri olmaz; aç oku, inandığın gibi yaşa.”
Çünkü İsmail Hakkı Bursevi Hazretlerini okusa deli gibi şeyh arayacak.
Abdulkadir Geylani Hazretlerini tefsirini okusa gece gündüz Allah’tan af dileyecek;
“Yok mu bir zikir meydanı, zikretsem de o cemaatle beraber tertemiz olsam” diyecek.
İbni Arabinin tefsirini okuyabilse keşke, o zaman gecesini gündüzünü Allah’ın rızasına harcayacak.
O da diyor ki tefsirlere kapalıyız. Evanjelik böyle diyor ve hatta tefsir okumaları hep yasaklanmış.
Etti sana iki de iki.

3- Evanjelik arasında İsa Mesih’in yeryüzüne ikinci gelişi olarak bilinen ‘Parousia inancı’ oldukça etkilidir. Bu inanç bütün Hristiyanlarda temel olsa da, evangeliklerdeki durum şudur; eskatolojik beklentiler çok daha merkezi bir yer tutmakta ve kutsal kitapta bu inanç etrafında olacağı öngörülen olayların birebir olması beklenmektedir.

Anlatalım konunun ne olduğunu. Katolik ve Ortodokslardaki inanç şudur; bir İsa gelecek, bu geldiği zaman her şeyi derleyip toplayacak, bir araya getirecek. Evangelistler diyor ki, “İsa gelsin ya da gelmesin önemli değil (aslında İsa’nın gelişine inanmazlar bunu perdelerler) ama İsa’nın gelişi ile ilgili incilde beyan edilmiş olan (tahrif edilmiş olan incil) ayetler bize gösteriyor ki, bizler birebir İsa’nın gelişine hazır topraklar hazırlamak zorundayız.”

Yani “Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmemiz lazım ki İsevi anlayış gelsin ve yerleşsin. Bu savaşları buna göre vereceğiz.“
Kim en büyük evanjelist? George Bush. Topraklarda kan akıttı.
Bizim mealciler ile ilişkisi ne? Bizim mealciler ne diyor?
“Hazreti İsa’nın gelip gelmeyeceği şüpheli. Mehdi Aleyhisselam diye bir anlayış yok ama bizler O’nun gelecekmiş gibi bir hazırlık ve yaşam biçiminde olmamız lazım.”
Evangelizmin birebir tıpatıp aynısı.

4- “Evangelistler temsil ettikleri Hristiyan mesajının yayılmasına büyük önem verirler, misyonerliği İsa’nın yeryüzüne ikinci gelişi öncesi mutlaka yapılması gereken küresel bir evanjelizm görevi olarak görür. Bu bağlamda oluşturdukları birçok kuruluş vasıtası ile faaliyetlerini yürütmeye devam ederler.”

Dünya çapında da 1600’e yakın okulları vardır. Bu işi okulları ile yaparlar. Ana merkezleri okullarıdır. Garip olan şudur; hayatını misyonerlik merkezinden harekete koymuş olan bir mezhebin Türkiye’de sadece bir tane kilisesi var. Somali’de 300’den fazla. Kenya’da 700-800 tane. Güney Afrika’da binlerce.
Türkiye’de yok. Acaba gerek mi yok? 
Onun yaptığı işi yapan birileri varsa gerek olmaz zaten.
Niye? 
Çünkü içimizdeki mealciler evanjeliklerin 4 maddesini zaten onlardan daha iyi yapıyorlar.
Ehlibeyte düşman, şeyhlere düşman ve nihayet Kur’an ayetlerine düşman olduklarını da göreceksiniz. Görmeden evvel uyanın. Diyecekler ki “Bu ayetler o dönemi ilgilendiriyor.”

Bir mümin bir evliyanın gönlünü kırarsa Allah’ın mescidinden feyz alamaz.
Yeryüzündekilere merhamet edin, gökyüzündekilerde size merhamet etsin.
Merhamet et, sevgi duy, muhabbetli ol.
Sen hem birilerinin kalbini kıracaksın, ezip geçeceksin, onların ölümünü bekleyeceksin, onlar ölse de biz kurtulsak diyeceksin, sonra da Allah’a ettiğin secdeden bir vecd bekleyeceksin.

Bir kadın dahi kocasının gönlünü kırsa bilerek isteyerek, özür dilemese bir hafta kıldığı namazdan bir şey anlamaz. Bir insan haram lokmayı bilerek isteyerek yese 40 gün kıldığı namazdan bir şey anlamaz. Bak bu insanın şahsi yaptıkları.
Allah hiçbir yere sığmaz, müminin kalbine sığar. O kalbi kırdıysan o kalbin içerisinde mekanen değil, hakikaten ve hikmeten Hazreti Allah’a doğru bir şey yapmış oluyorsun, bir fenalık yapmış oluyorsun, O’na baş kaldırmış oluyorsun. O’na hakaret etmiş oluyorsun çünkü bunlar Allah’ın şubeleridir. Allah’ın ipine sarılmış olan müslümanların aynı ipte beraber olması o zatlar ile mümkündür.
O zatların önündeki engel papazlar, evangelistler ve mealciler ve tasavvuf düşmanlarıdır.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

Hakiki Mutluluk, Sadakat, Özgürlük, Hak

Hakiki Mutluluk

Önceden; insanların Müslümanlara karşı bakış açısının bozulduğunu ve bu algının kırılması için bizim bazı kavramları bilmemiz, anlamamız ve bu kavramları öyle kullanıp öyle yaşamamız gerekiyor demiştik.
Gelelim ilk kavramımıza.

Bu kavramlardan birincisini Fütuhat ‘Mutluluk‘ olarak seçmiş.

Neden?
Çünkü mutluluk kavramsal olarak bugün bütün dinlerin ve bütün insanlığın ortak kelimelerinden bir tanesi.
Ne diyor Hristiyanlar? “Biz dünyada mutluluk istiyoruz.”
Müslümanlar da “Biz Mutluluk istiyoruz.” diyor.
Ateistlere soruyorsunuz onlar da “Mutluluk üzere yaşam sürmeyi arzu ediyoruz.” diyorlar.
Bir kısım diyor ki “Biz Müslümanız, Müslüman olduğumuz için mutluyuz.”
Bir kısım diyor ki “İnsanız insan olduğumuz için mutluyuz.”
Bir kısmı da diyor ki “Biz ateistiz, bak Müslüman da değiliz ama gene mutluyuz.”
Bunlardan bir tanesi doğru yapıyor, diğerleri yanlış yapıyor.
Eğer kavramı doğru bir şekilde anlar ve ortak bir paydayı beyan edip delillendirebilirsek o zaman insanların büyük bir kısmının mutlu olmayıp; kendini mutlu zannettiğini ortaya koyabiliriz.
Ve o günde o insanlar mutlu zannetmekten hoşlandıklarını öğrendiklerinde gerçek mutluluğu aramaya başlayabilirler.
Yani şöyle tabir edelim, bugün bir ateiste soru soruyorsunuz, “Kardeşim sen Allah’a inanıyor musun?”
Haşa “Hayır.” diyor.
“Peygambere inanıyor musun?”
Haşa “Hayır.”
“Ölünce ne olacaksın?”
“Toprak olup gideceğim.” diyor.
“Kardeşim peki sen, böylesi sonu gelip de ardı olmayan bir hayat yaşarken huzurlu musun?”
Çocuk diyor ki, “Gayet huzurluyum.”
Müslüman bir amcaya dönüyorsun, namaz kılıyor orucunu tutuyor veya bunları yapmasa bile İslam dininin müntesibi. Ona soruyorsun diyorsun ki “Amca ölümden sonra hayat var mı?”
“Var evladım.” diyor.
“Kabirde bir hayat var mı?”
“Var evladım.”
“Bundan önce ne vardı?”
“Ruhlar alemindeydik evladım.”
“Peki amca Cennet Cehennem var mı?”
“Var evladım.”
“Peki amca sen huzurlu musun?”
O da “Huzurluyum.” diyor.
Şimdi huzurluluk kelimesinin içeriğini kavramsal olarak net bir ifade ile beyan edemezsek, o zaman kürsüde oturan adam şunu söylüyor; “Böyle bir huzur olamaz.” diyor mesela ateiste. Ateistte o zaman ona soru soruyor, “Peki huzur ne bakalım söyle hadi anlat?”
Cevap yok. 
Neden cevap yok? Çünkü İslam dünyası son 300 yıldır ilimde cehaletin de altına gitti. Bunun pek çok sebebi var bu ayrı bir konu. O noktaya gittiğimiz için, kavramları konuşmadığımız için karşıdan dünya gelip size diyor ki “Madem ki İslam’da huzur var diyorsun, ben ateistim bende huzurluyum nasıl olacak bu iş?”
‘Bana anlat bakalım huzuru’ dediği zaman ne yazık ki bu artık tebliğde bilinmesi gereken bir ayrı kavram ve fütuhatın da bir başka önemi.
Mutluluk geçmişte, yani bundan 100 yıl evvel kavramsal düzeyi bozulmaya başladığında -kavram bu değil, doğru kavramı en sonunda vereceğim- ilk bozuluş anı şöyleydi; insanlara diyorlardı ki “Eğer bir insanın güzel yaşamasına vesile olursanız bunun adı mutluluktur.”
Sonra bu süreç içerisinde gelişti gelişti gelişti şimdi de şunu söylüyorlar, “Eğer siz kendi hayatınızı güzel yaşarsanız mutlusunuzdur.”
“Peki o güzel yaşamak nedir?” diye sual ettiğinizde bugünün kavramsal dünyasının bize en net cevabı ‘zevk’tir. Yani hayatından, yediğinden, içtiğinden, gününden, gecenden ayrı ayrı zaman ve mekanlarda zevk alabiliyorsan güzel yaşıyorsun demektir. Güzel yaşıyorsan mutlu bir adamsın demektir.
Toplumsal açıdan ise şu cevabı ortaya koyuyarlar, diyorlar ki “Eğer bizim ülkemizde yaşayan insanlar gündelik hayatlarından zevk alırlarsa, güzel yaşayabiliyorlarsa bu ülke bir refah ülkesidir.”
Sonra o zevkin içini doldururken ne geliyor arkadan? Para, kadın, imkan, şan, şöhret geliyor… Bunlar varsa hayatta mutluluk vardır. O mutlulukların getirisi zevktir. Bu da insanoğlu için mutluluktur.
Dolayısıyla dünyanın ağa babaları da diyor ki “O yüzden bir ateistte mutlu olabilir, bir Müslüman’da mutlu olabilir, bir Hristiyan’da mutlu olabilir. Mutluluk insanlığın ortak bir kavramıdır.”
Ama şöyle bir gerçek var; insanlığın ortak kavramı olarak ortaya koyduğunuz mutluluk bugünkü gençlerin hedefi ise eğer, bu kavramın içeriği bu kadar boş olamaz.
Çünkü İslam dinine göre insanın yaratılışı da bir mutluluktan doğmuştur.
Nedir o?
İslam dinine göre Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın nurunun bütün alemlerde hazır ve nazır olması ve bilinmesi üzere Allahu Zülcelal’in bilinmesi; o ikisinin arasında var olan aşk üzere bina edilmiş. Bunun adı mutluluktur.
Bu yüzden Müslümanlar Peygamber Efendimize yapılan her türlü Salavat-ı Şerife’den dolayı mutlu olurlar.
Eğer mutluluk kavramını doğru anlayabilirsek ve doğru anlatabilirsek; “Mevlidi Şerife şirktir” diyenlere de vereceğimiz cevap onları da rahatlatabilecek çünkü kavramı yanlış algılıyorlar.
O günün bir gereklilikten doğmadığını, mutluluğun sonucu olduğunu İslam dünyası anlatamıyor.
İmam efendi kürsüye çıkıyor, aşağıda cemaatten biri diyor ki, “İmam efendi mevlidi şerif şirktir.”
İmam’da diyor ki “Hayır o gece Peygamber Efendimiz doğmuştur. O gece biz mevlid ile onu anarız.”
Adam da neden diye soruyor.
“Çünkü O alemlere rahmettir.”
Verilen cevaplar doğru ama siz kavramlar üzerinden hareket etseniz ve deseniz ki,
“Ey güzel kardeşim, senin annen hastalansa ve şifa bulsa mutlu olur musun? -Evet olurum.
Çocuğun doğsa mutlu olur musun? -Evet olurum.
-Evlendiğin gün mutlu olur musun? -Evet.
-Sen Peygamberini seviyor musun? -Evet.
-E o da bir mutluluk günü müdür? -Evet.
Peki mutluluk günlerinde ne yapılır? -Kutlama yapılır…”
Mesele bitiyor. Meseleyi bu şekilde ele alabilmeniz için şimdi söyleyeceğimiz mutluluk kavramını anlamanız gerekiyor.
Fütuhat mutluluğu şöyle tanımlıyor; sevilebilme duygusunu oluşturan her şey mutluluktur.
Çünkü bir insan sevilebilmek ister. Başkaları tarafından sevilebilmek insanda mutluluk halini oluşturur.
Ama bu sevilebilme halinin 2 tane ciheti vardır. Yani 2 yönü vardır.
Siz ya insanlar sizi sevsin diye hareket edersiniz ya da yaratıcı sizi sevsin diye hareket edersiniz.
Eğer insanlar sizi sevsin diye hareket ederseniz mutluluğunuz dünyevidir. İşte Hristiyanların da, Yahudilerin de, ateistlerin de “Ben mutluyum” demelerinin sebebi budur.
Müslüman’ın mutluluğu ise, hakiki bir Müslüman ise eğer o yaratıcının kendisini sevmesi için hareket eder. Orada da bir sevilme ihtiyacı var.
Bizler Rabbimizden ne istiyoruz? En özünde şunu istiyoruz; Ya Rabbi bizi sev diyoruz. Aslında bütün öz buraya çıkıyor.
Eğer Peygamber Efendimiz bizi severse Allahu Zülcelal’de bizi sever diyoruz. Şeyhimiz bizi severse veya Evliyaullah bizi severse bu silsileden gelen büyükler de sever ve en nihayet Allahu Zülcelal bizi sever. Aslında istediğimiz bu.
Bu istek bir sevgi ihtiyacı, sevilme ihtiyacı.
İnsanoğlu bu ihtiyaç ile doğar. Son nefese kadar bu ihtiyacı vardır.
Yaşlılar “Neden kapımı çalan kalmadı” derler? Çünkü sevilmeye ihtiyaçları var. Muhabbet o anda o yaşlarda sevilmenin göstergesi. Küçük yaşlarda oyuncak almaktır bu. 70 yaşlarında ise bir insan için 20-30 dakika o insanın hayat hikayesini 150. defa olsa aynı anısını dinlemektir.
Bunlar mutluluğun araçları. Ama yine özünde sevilebilmek var.
Öyleyse mutluluk esas itibari ile asli bir yaratıcının sevgisini kazanma uğrunda yapılıyorsa eğer bu mutluluk uhrevi ve alemleri kuşatmış olandır.
Eğer insanoğlu için yapılıyorsa ölüm anında kesinlikle ve kesinlikle bitecek olandır.
İnsanlar beni sevsin diye atılan her adımdan elde edilen her mutluluk bir nihayete sahiptir. Bitecektir.
Ama Allahu Zülcelal beni sevsin, O sevdiği zaman dünya beni sevmese umrumda olmaz diyen adam için mutluluk bütün alemleri kapsar. Öyle ki insanlar da onun menfaatsizliğine muhabbet duyarlar.
Bugünün genci mutluluğu aradığı yeri işte bu yüzden şimdi daha net kıstaslara göre belirleyebilir. Genç adama soruyorsun, “Mutlu musun?” -Hayır. 
“Neden?” -Param yok, arabam yok, işim yok. O yüzden mutsuzum.
Bende sana diyorum ki, mutluluk öyle bir kavramdır ki; ne para, ne araba, ne iş sana verilse yine mutlu olamayacaksın. Sende sevgi eksikliği var. Tasavvufi manada iman eksikliğidir. Ama bilimsel manada sevgi eksikliğidir.
Genç adam sen sevilebilme duygunu doyuramamışsın. İnsanların seni sevmesi için de işi, arabayı veya güncel hayatın ihtiyaçlarını araç edineceğini zannediyorsun. O araçlarla elde edilecek mutluluğun adı mutluluk değil.
Mutluluk ya bir yaratıcı olursa ancak uhrevi ve daimi oluyor.
İşte o uhrevi olduğu zaman da yokluk, fakirlik, sıkıntı veya her bela seni o mutluluktan alıkoymuyor.
Sahabei Kiram’ın hayatı baştan sona çile, baştan sona mutluluktur.
Şimdi bugünün dünyası için ise bu, büyük bir mazoşizm. Öyle ya, diyorlar ki “Demek ki bu adamlar acı çekmekten zevk alıyormuş.”
Neden? Hem savaş göreceksin, hem yurdundan olacaksın, hem malından, hem ülkenden, her şeyinden olacaksın ama hala mutlu olacaksın. Senin başındaki mihmandarın Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam sana diyecek ki “Ey Ashabım gülümsemek sadakadır.”
O hale göre bu gülümseme için mutluluk kavramının içini bomboş ettiğimiz anlaşılıyor çünkü mutluluk ne sevinç ile ne hüzün ile ölçüye konulmaz. Mutluluk insan için ya yaratıcıdan ya da insandan kendisine gelen bir enerjidir.
İnsanların sana sevgisi azalmışsa mutluluğun düşer.
Yaratıcının sana sevgisi azalmışsa o asli olan mutluluğunu kaybedersin.
Dolayısıyla Müslüman insanın mutsuzluğu işte bu yüzden mümkün değildir.
Bir adam hem Müslüman olup hem de mutsuzum dese ona söylenecek söz şudur, Ey kardeşim sen bu tarihe kadar, şu mutsuzum ben dediğin ana kadar insanların seni sevmesi için mücadele etmişsin. Hakiki olan mutluluk ise yaratıcının seni sevmesidir. Sen henüz yaratıcından habersiz bir İslam yaşıyorsun.
Gençlere bunu söyleyip bu duvara toslamalarını sağlamaya mecburuz. Çünkü gençler bir süre sonra diyorlar ki, “Ya biz dergaha gittik daha da mutsuz olduk. Kur’an okumaya başladık daha da mutsuz olduk. Namaz kılmadan evvel daha mutluyduk şimdi daha mutsuz olduk.” Arkadaş sizin anladığınız mutluluk mutluluk değil ki. Kavramınız yanlış. Sizin Ahmet dediğinizin aslı Ayşe. O kadar çarpıtmışsınız meseleyi. Sizin aradığınız şey başka, söylediğiniz şey başka. Siz Ankara’ya gitmek istiyorum derken uçağa atlayıp Amerika’ya doğru yol almışsınız. Dolayısıyla meselenin içi bu.

İkinci mesele sadakat meselesi.

Yine güncel manada Batı’da da, Doğu’da da, Kuzey ve Güney’de de oldukça tartışılan ikinci kavramımız. Geçmişte ‘sadakat’ bozulmaya başladığında ‘bağlılık’ anlamı yüklendi sadakate. Sınırsız bir bağlılık olarak. Ve dediler ki, “İnsanlar bu kadar sadakat ehli olmamalı, sorgulamaya başlamalı. Eğer sorgulamadan sadakat olursa, sonunda bedbaht bir son olur.”
-4 tane ana mesele var onları bitirip detaylandıracağım.-
Bu durum bir zaman sonra şimdi şu noktaya geldi; “Sadakat değil, mantıklı ortaklık yapalım. Mantıklı bir ilişkimiz olsun. Sadakat mantıksız bir şeydir, çünkü geçmişten beri gördüğümüz örnekler bir insanın bir başka insana sadakat ile bağlılığının mantıksız olaylara adım atmasına insanda sebep oluyor.” dediler.
Örneğin dediler ki, “Bir terörist var, bir de terörist başı var. O terörist ise bu terörist başına sadakat duyuyormuş. E bu adam terörist. Demek ki sadakat iyi bir şey değil. Bağlanmış çünkü. Aklını da satmış, mantığını da satmış bağlanmış.”
“İnsan bu durumda akıllı bir ölçümleme yapmalı, aklını kullanmalı.” dediler.
Toplum da bu tarz insanlara karşı dedi ki, “İnsanoğlu bu sadakati ancak yararlı olduğunda ve menfaati söz konusu olduğunda yerine getirebilmeli.”
Halbuki sadakat bunlardan hiç biri değil.
Sadakat; koşullarının yaratıcı tarafından belirlendiği birlikteliğin adıdır.
Eğer sadakat koşullarını insan belirlediyse; o koşullar menfaatlerin çeliştiği ve olayların birbirine girdiği yerde, evet yaşadığı toprağa da, bulunduğu ülkeye de bir zelalete sebep olabilir. Ama hakikat; eğer sadakatin koşulları yaratıcı tarafından belirlenmiş olan koşullar ise, oradaki koşulların getirmiş olduğu birlikteliğin adına sadakat denir. Oradan zulüm doğmaz. Oradan bedbaht bir sonuç doğmaz.
Yani insanlar eğer şeyhlerine, başlarında bulunanlara, iman ettiklerine, koşulları kendi elleriyle değil; Kur’an-ı Azimüşşan’ın ve Sünnet-i Seniyye’nin esasında belirlenmiş koşullar altında bağlılarsa bunun adı sadakattir. Diğeri zaten menfaattir.
Bir kaç defa anlatmıştık, İslam literatürü üzerinden gidiyoruz çünkü bu kavramlar en çok bizim topraklarımızda karmaşık hale getirildi. Zaten Avrupa ve Batı’da sadakat bitti. Dünya’nın diğer tarafında sadakat yok. Mantıklı ortaklık var; eğer sen benim için varsan, ben de senin için varım. Sen beni seversen, ben seni o zaman severim. Sen bana verirsen, ben sana o zaman veririm.
Bu da sadakat olmadığı için tamamen olayın dışında.
Dolayısıyla bizim İslam dünyasında geldiğimiz zaman bir insanın şeyhi olur, imam olur, önderi olur, ne olursa olsun; koşulları bu adam değil Kur’an-ı Azimüşşan ve Sünneti Seniyye’nin koşulları geçerliyse; sadakat burada hakikatini bulur.
Öyle ki bir adam eğer şeyhini ‘gavs’ olduğu için sevmiş, 50 sene de ona öyle olduğuna inanarak hizmet etmişse; onun hizmeti Allahu Zülcelal’e değildir, makamadır. Makamın sahibine değil, makamın kendisine.
Yarın öbür gün ona gelip onun gavs olmadığını söyleseler ertesi gün şeyhini terkedecektir. Zira derdi şeyhi değildir, makam-ı gavsiyyettir.
Bir gün Hazreti Pir kendi bulunmuş olduğu dergahtan çıkıp yola düşünce yine yürüdüğü sokak üzerinde bulunan bir Evliyaullah zat var, yanında da bir tane müridi var. Bir tane. Allahu Zülcelal’in her kuluna verdiği ayrı bir görev var. Hazreti Pir’e insanın ve cinlerin sultanül evliyalık görevi verilmiş, yürürken ardından binlerce insan yürümüş ve şu tarihe kadar milyonlarca insan ona bağlanmış böyle de gidiyor Elhamdulillah.
O zata da bir mürid vermiş Cenabı Hakk. Bir adamı adam et diye görev vermiş.
Tabi Hazreti Şeyh oradan geçtiği sırada herkez Hazreti Pir’e bakarken o mürid de kendi velisine hizmet etmek ile meşgul. Hazreti Şeyh geldi yanına bu müridin dedi ki, “Evladım bak ben buradan geçerken herkes dönüp dönüp bana baktı, bana selam etti. Sen neden dönüp bana bakmadın da bu zata baktın?”
“Efendim o şeyh benim şeyhimdir. Size hürmetimiz sonsuzdur. Siz bütün Evliyaullah’ın baş tacısınız ancak o benim şeyhimdir ben onun hizmetiyle görevliyim.”
Hazreti Pir dedi ki, “Ey evladım, ben sana dua edeyim; Cenabı Hakk sana büyük hayırlar nasip etsin.”
O mürit de dedi ki, “Efendim şeyhim varken, yanımdayken bunu benim sizden almam hak değildir, doğru değildir.”
Hazreti Şeyh bu durumu tabi imtihan için yapmıştı. Döndü ve “Rabbim şeyhine de çok şey versin, sana da çok şey versin.” deyince her ikisinde de büyük bir imkan hasıl oldu.
İşin esası; o çocuğun sadakati şeyhin bedeni cismine değildi, Rabbineydi. Rabbinin onun karşısına çıkarmış olduğu kul, ona baş tacı edilirken; o kisvelere kapılmamıştı.
Şuan dünyada ya da ülkemizde öyle şeyhler var ki o şeyhler bir gün bir hata etseler ve insanlar görseler ki şeyhlerinde bir günah var, ertesi gün terk ederler. Bunlar insan değil mi? Allahu Zülcelal’in bütün kullarının günah işleme kabiliyeti olduğu gibi, İslam akidesine göre günahsız kul yok Peygamberlerden başka. Şeyhlerini bile günahsız hale getirmişler. Bu iftira olmadı mı Rabbine karşı? Öyle oldu.
Çünkü sadakat teriminin içi bir başka şeyle dolduruldu. 

Üçüncü maddemiz; Özgürlük.

 Özgürlük kelimesinin içinden milyonlarca cümleler çıkartanlar geçmişinde ‘köle olmamak’ üzerine bir kavram geliştirdiler.

“Kimseye köle olmayın, özgür olun.” dediler.
Gelecek için özgürlük ise ‘istenilen her şeyi elde edebilme kabiliyetine kavuşmak’ olarak adlandırıldı.
Yani özgürlüğünü isteyen insanlar kölelikten kurtulduklarını zannetiler. Kurtuldular da. Ama günümüz çağında ‘istenilen her şeyi elde edebilme kabiliyeti’ olarak görüyorlar.
Bu noktada insanda gelişen ‘benlik’ toplumsal açıdan kabul görülebilmek ve pazarlanabilme kabiliyeti dairesine teslim edildi.
Halbuki özgürlük; sınırları belli olan, bazen başkasının da alanına girilebilir olduğu, ‘yarar’ ilkesine dayalı olan bir yaşam biçimidir. Sınırsız bir özgürlük yoktur. Sınırlar belirlenmiştir. Bu belirli olan sınırların dışına çıkmak mümkün değilken özgürlük hiç bir canlıya, maddeye ve manaya verilmemişken insan tarafından arzulanması şeytani bir taleptir.
Şimdi bunu doğru anlamamız lazım. Örneğin biz bu ülkede Allah korusun yarın bir şey olsa biz ne deriz? “Özgürlüğümüzü istiyoruz.”
Aslında kelime yanlış. 
Neden?
Özgürlüğümüzü istiyoruz demek değil ki o. Hakkımızı istiyoruz demektir o. Bu vatan bizim, bu toprak bizim; dolayısıyla bu bizim hakkımızdır diyerek hakkınızı istersiniz.
Özgürlük hiç bir canlının elinde değildir. Suyun su olmaktan başka bir şansı yok. Maymun’un maymun olmaktan başka bir şansı yok. Kuşlara uçma hakkı verilmiş, ben yüzmek istiyorum diyemez.
İnsana gelince şeytanın hilesine bak ki, o müthiş bir özgürlük ile size bir şeyler pompalıyor. Her şeyi yapmak istiyor. Her alanda kendi hür iradesini ortaya koymaya çalışıyor.
İrade maddeye tabi midir değil midir? Tabidir. Bu bardağın iradesi kendine verilmiş imkan dairesinin dışına çıkamaz. Benim bugün içime su koymasınlar katı bir cisim koysunlar diyemez; hacmi bellidir, iradesi hacmiyle belirlenmiştir.
Dolayısıyla insanoğlu için özgürlük söz konusu değildir. En garip olan ise bunu Müslümanların söylemesi.
Abdullah kelimesini ağzından düşürmeyen insanoğlu, köle olmayı Cenabı Hakk’tan niyaz eder ama bir başka yerden de der ki ben özgür olmak istiyorum.
Bu kavram insanlığa ait bir kavram değildir. Bu kavram Roma’lılar tarafından tanrısızlık ilkesinin meydana gelmesi için Paganizm tarafından uydurulmuş olan bir kelimedir. Özgürlük Müslüman’ın hakkı değildir, olma şansı da yoktur.
Hakkıdır desen zaten elde edemeyeceksin.
Özgürlük adı altında ne yazsan hepsi boştur veya hepsi bir başka anlama çıkar. Ama özgürlük kelimesi ile adlandırılmaya çalışılır. Özgürlük kelimesinin kökeni de gideceği yer de esasi itibariyle şeytanın ayak bağına bağlanmaktan başka bir anlama gelmez.
Tabi bu sözümüzü anlamaları bir 50-60 sene alacak. Sonra “Biz hakikaten bu kavramı yanlış anlamışız. Özgürlük insani bir şey değilmiş, kusura bakmayın” diyecekler.

HAK

Dördüncü madde; herkesin bahsettiği Hak kelimesi. “Bu benim hakkımdır, hakkım yendi.” diyoruz.
Peki hak nedir kavramsal olarak?
Geçmişte hak elde edilen demektir. Bir şeyi bir kabiliyet usulü ile elde edebilir olma haline hak denirdi.
Şimdi ise hak, insanın kendi eli ile oluşturduğu imkana deniyor.
Çocuklarımıza ne öğretiyorlar? “Kader senin elinde. Ellerinle imkanını kenden oluşturman lazım ki hak hasıl olsun.”
Peki bunun karşısında kavram böyle değiştirilince insana ne tayin edildi? Mücadeleci olma esası. “Mücadele edin, hakkınızı elde edin” beyanatı sunuldu.
Toplum da bu manada dedi ki “Biz seçiciyiz. Hakları seçeriz. Bu seçicilik ululüne göre hakları tayin ederiz. Tayin ettiğimiz yere göre sizler ya hakkın sahibi olur ya da olamazsınız.” dediler.
Ama esasta hak şudur; hak yaratıcının takdir ettiği, aktarıcının taksim ettiğidir. İnsanoğlu hak alanını belirleyebilme kabiliyetine sahip değildir. Hak alanını belirleyebilmeniz için sizin bir şeyin üzerinde sahibiyetiniz olması lazım. Ama bütün sahibiyetimiz emanetçilik üzerinedir. Elimizdeki her şeyin emanetçisiyiz.
Şimdi doğru anlayalım bu şu anlama gelmiyor; bizim elimizde bir bardak vardı, birisi geldi sahtekar bir şekilde bunu almaya çalıştı. Hakkımızı aldı götürdü. Ne yapalım ne edelim?..
Bu değil. Bu manaya gelmiyor.
Şu manaya geliyor; ‘bu bana emanet edilmiş olandır’ diyerek bunu korumak haktır. Ama senin kendinde olmayan bir başka şeye ‘bu da benim hakkım değil mi’ diyerek vereceğin her çaba, senin için şeriatin dışına çıkmana vesiledir.
Diyelim ve burada bitirelim.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
Büyü Bozma

Büyü Bozma

İnsan yaşamı boyunca hayatında en az bir kez büyü durumuyla mutlaka karşı karşıya kalmış ve büyü çözme yöntemine …

Büyü bozan hocalar

Büyü Bozan Hocalar

Her duanın bir gücü her tütsünün ya da tılsımın bir etkisi vardır. Bu tıpkı verdiğimiz örnek gibi gerekli durumlara …

balık burcu, balık burcu aşk, balık burcu günlük, balık burcu hangi ay, balık burcu insanı, balık burcu kadını, balık burcu özellikleri, balık burcu özellikleri kadın, balık burcu tarihleri, balık burcu yorumu, balık burcu, balık burcu aşk, balık burcu erkeği, balık burcu günlük, balık burcu hangi ay, balık burcu insanı, balık burcu özellikleri, balık burcu özellikleri erkek, balık burcu tarihleri, balık burcu yorumu

BALIK BURCU KADIN ÖZELLİKLERİ

BALIK BURCU KADINLARININ TÜM ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM Yaşamları devamlı de­ğişir. Bazen iyi bazen …