Etiket: Mutluluk

toplumsal çöküş

Psikiyatri – Toplumsal Çöküşe Doğru

Psikiyatrinin temeli topyekun yanlış olduğu için psikoloji bilimini yeniden ifade etmeye mecburuz.
Hakikat ve bilimsel olarak Hazreti Adem’den bu yana insanlar iki ayrı bölümde incelenir.
Psikiyatrinin ortaya koyduğu farmakolojik etkenler, insanlara uyguladıkları telkin metodları baştan aşağı yanlış olması sebebiyle bundan bütün dünyadaki insanlar zarar görmektedir.
Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’ın varlığı, onun dünyadaki yaşantısı; atesitinden evrimcisine kadar herkes tarafından kabul edilmiş bir gerçek var, böyle bir zat geldi ve dünya tarihini değiştirdi. Onun ortaya koymuş olduğu değerlere bugün dünya çapında inanan 1-1,5 milyarlık bir kitle var. Bunun karşısında, bizlere göre muharref olmuş, kendilerine göre muharref olmadığını iddia ettikleri ciddi bir Hristiyan nüfusu var. Bunların ikisini üst üste koyduğumuzda dünyanın yaklaşık %65-70’i yapıyor.
Dolayısıyla geri kalan dinler vs derken dünyanın tamamına baksak bu dünyanın sosyolojik enformasyonunu, duygu dünyasını etkileyenler; dinlerdir. Sosyolojiyi etkileyen, siyaseti etkileyen ve mikro çapa düştüğümüzde insan psikolojisinde ana etken unsur insanların düşünce babıdır.
Yeryüzünde bir insanın Peygamberliğini reddeden zalimler dahi o Peygamberlerin yapmış olduklarını taklit etmişlerdir. Tarih boyunca bu iş böyledir. Yani bir Peygamberin Peygamberliğini reddedenler dahi, Peygamberliğin varlığına ve vahyine delil ettirecek bir hayat sürmüşler. Yani sen hem bir zatı reddediyorsun, hem de reddettiğin zatla yarışa giriyorsan bu kabul ettiğinin açık bir göstergesidir.
Psikiyatri kuramını ortaya koymuş olan Freud’dan önce pek çok adam olmuştur. Peki en çok Freud’unki tutmuştur, neden? Yani tarih boyunca psikoloji üzerine Freud’dan daha ala cümle söyleyenler yok muydu? Vardı ama Freud bütün dünyada daha çok ses getirdi çünkü o, birebir bir başka şeyi kopya ederken kopya ettiği şeyin üstünü örtmeyi iyi becermişti ve bu becerileri kapsamında ortaya yeni değerlerle bir anlayış, bir felsefe koymuştu.
Psikiyatrinin bu felsefesini, yani Freud’un bakış açısı ile, bilinçaltı meselesine bakış açısı ile, insanın çocukluğundan ve cinsel hayatının fantazik düşlerinden ortaya konmuş olan psikanalitik yapıya tam olarak ne olduğunu kavrayamazsak ve ifşa edemezsek psikiyatrinin çökmüş olduğunu beyan edemeyiz.
Freud’un hayatında atlanmış bir mesele vardır. O kendi devrinde şöyle bir sıkıntı yaşamıştı, meşhur bursunu alıp tıbbiyede okumaya başlamadan evvel, kendi yaşadığı dönem ile ilgili ortaya koymuş olduğu en büyük bela; Hristiyanların Yahudilere ilişkin sürekli olarak aşağılama çabasını bir türlü kavrayamıyordu.
Her seferinde şöyle düşünüyordu; “Ben bir insanım, bu topraklarda bir Yahudi olarak meydana gelmem çevremdeki Hristiyanların bana karşı düşmanlık beslemesine neden sebebiyet veriyor?”
En nihayet Freud şuraya gelmişti; “Öyleyse karşımdaki insanların psikolojisini etkileyen dini faktörler, yani hayata bakış açısı ve sonra bu bakış açısının çocukluktan veriliyor olması, sonra bu öğrendiği her ne ise, Hristiyanlık vs farketmez, bu inandığı değerler uğrunda hareket ederken önüne çıkan engeller onun hayatında ya hırçınlığa, ya da bir şeye sahip çıkmaya, ya sahiplenerek ona doğru koşmaya, yahut hırçınlık ederek ona doğru savaşmaya mecbur etmektedir.”
Hayvanlar ile insanların ortak özelliklerinden yola çıkarak, insanları hayvanlara benzetir ve bir üçlemin içerisine düştüklerini varsayar ve bu üçlemi bugüne kadar iyi örtmeyi becermiştir.
Bu üçlü meseleyi iyice anlayalım nedir ne değildir.
Bugünkü psikiyatri bilimi; dini, ruhu, imanı reddetse bile ortaya koymuş olduğu değerleri tamamen ve tamamen dini faktörler üzerine kurmuştur. Çünkü Freud gençliği boyunca ne çektiyse, o yaşamış olduğu çağın yobaz, yani Yahudi kabul etmez Hristiyanlarından çekmişti.
İnsan yaptığı mesleğin kökenini bilmezse, sadece onun uygulayıcısı olur. Eğer bir meslekte erbab olmak istiyorsa bir adam, yaptığı mesleğin tarihini dibine kadar bilmeye mecburdur.
“Hocam ben doktor olacağım, tarih bilsem ne olur bilmesem ne olur…”
Geçmişte var olanı bilmeyen bir adam geleceğe ait hiç bir yeni söz söyleyemez. Çünkü kendisinden önce yaşanmış olan tarih, tecrübelerle doludur ve sen o tecrübeleri öğrenmek için ömür sarf etmene gerek yok. Yaşanmış tecrübeleri iyi analiz edebilirsen, Allah da sana imkan nasip ederse, bu imkanlar dahilinde yürür gidersin.
Dolayısıyla Freud’un en başta incelediği din olmuştur.
Bugün Freud hakkında yapılmış olan belgesellere bakarsanız eğer, bütün profesörlerin ortak bir sözü var Freud hakkında; “Tarih boyunca en az psikiyatri okumuş adam” derler.
Freud zamanını psikoloji okumaya harcamamıştır. Zamanını insanlık tarihini okumaya adamıştır. Dönemin Darwin’inden oldukça etkilenmiştir. Hristiyanların Yahudilere karşı gütmüş oldukları bakış açısından ve onlara karşı duymuş oldukları nefretten oldukça etkilenmiştir. Ve insanlığı bu hale getiren dini inancı da doğal olarak psikiyatrinin temelinde bir problem olarak gördüğü için insanı 3 parçada görmüştür.
Şimdi birazdan bu 3 parçayı okuduktan sonra aklınıza neyin geldiğini göreceksiniz.
Freud’a göre insan bir şeye karar verirken 3 ana unsurdan etkilenir. Bu etkileşim ile karar verir. Bu kararlar sonucunda bir hayat yaşar. Vardığı sonuçlardan mutluluk ve haz almaya devam ediyorsa ruhsallığı yerindedir. Hayır mutluluk almıyor ise, haz almıyor ise bu 3 unsurun çelişkisinden dolayı insanda anksiyeteye, depresyon, manik fonksiyonlar ile panik atak veya şizofreni başlayabilir.
Peki bu 3 parçayı nasıl tamamlamış?
Freud’a göre en temelde “id” dediğimiz, yani insanın kendi benliği var. Onu da şöyle açıklamış; “insanın kendi doğumundan gelen, ilkel arzularıdır.” Açlık, su, dışkılamak, cinsellik, ısınmak vesaire. Yani temel ihtiyaçlarını, onları kazanmak için verdiği mücadelede insanı yönlendiren şey id’dir. ve bu öyle hırçındır ki, bunu elde etmek için her şeyi yapar, her şeyi paramparça eder ve her şeyi alma uğrunda çaba sarf eder. Ancak o bu çabayı sarf ederken araya “ego” girer. Ego ise çevresel faktörlere göre karşılık, yani bir şeyi yemek istediğinde parası yoksa bunu onu çalmaya götüren ‘id’e karşılık, “Dur! Polis karşına çıkabilir, seni tutuklayabilir” diyen egodur. Dolayısıyla “ego id’den sonra gelişen bir yapıdır ve bebeğin 6. ayından itibaren gelişir, bu bilinci ve gerçekliği temsil etmektedir” diyor. 3. maddeye ise der ki; “Bu iki fonksiyon da yetmez insanın karar vermesine. Bir de ‘süper ego’ var. O da ‘id’ ve ‘ego’dan oluşur, yani bunlar sırayla oluşur. Çocuk konuşmayı ve kültürü öğrenmeye başladıkça büyüme aşamalarının her birinde kültürel etkiyi, yani çevresinde annesinin babasının ona öğretmiş olduğu kültürel değerleri, babanın dilini, normları, sembolleri, kuralları alır bunları içselleştirir ve bu artık onun vicdani yapısıdır. Yani ‘id’ ve ‘ego’ çalışmadığında ‘süper ego’ onu korumakta yahut korumaktan geri çekilmektedir” diyor.
Dikkat ediniz ‘id’in bütün tanımlarını insan üzerine yapmıştır. Yani demiştir ki insan çırılçıplak bırakıldığında günahkar bir varlıktır en temelde. Ama onu bu günahlardan alıkoyan bir çevre vardır; ego. Sonra bu insanın çevre fonksiyonlarının da bir üstünde ana kurallar diye kısaca beyan edebileceğimiz bir yapısı vardır diyor.
Şimdi tarihte bir pencere açalım. Hristiyanlık terminolojisinde üçlü teslis(üçlü birlik) inanına bakalım. Oğul-kutsal ruh-baba.
Şimdi size Hristiyan fıkhına göre bunları anlatacağım, bakalım biraz evvel anlattıklarımız ile ne kadar örtüşüyor.
Oğul dediğimiz şey Hristiyanlık terminolojisine göre Hazreti İsa. (Haşa) Hazreti Allah’ın oğlu olduğu iddia edilen, bütün Hristiyanlar için günahın bedelini ödemiş olan, yeryüzündeki bütün Hristiyanlar için kendi vücudundan vazgeçmiş olan günahkar insandır.
Kutsal ruh ise, oğulun başı dara düştüğünde, yani ona saldırıya geçildiğinde Yahudiler onun üzerine geldiğinde, tabiri caiz ise “Ya arkadaş ne yapacağım ben şimdi” dediğinde çevresinde yokken bir anda beliren, araya giren ve bu günahkar çocuğa ket vuran çevresinden gelen bir şeydir.
Baba nedir peki? Baba ise ana kuralları koymuş olan ve oğlu ile ilişkiye geçmiş olan yaratıcıdır.
Şimdi sual; üçlü teslis inancı ile tamamen bilimsel olarak Freud’un bakışı arasında fark var mı?
Zerre kadar fark yoktur. Çünkü Freud tarih boyunca şuna inanmıştır; eğer bir insan oğul-kutsal ruh-baba üçleminde üçlü teslis inancına göre yaşarsa, bu yaşamış olduğu hayatın içerisinde çevresine o kadar zararlı, mutlu ya da mutsuzdur.
Aslında Freud çevresindeki ve Avrupa gibi ekseriyeti Hristiyan olan bir toplumun içerisinde onların geçirmiş olduğu rönesans gibi, papalığın zulümleri gibi zulümleri de irdeleyerek, üzerine de insanlık tarihini koyarak üçlü teslis inancının insanı ne hale soktuğunu da beyan eder. Beyan ederken bir yandan da insanı bu hale sokan şeyden onları kendisinin oradan kurtaramayacağını bilir.
Neden kurtaramayacak? Yani madem Freud üçlü teslis inancının yanlışını görmüştü, onu böyle ifade etmişti ve gizlemişti, peki onları o beladan kurtarmak yerine neden tutup da onların hastalıklı olduğunu teşhis ederek tedaviye gitmişti?
Çünkü bir Yahudiye göre hiç kimse sonradan Yahudi olamaz. Yahudiliğin temel bir problemidir bu. Ne yaparsan yap bir Yahudi olamazsın. Ancak annen Yahudi olursa sende olabilirsin.
Dolayısıyla Freud insanları tutup da “Ya arkadaş, siz inandığınız üçlü teslis inancı sonucunda gelmiş olduğunuz id-ego-süper ego üçleminde düştüğünüz hayatın içerisinde psikolojik rahatsızlıktasınız, vazgeçin bu halden” dese; adama diyecekler ki “Yahudi olalım…” e olamazsın, çıkmaz sokak.
Bir Yahudiye göre Yahudi olmayanların tamamının nefsi hayvanidir. Bu bizde yanlış bir ibare olarak İsrailiyattan girdi dediler ki, “İnsanın ruhu hayvan gibidir” bu ifade yanlış. İnsanın ruhu Nefhai İlahi’dir. Hazreti Allah’tan bir emanettir. Mümin, kafir herkeste aynıdır. Ancak Ehli İmana verilmiş bir de iman vardır, o bambaşka bir şey.
Bir Yahudiye göre, bir Yahudi’nin ruhu ile Yahudi olmayan adamın ruhu aynı olamaz, çünkü onlar üstün olduklarını zannediyorlar. Dolayısıyla Freud bu kıskacın da içine düşmemek adına insanlara koymuş olduğu id-ego-süper ego bağlamında ortaya koyduğu çelişkilerle hastalarını yan yana getirdiğinde birebir ilişki görmüştür çünkü karşısındaki adamlar Hristiyandır.
Evet bir Hristiyan en temelde inanmış olduğu üçlü teslis inancı doğrultusunda id-ego-süper egoya göre hareket edebilir. Ama bu hareketin nihayetinde teşhis doğru gibi görülse bile buradan yola çıkarak tedavi doğru olamayacağı için, bu sefer onun arkasından gelenler id-ego-süper egodan yola çıkarak Maslow’un Hiyerarşisi’ni ortaya koymuşlardır;
Maslow, Freud’un ortaya koymuş olduğu bu değerleri insanların ihtiyaç duyduğu değerlere karşılık getirerek, insanın hayvani yaşam şekline bürünmesi için bir mücadele vermiştir ve demiştir ki; “İnsan önce maddi gereksinimlerini, başta fiziksel ihtiyaçlarını, buna bağlı olarak güvenlik ihtiyaçlarını, sonra sosyal ihtiyaçlarını ve sonrada en son manevi ihtiyaçlarını karşılamaktan mükellefir.” Çünkü yeni Amerika kurulurken ancak böyle bir anlayış insanları ayakta ve diri tutabilirdi.
Maslow’un söylemiş olduğu değerler şuydu; “Önce yemek yemelisin, su içmelisin, cinsel ilişkiye girmelisin, giyinmelisin, uyumalısın vesaire, bunları yaparken güvenliğini almalısın. Bunları sağladıktan sonra sosyal ihtiyaç olarak bir gruba ait olmalısın.” Yani saygınlık mücadelesini, sevme ve sevilme, yardımseverlik, şefkat gibi unsurları da buraya katmıştır. “Bunları da eline geçirdikten sonra, birileri seni sevdikten sonra, elindeki değerlerle, özgüven ve başarı tanımı ile sen artık kendin olmaya, toplumda saygınlık edinmeye başlarsın.”
Bu topraklarda ve dünyanın her yerinde ne dediler? “Eğer Maslow Hiyerarşisine göre bir insan etrafı tarafından saygınlık elde edemiyorsa, psikolojik olarak kendisini tamamlayamamış adamdır” dediler.
“Bir insan nasıl saygın olabilir” diye sordular; “Doçent olmalıdır, profesör olmalıdır, muhtar olmalıdır, kaymakam olmalıdır…. Ne olursa olsun bir yerlerde bir söz sahibi olmalıdır…” dediler.
Halbuki insan, hayatı boyunca söz sahibi olan adamların yaşadığı hayata bir baksa çoğu zaman söz sahibi olmaktan vaz geçecektir. Çünkü toplumun önderleri zannedildiği gibi toplumun keyfini süren insanlar değillerdir. Toplumda en az uyuyan, en çok çalışan, en çok düşmana sahip; yani bu adamlar sevildiği kadar düşmanları da yok mu? Can korkusu meydana geliyor. Hayatını elinden almayı kendisine iş edinmiş katiller piyasada gezerken bu adam sadece saygın olabilme uğrunda burada olamaz. Mesela Amerikan başkanı da olmak istemez bir adam. Çünkü normal şartlarda, o para ile, o yaşam biçimi ile başkan olmadan da o hayatı sürdürebilecek iken gidip o hayatı seçiyor olmaları psikolojik olarak saygınlık ile ifade edilemez.
Psikiyatrinin ortaya koyduğu değerler ile, “Çocuk üniversiteyi kazanamaz ise saygın bir adam olamaz, toplumda söz sahibi olamaz” dediler ve bugün önümüze gelen gençlerin %80’i depresyonda.
Sebep?
“Üniversiteyi kazanamadım.”
Peki kazanamadın da ne oldu?
“Artık toplum beni dinlemeyecek ki” kendi altyapısında böyle bir düşünce oluşuyor. Çünkü kuzeni doktor olmuştur, yeğeni avukat olmuştur, kendisi üniversiteyi kazanamamıştır.
Halbuki yetenekleri köreltmeye dönük bir dünyada yaşarken, bundan 15 sene sonra marangozlar doktorların 20 misli para kazanacaklar. Demir ustaları bir profesörden daha iyi arabalara binecekler. Eğer hayata bakış açınız para ise kusura bakmayın yanlış yolda ilerliyorsunuz. Bir adam para sahibi olmak için üniversite okuyorsa, 10 sene sonra görüşelim; marangoz mu daha çok para kazanacak üniversite mezunu mu.
Toplumu Maslow düzeneğine göre oluşturduğunuz için, böyle beklentiniz olduğu için, bu beklentiye ulaşamayan gençlerde ne oldu? Doğal olarak psikolojilerinin bozulduğunu söylediler.
Bugünkü psikiyatrı hayvanlara göre bakıyor insana. Bir psikiyatriste göre insan, gelişmiş bir hayvandır. Asla bu kuraldan çıkamazlar. Çünkü 1900-40’lı yıllarda yapılan bütün deneyleri köpek ve maymunlar üzerinde yapmadılar mı?
Bir insan bireyselleşemez. İnsan değerlere inanmış olan cemiyet yada cemaat ne dersen de; istersen kahve arkadaşı de, insanlar buna göre yaşarlar.
Bu psikiyatristler bize ne yaptılar?
Siz zannediyorsunuz ki psikiyatriste gitmezseniz bu beladan kurtulursunuz… Kurtulamayız.
Bu psikiyatristler bizlere bir sosyolojik hayat dayattılar. O sosyolojik hayat baştan beri anlattığım şeyin özeti mahiyetindedir.
Bize dediler ki; “Kendini gerçekleştirmek istiyorsan, yaşamak için ve saygın olmak istiyorsan paran olacak.”
Para kazanmak için ne lazımmış?
Üniversite mezunu olman lazımmış.
Herkes bir birey midir?
Evet.
Öyleyse kadını ile erkeği ile cümbür cemaat hep beraber çalışacağız dediler.
Şu anda kızlarımız ve erkeklerimiz çalışıyorlar mı? Çalışıyor.
Arada çocuk oluyor mu? Oluyor. Bunlara kim bakıyor? Anneanne babaanne.
Toplumsal bir çöküşe gidiyoruz.
Hiç bir kimse çocuğu annesinden daha iyi bakıp büyütemez kusura bakmayın. Çünkü herkes nereden çıktıysa, hangi tohumdan geldiyse oradan bekler gelecek olanı. Yani madem hayvanlara, bitkilere bakıyorsunuz, deneyler yapıyorsunuz; aynı evrimsel metodolojiyi burada da uygulasana… Bir anne köpeğin yavrularını gidip bir başka köpeğe verdiğini gördün mü? Kendi dalından çıkan bir armutu, başka bir ağaca gönderen bir ağaç gördün mü? Madem evrimsel bakıyoruz hayata?
Ama ortaya şunu koyup dediniz ki; “Kendi adımıza toplumda saygın olmamız için çok çalışmamız lazım.”
Yakın dönemde yavaş yavaş anlaşıldı, yeni anne olmuş olan insanlara haftada 1 gün izin verelim diyorlar. 10 sene sonra ‘kadınlar çalışmasın’ diye devletler maaş verecek, bunu bir yere yazın. Çünkü böyle gitmeyeceğinin farkına varacaklar.
Annaanne, babaanne candır ciğerdir ama evladı yetiştirecek olan annedir. Bunu ne ile yaptık biz? Korkularımız ile. “Hanım çalışmazsa biz aç kalırız” korkusu.
Ekonomiye katkısı olmayacak mı bu kadınların, çalışmasınlar mı?
Ekonomiye katkı aklı başında, bilinçli, hayata doğru bakabilen insanlarla olmaz mı? Sizin yaptığınız kreş çocukları ne hale gelecek peki? Batı’nın ergen psikozuyla, annesine dahi bir başka kafa ile bakan Freud’un bakış açısıyla çocuklar yetiştiriyoruz.
10 sene sonra bu çocukların daha da aptallaştığını ve yeni bir şey ortaya koyamadığını göreceksiniz. Çünkü Doğu’nun yaşam biçimi başka, Batı’nın bambaşkadır.
Batı bunu gördüğü için dedi ki tek çocuk. İki taneyi karşılayabilecek bir durum yok ortada.
Eğer bir insanı tek çocuk bırakırsanız evinde, bu çocukta yine toplum için bir başka sıkıntıyı doğurur çünkü herkes paydaşıyla büyür. Çocuğu en iyi eğiten şey, ondan sonra gelen kardeşi için üzerine aldığı sorumluluktur.
Bir insan ancak bir başka insana hizmet ederse adam olabilir. Çocuk için de bu adam kendi kardeşidir.
Bugün gençlere tarihte yaşamış büyük insanların biyografilerini okuyun diyorlar. Neden? Adamın dedesi ile ilişkisini kestin de ondan. Dedelerimizdeki tecrübeleri koyduk bir kenara, artık üniversite mezunuyuz ya köylü gözüyle baktık onlara, onun yerine gittik zengin adamların biyografilerini okuduk. Ne için? Daha da zengin olabilmek için.
Peki seni asıl fakirleştiren şey nedir bunun farkında mısın?
Birinci bölümü toparlamak gerekirse, psikiyatri baştan aşağı bilim dışı bir bilimdir. Psikiyatriye ‘bilimsel’ diyebilecek dünyada tek bilim adamı yoktur. Bu yüzden her şey kabul üzerinedir. Bunların bir tanesinin içinde ‘kanun’ kelimesini bulamazsınız, hepsi ‘varsayım’dır. Tıbba, mühendisliğe, hukuka git kanunlar var. Gerek evrensel, gerek doğru, gerek yanlış farketmez. Psikiyatride kanun yok. Psikiyatri hala denemeye devam ediyor ilaçlarla. Acaba bu sefer olur mu…
O ilaçlardan sadece bir tanesini dersin ikinci kısmında anlatacağım. İnsan vücudunda yaptığı etkiyi anlatacağım. Bir psikiyatr bunu bildikten sonra bir insana bunu veriyorsa vahşidir.
Hayatın çok büyük zorlukları var diyenlere; ikinci bölümde beyan edeceğimiz üzere, korkularınızdır sizi gittikçe Hristiyan bir psikolojiye götürmüş olan. Çünkü siz Maslow’a göre yaşıyorsunuz. Onu tanımasanız da ona göre yaşıyorsunuz.
Özümüze tekrar dönmeye mecburuz. Dönmezsek Avrupalıya benzemeyiz. Biz iman sahibiyiz, düşmük mü kalkmamız çok zor olur. Avrupalı düşer, parasını verirsin ayağa kalkar, parasını alırsın çöker. O bir şekilde yürür ama sen kalkamazsın çünkü işin içinde manevi değerler var, bu başka bir şey.
Bizim dedelerimizle, anne ve babalarımız ile ilişkimizi çökerten, ayrıştıran bu sosyolojik anlayıştan vazgeçmeye mecburuz. Toplumun psikolojisi bir tecrübeye muhtaçtır, onlar anne ve babalarımızdır.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
Hakiki Mutluluk, Sadakat, Özgürlük, Hak

Hakiki Mutluluk

Önceden; insanların Müslümanlara karşı bakış açısının bozulduğunu ve bu algının kırılması için bizim bazı kavramları bilmemiz, anlamamız ve bu kavramları öyle kullanıp öyle yaşamamız gerekiyor demiştik.
Gelelim ilk kavramımıza.

Bu kavramlardan birincisini Fütuhat ‘Mutluluk‘ olarak seçmiş.

Neden?
Çünkü mutluluk kavramsal olarak bugün bütün dinlerin ve bütün insanlığın ortak kelimelerinden bir tanesi.
Ne diyor Hristiyanlar? “Biz dünyada mutluluk istiyoruz.”
Müslümanlar da “Biz Mutluluk istiyoruz.” diyor.
Ateistlere soruyorsunuz onlar da “Mutluluk üzere yaşam sürmeyi arzu ediyoruz.” diyorlar.
Bir kısım diyor ki “Biz Müslümanız, Müslüman olduğumuz için mutluyuz.”
Bir kısım diyor ki “İnsanız insan olduğumuz için mutluyuz.”
Bir kısmı da diyor ki “Biz ateistiz, bak Müslüman da değiliz ama gene mutluyuz.”
Bunlardan bir tanesi doğru yapıyor, diğerleri yanlış yapıyor.
Eğer kavramı doğru bir şekilde anlar ve ortak bir paydayı beyan edip delillendirebilirsek o zaman insanların büyük bir kısmının mutlu olmayıp; kendini mutlu zannettiğini ortaya koyabiliriz.
Ve o günde o insanlar mutlu zannetmekten hoşlandıklarını öğrendiklerinde gerçek mutluluğu aramaya başlayabilirler.
Yani şöyle tabir edelim, bugün bir ateiste soru soruyorsunuz, “Kardeşim sen Allah’a inanıyor musun?”
Haşa “Hayır.” diyor.
“Peygambere inanıyor musun?”
Haşa “Hayır.”
“Ölünce ne olacaksın?”
“Toprak olup gideceğim.” diyor.
“Kardeşim peki sen, böylesi sonu gelip de ardı olmayan bir hayat yaşarken huzurlu musun?”
Çocuk diyor ki, “Gayet huzurluyum.”
Müslüman bir amcaya dönüyorsun, namaz kılıyor orucunu tutuyor veya bunları yapmasa bile İslam dininin müntesibi. Ona soruyorsun diyorsun ki “Amca ölümden sonra hayat var mı?”
“Var evladım.” diyor.
“Kabirde bir hayat var mı?”
“Var evladım.”
“Bundan önce ne vardı?”
“Ruhlar alemindeydik evladım.”
“Peki amca Cennet Cehennem var mı?”
“Var evladım.”
“Peki amca sen huzurlu musun?”
O da “Huzurluyum.” diyor.
Şimdi huzurluluk kelimesinin içeriğini kavramsal olarak net bir ifade ile beyan edemezsek, o zaman kürsüde oturan adam şunu söylüyor; “Böyle bir huzur olamaz.” diyor mesela ateiste. Ateistte o zaman ona soru soruyor, “Peki huzur ne bakalım söyle hadi anlat?”
Cevap yok. 
Neden cevap yok? Çünkü İslam dünyası son 300 yıldır ilimde cehaletin de altına gitti. Bunun pek çok sebebi var bu ayrı bir konu. O noktaya gittiğimiz için, kavramları konuşmadığımız için karşıdan dünya gelip size diyor ki “Madem ki İslam’da huzur var diyorsun, ben ateistim bende huzurluyum nasıl olacak bu iş?”
‘Bana anlat bakalım huzuru’ dediği zaman ne yazık ki bu artık tebliğde bilinmesi gereken bir ayrı kavram ve fütuhatın da bir başka önemi.
Mutluluk geçmişte, yani bundan 100 yıl evvel kavramsal düzeyi bozulmaya başladığında -kavram bu değil, doğru kavramı en sonunda vereceğim- ilk bozuluş anı şöyleydi; insanlara diyorlardı ki “Eğer bir insanın güzel yaşamasına vesile olursanız bunun adı mutluluktur.”
Sonra bu süreç içerisinde gelişti gelişti gelişti şimdi de şunu söylüyorlar, “Eğer siz kendi hayatınızı güzel yaşarsanız mutlusunuzdur.”
“Peki o güzel yaşamak nedir?” diye sual ettiğinizde bugünün kavramsal dünyasının bize en net cevabı ‘zevk’tir. Yani hayatından, yediğinden, içtiğinden, gününden, gecenden ayrı ayrı zaman ve mekanlarda zevk alabiliyorsan güzel yaşıyorsun demektir. Güzel yaşıyorsan mutlu bir adamsın demektir.
Toplumsal açıdan ise şu cevabı ortaya koyuyarlar, diyorlar ki “Eğer bizim ülkemizde yaşayan insanlar gündelik hayatlarından zevk alırlarsa, güzel yaşayabiliyorlarsa bu ülke bir refah ülkesidir.”
Sonra o zevkin içini doldururken ne geliyor arkadan? Para, kadın, imkan, şan, şöhret geliyor… Bunlar varsa hayatta mutluluk vardır. O mutlulukların getirisi zevktir. Bu da insanoğlu için mutluluktur.
Dolayısıyla dünyanın ağa babaları da diyor ki “O yüzden bir ateistte mutlu olabilir, bir Müslüman’da mutlu olabilir, bir Hristiyan’da mutlu olabilir. Mutluluk insanlığın ortak bir kavramıdır.”
Ama şöyle bir gerçek var; insanlığın ortak kavramı olarak ortaya koyduğunuz mutluluk bugünkü gençlerin hedefi ise eğer, bu kavramın içeriği bu kadar boş olamaz.
Çünkü İslam dinine göre insanın yaratılışı da bir mutluluktan doğmuştur.
Nedir o?
İslam dinine göre Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın nurunun bütün alemlerde hazır ve nazır olması ve bilinmesi üzere Allahu Zülcelal’in bilinmesi; o ikisinin arasında var olan aşk üzere bina edilmiş. Bunun adı mutluluktur.
Bu yüzden Müslümanlar Peygamber Efendimize yapılan her türlü Salavat-ı Şerife’den dolayı mutlu olurlar.
Eğer mutluluk kavramını doğru anlayabilirsek ve doğru anlatabilirsek; “Mevlidi Şerife şirktir” diyenlere de vereceğimiz cevap onları da rahatlatabilecek çünkü kavramı yanlış algılıyorlar.
O günün bir gereklilikten doğmadığını, mutluluğun sonucu olduğunu İslam dünyası anlatamıyor.
İmam efendi kürsüye çıkıyor, aşağıda cemaatten biri diyor ki, “İmam efendi mevlidi şerif şirktir.”
İmam’da diyor ki “Hayır o gece Peygamber Efendimiz doğmuştur. O gece biz mevlid ile onu anarız.”
Adam da neden diye soruyor.
“Çünkü O alemlere rahmettir.”
Verilen cevaplar doğru ama siz kavramlar üzerinden hareket etseniz ve deseniz ki,
“Ey güzel kardeşim, senin annen hastalansa ve şifa bulsa mutlu olur musun? -Evet olurum.
Çocuğun doğsa mutlu olur musun? -Evet olurum.
-Evlendiğin gün mutlu olur musun? -Evet.
-Sen Peygamberini seviyor musun? -Evet.
-E o da bir mutluluk günü müdür? -Evet.
Peki mutluluk günlerinde ne yapılır? -Kutlama yapılır…”
Mesele bitiyor. Meseleyi bu şekilde ele alabilmeniz için şimdi söyleyeceğimiz mutluluk kavramını anlamanız gerekiyor.
Fütuhat mutluluğu şöyle tanımlıyor; sevilebilme duygusunu oluşturan her şey mutluluktur.
Çünkü bir insan sevilebilmek ister. Başkaları tarafından sevilebilmek insanda mutluluk halini oluşturur.
Ama bu sevilebilme halinin 2 tane ciheti vardır. Yani 2 yönü vardır.
Siz ya insanlar sizi sevsin diye hareket edersiniz ya da yaratıcı sizi sevsin diye hareket edersiniz.
Eğer insanlar sizi sevsin diye hareket ederseniz mutluluğunuz dünyevidir. İşte Hristiyanların da, Yahudilerin de, ateistlerin de “Ben mutluyum” demelerinin sebebi budur.
Müslüman’ın mutluluğu ise, hakiki bir Müslüman ise eğer o yaratıcının kendisini sevmesi için hareket eder. Orada da bir sevilme ihtiyacı var.
Bizler Rabbimizden ne istiyoruz? En özünde şunu istiyoruz; Ya Rabbi bizi sev diyoruz. Aslında bütün öz buraya çıkıyor.
Eğer Peygamber Efendimiz bizi severse Allahu Zülcelal’de bizi sever diyoruz. Şeyhimiz bizi severse veya Evliyaullah bizi severse bu silsileden gelen büyükler de sever ve en nihayet Allahu Zülcelal bizi sever. Aslında istediğimiz bu.
Bu istek bir sevgi ihtiyacı, sevilme ihtiyacı.
İnsanoğlu bu ihtiyaç ile doğar. Son nefese kadar bu ihtiyacı vardır.
Yaşlılar “Neden kapımı çalan kalmadı” derler? Çünkü sevilmeye ihtiyaçları var. Muhabbet o anda o yaşlarda sevilmenin göstergesi. Küçük yaşlarda oyuncak almaktır bu. 70 yaşlarında ise bir insan için 20-30 dakika o insanın hayat hikayesini 150. defa olsa aynı anısını dinlemektir.
Bunlar mutluluğun araçları. Ama yine özünde sevilebilmek var.
Öyleyse mutluluk esas itibari ile asli bir yaratıcının sevgisini kazanma uğrunda yapılıyorsa eğer bu mutluluk uhrevi ve alemleri kuşatmış olandır.
Eğer insanoğlu için yapılıyorsa ölüm anında kesinlikle ve kesinlikle bitecek olandır.
İnsanlar beni sevsin diye atılan her adımdan elde edilen her mutluluk bir nihayete sahiptir. Bitecektir.
Ama Allahu Zülcelal beni sevsin, O sevdiği zaman dünya beni sevmese umrumda olmaz diyen adam için mutluluk bütün alemleri kapsar. Öyle ki insanlar da onun menfaatsizliğine muhabbet duyarlar.
Bugünün genci mutluluğu aradığı yeri işte bu yüzden şimdi daha net kıstaslara göre belirleyebilir. Genç adama soruyorsun, “Mutlu musun?” -Hayır. 
“Neden?” -Param yok, arabam yok, işim yok. O yüzden mutsuzum.
Bende sana diyorum ki, mutluluk öyle bir kavramdır ki; ne para, ne araba, ne iş sana verilse yine mutlu olamayacaksın. Sende sevgi eksikliği var. Tasavvufi manada iman eksikliğidir. Ama bilimsel manada sevgi eksikliğidir.
Genç adam sen sevilebilme duygunu doyuramamışsın. İnsanların seni sevmesi için de işi, arabayı veya güncel hayatın ihtiyaçlarını araç edineceğini zannediyorsun. O araçlarla elde edilecek mutluluğun adı mutluluk değil.
Mutluluk ya bir yaratıcı olursa ancak uhrevi ve daimi oluyor.
İşte o uhrevi olduğu zaman da yokluk, fakirlik, sıkıntı veya her bela seni o mutluluktan alıkoymuyor.
Sahabei Kiram’ın hayatı baştan sona çile, baştan sona mutluluktur.
Şimdi bugünün dünyası için ise bu, büyük bir mazoşizm. Öyle ya, diyorlar ki “Demek ki bu adamlar acı çekmekten zevk alıyormuş.”
Neden? Hem savaş göreceksin, hem yurdundan olacaksın, hem malından, hem ülkenden, her şeyinden olacaksın ama hala mutlu olacaksın. Senin başındaki mihmandarın Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam sana diyecek ki “Ey Ashabım gülümsemek sadakadır.”
O hale göre bu gülümseme için mutluluk kavramının içini bomboş ettiğimiz anlaşılıyor çünkü mutluluk ne sevinç ile ne hüzün ile ölçüye konulmaz. Mutluluk insan için ya yaratıcıdan ya da insandan kendisine gelen bir enerjidir.
İnsanların sana sevgisi azalmışsa mutluluğun düşer.
Yaratıcının sana sevgisi azalmışsa o asli olan mutluluğunu kaybedersin.
Dolayısıyla Müslüman insanın mutsuzluğu işte bu yüzden mümkün değildir.
Bir adam hem Müslüman olup hem de mutsuzum dese ona söylenecek söz şudur, Ey kardeşim sen bu tarihe kadar, şu mutsuzum ben dediğin ana kadar insanların seni sevmesi için mücadele etmişsin. Hakiki olan mutluluk ise yaratıcının seni sevmesidir. Sen henüz yaratıcından habersiz bir İslam yaşıyorsun.
Gençlere bunu söyleyip bu duvara toslamalarını sağlamaya mecburuz. Çünkü gençler bir süre sonra diyorlar ki, “Ya biz dergaha gittik daha da mutsuz olduk. Kur’an okumaya başladık daha da mutsuz olduk. Namaz kılmadan evvel daha mutluyduk şimdi daha mutsuz olduk.” Arkadaş sizin anladığınız mutluluk mutluluk değil ki. Kavramınız yanlış. Sizin Ahmet dediğinizin aslı Ayşe. O kadar çarpıtmışsınız meseleyi. Sizin aradığınız şey başka, söylediğiniz şey başka. Siz Ankara’ya gitmek istiyorum derken uçağa atlayıp Amerika’ya doğru yol almışsınız. Dolayısıyla meselenin içi bu.

İkinci mesele sadakat meselesi.

Yine güncel manada Batı’da da, Doğu’da da, Kuzey ve Güney’de de oldukça tartışılan ikinci kavramımız. Geçmişte ‘sadakat’ bozulmaya başladığında ‘bağlılık’ anlamı yüklendi sadakate. Sınırsız bir bağlılık olarak. Ve dediler ki, “İnsanlar bu kadar sadakat ehli olmamalı, sorgulamaya başlamalı. Eğer sorgulamadan sadakat olursa, sonunda bedbaht bir son olur.”
-4 tane ana mesele var onları bitirip detaylandıracağım.-
Bu durum bir zaman sonra şimdi şu noktaya geldi; “Sadakat değil, mantıklı ortaklık yapalım. Mantıklı bir ilişkimiz olsun. Sadakat mantıksız bir şeydir, çünkü geçmişten beri gördüğümüz örnekler bir insanın bir başka insana sadakat ile bağlılığının mantıksız olaylara adım atmasına insanda sebep oluyor.” dediler.
Örneğin dediler ki, “Bir terörist var, bir de terörist başı var. O terörist ise bu terörist başına sadakat duyuyormuş. E bu adam terörist. Demek ki sadakat iyi bir şey değil. Bağlanmış çünkü. Aklını da satmış, mantığını da satmış bağlanmış.”
“İnsan bu durumda akıllı bir ölçümleme yapmalı, aklını kullanmalı.” dediler.
Toplum da bu tarz insanlara karşı dedi ki, “İnsanoğlu bu sadakati ancak yararlı olduğunda ve menfaati söz konusu olduğunda yerine getirebilmeli.”
Halbuki sadakat bunlardan hiç biri değil.
Sadakat; koşullarının yaratıcı tarafından belirlendiği birlikteliğin adıdır.
Eğer sadakat koşullarını insan belirlediyse; o koşullar menfaatlerin çeliştiği ve olayların birbirine girdiği yerde, evet yaşadığı toprağa da, bulunduğu ülkeye de bir zelalete sebep olabilir. Ama hakikat; eğer sadakatin koşulları yaratıcı tarafından belirlenmiş olan koşullar ise, oradaki koşulların getirmiş olduğu birlikteliğin adına sadakat denir. Oradan zulüm doğmaz. Oradan bedbaht bir sonuç doğmaz.
Yani insanlar eğer şeyhlerine, başlarında bulunanlara, iman ettiklerine, koşulları kendi elleriyle değil; Kur’an-ı Azimüşşan’ın ve Sünnet-i Seniyye’nin esasında belirlenmiş koşullar altında bağlılarsa bunun adı sadakattir. Diğeri zaten menfaattir.
Bir kaç defa anlatmıştık, İslam literatürü üzerinden gidiyoruz çünkü bu kavramlar en çok bizim topraklarımızda karmaşık hale getirildi. Zaten Avrupa ve Batı’da sadakat bitti. Dünya’nın diğer tarafında sadakat yok. Mantıklı ortaklık var; eğer sen benim için varsan, ben de senin için varım. Sen beni seversen, ben seni o zaman severim. Sen bana verirsen, ben sana o zaman veririm.
Bu da sadakat olmadığı için tamamen olayın dışında.
Dolayısıyla bizim İslam dünyasında geldiğimiz zaman bir insanın şeyhi olur, imam olur, önderi olur, ne olursa olsun; koşulları bu adam değil Kur’an-ı Azimüşşan ve Sünneti Seniyye’nin koşulları geçerliyse; sadakat burada hakikatini bulur.
Öyle ki bir adam eğer şeyhini ‘gavs’ olduğu için sevmiş, 50 sene de ona öyle olduğuna inanarak hizmet etmişse; onun hizmeti Allahu Zülcelal’e değildir, makamadır. Makamın sahibine değil, makamın kendisine.
Yarın öbür gün ona gelip onun gavs olmadığını söyleseler ertesi gün şeyhini terkedecektir. Zira derdi şeyhi değildir, makam-ı gavsiyyettir.
Bir gün Hazreti Pir kendi bulunmuş olduğu dergahtan çıkıp yola düşünce yine yürüdüğü sokak üzerinde bulunan bir Evliyaullah zat var, yanında da bir tane müridi var. Bir tane. Allahu Zülcelal’in her kuluna verdiği ayrı bir görev var. Hazreti Pir’e insanın ve cinlerin sultanül evliyalık görevi verilmiş, yürürken ardından binlerce insan yürümüş ve şu tarihe kadar milyonlarca insan ona bağlanmış böyle de gidiyor Elhamdulillah.
O zata da bir mürid vermiş Cenabı Hakk. Bir adamı adam et diye görev vermiş.
Tabi Hazreti Şeyh oradan geçtiği sırada herkez Hazreti Pir’e bakarken o mürid de kendi velisine hizmet etmek ile meşgul. Hazreti Şeyh geldi yanına bu müridin dedi ki, “Evladım bak ben buradan geçerken herkes dönüp dönüp bana baktı, bana selam etti. Sen neden dönüp bana bakmadın da bu zata baktın?”
“Efendim o şeyh benim şeyhimdir. Size hürmetimiz sonsuzdur. Siz bütün Evliyaullah’ın baş tacısınız ancak o benim şeyhimdir ben onun hizmetiyle görevliyim.”
Hazreti Pir dedi ki, “Ey evladım, ben sana dua edeyim; Cenabı Hakk sana büyük hayırlar nasip etsin.”
O mürit de dedi ki, “Efendim şeyhim varken, yanımdayken bunu benim sizden almam hak değildir, doğru değildir.”
Hazreti Şeyh bu durumu tabi imtihan için yapmıştı. Döndü ve “Rabbim şeyhine de çok şey versin, sana da çok şey versin.” deyince her ikisinde de büyük bir imkan hasıl oldu.
İşin esası; o çocuğun sadakati şeyhin bedeni cismine değildi, Rabbineydi. Rabbinin onun karşısına çıkarmış olduğu kul, ona baş tacı edilirken; o kisvelere kapılmamıştı.
Şuan dünyada ya da ülkemizde öyle şeyhler var ki o şeyhler bir gün bir hata etseler ve insanlar görseler ki şeyhlerinde bir günah var, ertesi gün terk ederler. Bunlar insan değil mi? Allahu Zülcelal’in bütün kullarının günah işleme kabiliyeti olduğu gibi, İslam akidesine göre günahsız kul yok Peygamberlerden başka. Şeyhlerini bile günahsız hale getirmişler. Bu iftira olmadı mı Rabbine karşı? Öyle oldu.
Çünkü sadakat teriminin içi bir başka şeyle dolduruldu. 

Üçüncü maddemiz; Özgürlük.

 Özgürlük kelimesinin içinden milyonlarca cümleler çıkartanlar geçmişinde ‘köle olmamak’ üzerine bir kavram geliştirdiler.

“Kimseye köle olmayın, özgür olun.” dediler.
Gelecek için özgürlük ise ‘istenilen her şeyi elde edebilme kabiliyetine kavuşmak’ olarak adlandırıldı.
Yani özgürlüğünü isteyen insanlar kölelikten kurtulduklarını zannetiler. Kurtuldular da. Ama günümüz çağında ‘istenilen her şeyi elde edebilme kabiliyeti’ olarak görüyorlar.
Bu noktada insanda gelişen ‘benlik’ toplumsal açıdan kabul görülebilmek ve pazarlanabilme kabiliyeti dairesine teslim edildi.
Halbuki özgürlük; sınırları belli olan, bazen başkasının da alanına girilebilir olduğu, ‘yarar’ ilkesine dayalı olan bir yaşam biçimidir. Sınırsız bir özgürlük yoktur. Sınırlar belirlenmiştir. Bu belirli olan sınırların dışına çıkmak mümkün değilken özgürlük hiç bir canlıya, maddeye ve manaya verilmemişken insan tarafından arzulanması şeytani bir taleptir.
Şimdi bunu doğru anlamamız lazım. Örneğin biz bu ülkede Allah korusun yarın bir şey olsa biz ne deriz? “Özgürlüğümüzü istiyoruz.”
Aslında kelime yanlış. 
Neden?
Özgürlüğümüzü istiyoruz demek değil ki o. Hakkımızı istiyoruz demektir o. Bu vatan bizim, bu toprak bizim; dolayısıyla bu bizim hakkımızdır diyerek hakkınızı istersiniz.
Özgürlük hiç bir canlının elinde değildir. Suyun su olmaktan başka bir şansı yok. Maymun’un maymun olmaktan başka bir şansı yok. Kuşlara uçma hakkı verilmiş, ben yüzmek istiyorum diyemez.
İnsana gelince şeytanın hilesine bak ki, o müthiş bir özgürlük ile size bir şeyler pompalıyor. Her şeyi yapmak istiyor. Her alanda kendi hür iradesini ortaya koymaya çalışıyor.
İrade maddeye tabi midir değil midir? Tabidir. Bu bardağın iradesi kendine verilmiş imkan dairesinin dışına çıkamaz. Benim bugün içime su koymasınlar katı bir cisim koysunlar diyemez; hacmi bellidir, iradesi hacmiyle belirlenmiştir.
Dolayısıyla insanoğlu için özgürlük söz konusu değildir. En garip olan ise bunu Müslümanların söylemesi.
Abdullah kelimesini ağzından düşürmeyen insanoğlu, köle olmayı Cenabı Hakk’tan niyaz eder ama bir başka yerden de der ki ben özgür olmak istiyorum.
Bu kavram insanlığa ait bir kavram değildir. Bu kavram Roma’lılar tarafından tanrısızlık ilkesinin meydana gelmesi için Paganizm tarafından uydurulmuş olan bir kelimedir. Özgürlük Müslüman’ın hakkı değildir, olma şansı da yoktur.
Hakkıdır desen zaten elde edemeyeceksin.
Özgürlük adı altında ne yazsan hepsi boştur veya hepsi bir başka anlama çıkar. Ama özgürlük kelimesi ile adlandırılmaya çalışılır. Özgürlük kelimesinin kökeni de gideceği yer de esasi itibariyle şeytanın ayak bağına bağlanmaktan başka bir anlama gelmez.
Tabi bu sözümüzü anlamaları bir 50-60 sene alacak. Sonra “Biz hakikaten bu kavramı yanlış anlamışız. Özgürlük insani bir şey değilmiş, kusura bakmayın” diyecekler.

HAK

Dördüncü madde; herkesin bahsettiği Hak kelimesi. “Bu benim hakkımdır, hakkım yendi.” diyoruz.
Peki hak nedir kavramsal olarak?
Geçmişte hak elde edilen demektir. Bir şeyi bir kabiliyet usulü ile elde edebilir olma haline hak denirdi.
Şimdi ise hak, insanın kendi eli ile oluşturduğu imkana deniyor.
Çocuklarımıza ne öğretiyorlar? “Kader senin elinde. Ellerinle imkanını kenden oluşturman lazım ki hak hasıl olsun.”
Peki bunun karşısında kavram böyle değiştirilince insana ne tayin edildi? Mücadeleci olma esası. “Mücadele edin, hakkınızı elde edin” beyanatı sunuldu.
Toplum da bu manada dedi ki “Biz seçiciyiz. Hakları seçeriz. Bu seçicilik ululüne göre hakları tayin ederiz. Tayin ettiğimiz yere göre sizler ya hakkın sahibi olur ya da olamazsınız.” dediler.
Ama esasta hak şudur; hak yaratıcının takdir ettiği, aktarıcının taksim ettiğidir. İnsanoğlu hak alanını belirleyebilme kabiliyetine sahip değildir. Hak alanını belirleyebilmeniz için sizin bir şeyin üzerinde sahibiyetiniz olması lazım. Ama bütün sahibiyetimiz emanetçilik üzerinedir. Elimizdeki her şeyin emanetçisiyiz.
Şimdi doğru anlayalım bu şu anlama gelmiyor; bizim elimizde bir bardak vardı, birisi geldi sahtekar bir şekilde bunu almaya çalıştı. Hakkımızı aldı götürdü. Ne yapalım ne edelim?..
Bu değil. Bu manaya gelmiyor.
Şu manaya geliyor; ‘bu bana emanet edilmiş olandır’ diyerek bunu korumak haktır. Ama senin kendinde olmayan bir başka şeye ‘bu da benim hakkım değil mi’ diyerek vereceğin her çaba, senin için şeriatin dışına çıkmana vesiledir.
Diyelim ve burada bitirelim.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
başak burcu, başak burcu aşk, başak burcu erkeği, başak burcu günlük, başak burcu hangi ay, başak burcu özellikleri, başak burcu özellikleri erkek, başak burcu tarihleri, başak burcu yorumu, başak burcu, başak burcu aşk, başak burcu günlük, başak burcu hangi ay, başak burcu insanı, başak burcu kadını, başak burcu özellikleri, başak burcu özellikleri kadın, başak burcu tarihleri, başak burcu yorumu

BAŞAK BURCU KADIN ÖZELLİKLERİ

BAŞAK BURCU HANIMLARININ TÜM ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM: Başak burcu hanımla­rının hayatları çok …

başak burcu, başak burcu aşk, başak burcu erkeği, başak burcu günlük, başak burcu hangi ay, başak burcu özellikleri, başak burcu özellikleri erkek, başak burcu tarihleri, başak burcu yorumu, başak burcu, başak burcu aşk, başak burcu günlük, başak burcu hangi ay, başak burcu insanı, başak burcu kadını, başak burcu özellikleri, başak burcu özellikleri kadın, başak burcu tarihleri, başak burcu yorumu

BAŞAK BURCU ERKEK ÖZELLİKLERİ

TÜM BAŞAK BURCU ERKEKLERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ YAŞAM VE GEÇİM: Geçimleri ve yaşamla­rı hep ferah olur. Kalpleri …

aslan burcu, aslan burcu aşk, aslan burcu erkeği, aslan burcu günlük, aslan burcu hangi ay, aslan burcu insanı, aslan burcu özellikleri, aslan burcu, aslan burcu aşk, aslan burcu günlük, aslan burcu hangi ay, aslan burcu kadını, aslan burcu özellikleri, aslan burcu özellikleri kadın, aslan burcu tarihleri, aslan burcu yorumu, aslan burcu özellikleri erkek, aslan burcu tarihleri, aslan burcu yorumu

ASLAN BURCU KADIN ÖZELLİKLERİ

ASLAN BURCU HANIMLARININ TÜMÜNÜN ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM: Aslan Burcu hanımları­nın yaşamları …