Etiket: psikiyatri

insan ümit ve korku

Psikiyatri – Ümit ve Korku

Anksiyete rahatsızlığında hastalara verilen ortak bir ilaç var. Bu ilacı kullanan kişiler bıraktıktan sonra yaklaşık 1-2 sene boyunca anksiyeteden kurtulmuş gibi görünür.
Ne zamana kadar?
Yeni ve daha büyük bir korku ile karşılaşıncaya kadar.

 

Bu ilaç fare zehirinden daha tehlikelidir.
(Bilimsel açıklamasını ilgili sohbeti açıp dinleyebilirsiniz 48:06’dan itibaren anlatıyor)

 

Hep beraber 1000 tane anksiyete hastasını seçelim. Psikiyatriste gitsinler, bu ilaçları kullansınlar ama bu insanları çok değil 8 sene takip edelim, 1000 kişiden 10 kişiyi geçemezsiniz.
Bu 10 tanesine ne oldu, onların işine yaradı mı?
Hayır yaramadı; bu 10 tanesi hayatında yeni bir korku ile artık karşılaşmaz bir hale gelmiş olabilir.

 

İlacın prospektüsünde yazan ifade şu; “Yanlış dozda ve doktor tavsiyesi haricinde kullanılması halinde anksiyeteye sebep verebilir” yazıyor.

 

Dünyada bana başka bir ilaç söyleyin ki tedavi ettiği şeyi çok kullanırsan aynı hastalığa bir daha yakalanabileceğini söylesin…

 

Psikiyatri bilimsel olarak bilim dışı bir lanettir. Bilimsel olarak bilimin dışındadır.

 

Çünkü ortaya koymuş olduğu ilaç ve bu ilaçların etkileri ile bilimsel olarak kanıtlayabiliyoruz ki ne kurguladığı temel doğrudur ne de uyguladığı tedavi doğrudur.

İnsan psikolojisi çok basit çalışır.

Psikiyatristlerin işin içinden çıkamamasına sebebiyet veren şey; sosyolojik hayatın, dinin, çevre faktörlerinin, ailenin vs insan hayatında oluşturduğu baskıyı çözümleme üzerine gittiği içindir.

 

Halbuki insan onların da ifade ettiği gibi, bireysel hareket eden bir canlıdır. Evet toplum içinde yaşar, toplumun argümanlarına yaşar, hukukun getirdiği kısıtlayıcı meseleleri göre hareket eder ama en nihayet bir meselemiz var bizim; Her insanın inandığı herhangi bir şey vardır. Herhangi bir şey karşısında insanoğlu bir işlem yapmaktadır. Yani okulu kazanmak istiyorsan çalışmak zorundasın. Bu işlemi yaparken seni 2 tane odak ya harekete geçirir ya da hareketten engeller.
Nedir o?
Ya siz bu şeyden korkuyorsunuzdur, ya da bu şeyi ümit ediyorsunuzdur.

 

Ümitlerimizin niteliği vardır, korkularımızın ise etkinliği vardır.

 

Yani korktuğumuz şey bizim hayatımızda ne kadar etkin, ne kadar etkileyebilecek.
Ümit ettiğimiz şey ise, bize hayatımızda ne verebilecek.

 

Korkuların etkinliği 2 bölüme ayrılır;
Tam bu işlem sırasında karar mekanizmasına gitmeden önce insan ya korktuğu şeyden uzaklaşmaya ya da korktuğu şeye yaklaşıp savaşmaya karar verecektir.

 

İnsanoğlunda korku ve ümit yaratılışta verilmiş kimyasal bir gerçektir ve bir denge gerektirir.

 

Daima ümitvar olmak manik bir durumdur, daima korku sahibi olmak depresif bir durumdur.

Yani depresyon diye bir hastalık yoktur.
Depresyon bir duygu durumudur.

Eğer korkularınız ağır basarsa depresif hayat biçimine geçersiniz. Korkusu fazla olan insanın korkusunu alamazsınız. Ona yeni ümitler bağlamanız, yeni hedefler bağlamanız lazım.

 

Ümitleriniz şaha kalkarsa bu durumda da manik bir hale gelirsiniz. Bu tip insanlar nitelikler ile yaşamaktadır ve gün gelecek yaşayacağı başka bir fonksiyon ile hayatı altüst olabilir çünkü dengesiz bir halde.

 

Bir insanda korku ve ümit terazisinin bozulması insan psikolojisinin bozulduğu anlamına gelir.

 

İnsanın duygu dünyası bir dengeye muhtaçtır. Biz buna Sırat-ı Mustakim diyoruz İslam dininde.

 

Bugün psikiyatriye göre “Eğer adam kendisini iyi hissediyorsa o zaman psikolojik olarak iyidir” derler.
İyi ama adamın dengesi bozulmuş, yarın bu denge bozulduğunda ve korku tavan yaptığında işte o gün panik atak yaşayacak.

 

Adı panik atak halbuki korku atağı. Bütün panik ataklar korku ataklarıdır.

 

Korkular ağır bastığı zaman; hormonlar, iç organlar, mide, bağırsak enformasyonu bozulur vs
Ümit fonksiyonları bozulduğu zaman; cinsellik, düşünme biçimi, deri, saç ve egzotermik yapıları bozulur vs

 

Korkuların sebebi ümitlerin azalmasıdır. İnsanlara bir başka insanı sevmeyi öğretmeden onu korkularından alıkoyma şansınız yoktur. Eğer insan bir başka insana hizmet ediyorsa, onun derdini yüklenebiliyorsa, onun korkularından azad etmek için mücadele verebiliyorsa; kendisi ümitvar olur. Ümitvar olursa korku tekrar dengeye gelir ve korkularından sıyrılır.

 

Fakat verdiğiniz ümit sahte bir ümit ise eğer; onun tekrardan korku patolojisine dönmesi eskisinin iki katı olur, dikkat edin.

 

Sevilmeme korkusu, üniversiteyi kazanamama korkusu vesair gibi durumlardan kurtulmak için bir tek şeye ihtiyacınız var; ümide. Yani karşına gerçek bir hedef koymaya mecbursun. Eğer karşına gerçek bir hedef koyamaz ve gerçek bir ümit vaadedemezseniz, o da bu ümit uğrunda çalışmaya başlamaz ise korkularından kurtulma şansı yoktur.

 

Köpek ile gezmek psikolojik bir rahatsızlığın temel belirtisidir.  Çiftliklerde bakanlardan bahsetmiyorum. Köpeğe tasma takıp gece onunla yatıp gündüz onunla uyanan insan aşk patolojisine düşmüştür. Bir şeylerin ona bağlanmasını istemektedir. Onu evlendir yarın köpeği gözü görmez çünkü psikolojik bir rahatsızlık.

 

Zengin bir adam eğer ümidi fazla ise ve son noktasında ise, ona yeni korkularını öğretmek gerekir. Yüksek fiyattan sakat veya hastalıklı bir hayvan satın alacak. Adam zengin olduğu için fazla para vermeden sahiplenmez kolay kolay. Daha sonra o hastalıklı hayvan ile bir bağ oluşturacak ve onu kaybetmekten korkacak. Bu korku onu normale getirir.

 

Bir çocukta korku varsa ona yeni bir hedef verin. Günlük bir iş olabilir. 3-5 güne düzelir. Çocukta 7 günü geçmez korkular. 7 günü geçiyorsa cinni bir durum olabilir Allah korusun.

 

Baktın çocuk çok cesur, haşere bir çocuk. Ne lazım bu çocuğa? Korku lazım. Yolda giderken bir yere saklanırsın, an gelir sokakta babasını, annesini kaybedebileceğini 5 saniye yaşatırsın ona. Bitti.

 

Psikiyatrinin maksimum 10 sene ömrü var. Bundan sonra daha da psikiyatrist yetiştiremez bu dünya, yetişse de bir işe yaramayacak.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
toplumsal çöküş

Psikiyatri – Toplumsal Çöküşe Doğru

Psikiyatrinin temeli topyekun yanlış olduğu için psikoloji bilimini yeniden ifade etmeye mecburuz.
Hakikat ve bilimsel olarak Hazreti Adem’den bu yana insanlar iki ayrı bölümde incelenir.
Psikiyatrinin ortaya koyduğu farmakolojik etkenler, insanlara uyguladıkları telkin metodları baştan aşağı yanlış olması sebebiyle bundan bütün dünyadaki insanlar zarar görmektedir.
Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’ın varlığı, onun dünyadaki yaşantısı; atesitinden evrimcisine kadar herkes tarafından kabul edilmiş bir gerçek var, böyle bir zat geldi ve dünya tarihini değiştirdi. Onun ortaya koymuş olduğu değerlere bugün dünya çapında inanan 1-1,5 milyarlık bir kitle var. Bunun karşısında, bizlere göre muharref olmuş, kendilerine göre muharref olmadığını iddia ettikleri ciddi bir Hristiyan nüfusu var. Bunların ikisini üst üste koyduğumuzda dünyanın yaklaşık %65-70’i yapıyor.
Dolayısıyla geri kalan dinler vs derken dünyanın tamamına baksak bu dünyanın sosyolojik enformasyonunu, duygu dünyasını etkileyenler; dinlerdir. Sosyolojiyi etkileyen, siyaseti etkileyen ve mikro çapa düştüğümüzde insan psikolojisinde ana etken unsur insanların düşünce babıdır.
Yeryüzünde bir insanın Peygamberliğini reddeden zalimler dahi o Peygamberlerin yapmış olduklarını taklit etmişlerdir. Tarih boyunca bu iş böyledir. Yani bir Peygamberin Peygamberliğini reddedenler dahi, Peygamberliğin varlığına ve vahyine delil ettirecek bir hayat sürmüşler. Yani sen hem bir zatı reddediyorsun, hem de reddettiğin zatla yarışa giriyorsan bu kabul ettiğinin açık bir göstergesidir.
Psikiyatri kuramını ortaya koymuş olan Freud’dan önce pek çok adam olmuştur. Peki en çok Freud’unki tutmuştur, neden? Yani tarih boyunca psikoloji üzerine Freud’dan daha ala cümle söyleyenler yok muydu? Vardı ama Freud bütün dünyada daha çok ses getirdi çünkü o, birebir bir başka şeyi kopya ederken kopya ettiği şeyin üstünü örtmeyi iyi becermişti ve bu becerileri kapsamında ortaya yeni değerlerle bir anlayış, bir felsefe koymuştu.
Psikiyatrinin bu felsefesini, yani Freud’un bakış açısı ile, bilinçaltı meselesine bakış açısı ile, insanın çocukluğundan ve cinsel hayatının fantazik düşlerinden ortaya konmuş olan psikanalitik yapıya tam olarak ne olduğunu kavrayamazsak ve ifşa edemezsek psikiyatrinin çökmüş olduğunu beyan edemeyiz.
Freud’un hayatında atlanmış bir mesele vardır. O kendi devrinde şöyle bir sıkıntı yaşamıştı, meşhur bursunu alıp tıbbiyede okumaya başlamadan evvel, kendi yaşadığı dönem ile ilgili ortaya koymuş olduğu en büyük bela; Hristiyanların Yahudilere ilişkin sürekli olarak aşağılama çabasını bir türlü kavrayamıyordu.
Her seferinde şöyle düşünüyordu; “Ben bir insanım, bu topraklarda bir Yahudi olarak meydana gelmem çevremdeki Hristiyanların bana karşı düşmanlık beslemesine neden sebebiyet veriyor?”
En nihayet Freud şuraya gelmişti; “Öyleyse karşımdaki insanların psikolojisini etkileyen dini faktörler, yani hayata bakış açısı ve sonra bu bakış açısının çocukluktan veriliyor olması, sonra bu öğrendiği her ne ise, Hristiyanlık vs farketmez, bu inandığı değerler uğrunda hareket ederken önüne çıkan engeller onun hayatında ya hırçınlığa, ya da bir şeye sahip çıkmaya, ya sahiplenerek ona doğru koşmaya, yahut hırçınlık ederek ona doğru savaşmaya mecbur etmektedir.”
Hayvanlar ile insanların ortak özelliklerinden yola çıkarak, insanları hayvanlara benzetir ve bir üçlemin içerisine düştüklerini varsayar ve bu üçlemi bugüne kadar iyi örtmeyi becermiştir.
Bu üçlü meseleyi iyice anlayalım nedir ne değildir.
Bugünkü psikiyatri bilimi; dini, ruhu, imanı reddetse bile ortaya koymuş olduğu değerleri tamamen ve tamamen dini faktörler üzerine kurmuştur. Çünkü Freud gençliği boyunca ne çektiyse, o yaşamış olduğu çağın yobaz, yani Yahudi kabul etmez Hristiyanlarından çekmişti.
İnsan yaptığı mesleğin kökenini bilmezse, sadece onun uygulayıcısı olur. Eğer bir meslekte erbab olmak istiyorsa bir adam, yaptığı mesleğin tarihini dibine kadar bilmeye mecburdur.
“Hocam ben doktor olacağım, tarih bilsem ne olur bilmesem ne olur…”
Geçmişte var olanı bilmeyen bir adam geleceğe ait hiç bir yeni söz söyleyemez. Çünkü kendisinden önce yaşanmış olan tarih, tecrübelerle doludur ve sen o tecrübeleri öğrenmek için ömür sarf etmene gerek yok. Yaşanmış tecrübeleri iyi analiz edebilirsen, Allah da sana imkan nasip ederse, bu imkanlar dahilinde yürür gidersin.
Dolayısıyla Freud’un en başta incelediği din olmuştur.
Bugün Freud hakkında yapılmış olan belgesellere bakarsanız eğer, bütün profesörlerin ortak bir sözü var Freud hakkında; “Tarih boyunca en az psikiyatri okumuş adam” derler.
Freud zamanını psikoloji okumaya harcamamıştır. Zamanını insanlık tarihini okumaya adamıştır. Dönemin Darwin’inden oldukça etkilenmiştir. Hristiyanların Yahudilere karşı gütmüş oldukları bakış açısından ve onlara karşı duymuş oldukları nefretten oldukça etkilenmiştir. Ve insanlığı bu hale getiren dini inancı da doğal olarak psikiyatrinin temelinde bir problem olarak gördüğü için insanı 3 parçada görmüştür.
Şimdi birazdan bu 3 parçayı okuduktan sonra aklınıza neyin geldiğini göreceksiniz.
Freud’a göre insan bir şeye karar verirken 3 ana unsurdan etkilenir. Bu etkileşim ile karar verir. Bu kararlar sonucunda bir hayat yaşar. Vardığı sonuçlardan mutluluk ve haz almaya devam ediyorsa ruhsallığı yerindedir. Hayır mutluluk almıyor ise, haz almıyor ise bu 3 unsurun çelişkisinden dolayı insanda anksiyeteye, depresyon, manik fonksiyonlar ile panik atak veya şizofreni başlayabilir.
Peki bu 3 parçayı nasıl tamamlamış?
Freud’a göre en temelde “id” dediğimiz, yani insanın kendi benliği var. Onu da şöyle açıklamış; “insanın kendi doğumundan gelen, ilkel arzularıdır.” Açlık, su, dışkılamak, cinsellik, ısınmak vesaire. Yani temel ihtiyaçlarını, onları kazanmak için verdiği mücadelede insanı yönlendiren şey id’dir. ve bu öyle hırçındır ki, bunu elde etmek için her şeyi yapar, her şeyi paramparça eder ve her şeyi alma uğrunda çaba sarf eder. Ancak o bu çabayı sarf ederken araya “ego” girer. Ego ise çevresel faktörlere göre karşılık, yani bir şeyi yemek istediğinde parası yoksa bunu onu çalmaya götüren ‘id’e karşılık, “Dur! Polis karşına çıkabilir, seni tutuklayabilir” diyen egodur. Dolayısıyla “ego id’den sonra gelişen bir yapıdır ve bebeğin 6. ayından itibaren gelişir, bu bilinci ve gerçekliği temsil etmektedir” diyor. 3. maddeye ise der ki; “Bu iki fonksiyon da yetmez insanın karar vermesine. Bir de ‘süper ego’ var. O da ‘id’ ve ‘ego’dan oluşur, yani bunlar sırayla oluşur. Çocuk konuşmayı ve kültürü öğrenmeye başladıkça büyüme aşamalarının her birinde kültürel etkiyi, yani çevresinde annesinin babasının ona öğretmiş olduğu kültürel değerleri, babanın dilini, normları, sembolleri, kuralları alır bunları içselleştirir ve bu artık onun vicdani yapısıdır. Yani ‘id’ ve ‘ego’ çalışmadığında ‘süper ego’ onu korumakta yahut korumaktan geri çekilmektedir” diyor.
Dikkat ediniz ‘id’in bütün tanımlarını insan üzerine yapmıştır. Yani demiştir ki insan çırılçıplak bırakıldığında günahkar bir varlıktır en temelde. Ama onu bu günahlardan alıkoyan bir çevre vardır; ego. Sonra bu insanın çevre fonksiyonlarının da bir üstünde ana kurallar diye kısaca beyan edebileceğimiz bir yapısı vardır diyor.
Şimdi tarihte bir pencere açalım. Hristiyanlık terminolojisinde üçlü teslis(üçlü birlik) inanına bakalım. Oğul-kutsal ruh-baba.
Şimdi size Hristiyan fıkhına göre bunları anlatacağım, bakalım biraz evvel anlattıklarımız ile ne kadar örtüşüyor.
Oğul dediğimiz şey Hristiyanlık terminolojisine göre Hazreti İsa. (Haşa) Hazreti Allah’ın oğlu olduğu iddia edilen, bütün Hristiyanlar için günahın bedelini ödemiş olan, yeryüzündeki bütün Hristiyanlar için kendi vücudundan vazgeçmiş olan günahkar insandır.
Kutsal ruh ise, oğulun başı dara düştüğünde, yani ona saldırıya geçildiğinde Yahudiler onun üzerine geldiğinde, tabiri caiz ise “Ya arkadaş ne yapacağım ben şimdi” dediğinde çevresinde yokken bir anda beliren, araya giren ve bu günahkar çocuğa ket vuran çevresinden gelen bir şeydir.
Baba nedir peki? Baba ise ana kuralları koymuş olan ve oğlu ile ilişkiye geçmiş olan yaratıcıdır.
Şimdi sual; üçlü teslis inancı ile tamamen bilimsel olarak Freud’un bakışı arasında fark var mı?
Zerre kadar fark yoktur. Çünkü Freud tarih boyunca şuna inanmıştır; eğer bir insan oğul-kutsal ruh-baba üçleminde üçlü teslis inancına göre yaşarsa, bu yaşamış olduğu hayatın içerisinde çevresine o kadar zararlı, mutlu ya da mutsuzdur.
Aslında Freud çevresindeki ve Avrupa gibi ekseriyeti Hristiyan olan bir toplumun içerisinde onların geçirmiş olduğu rönesans gibi, papalığın zulümleri gibi zulümleri de irdeleyerek, üzerine de insanlık tarihini koyarak üçlü teslis inancının insanı ne hale soktuğunu da beyan eder. Beyan ederken bir yandan da insanı bu hale sokan şeyden onları kendisinin oradan kurtaramayacağını bilir.
Neden kurtaramayacak? Yani madem Freud üçlü teslis inancının yanlışını görmüştü, onu böyle ifade etmişti ve gizlemişti, peki onları o beladan kurtarmak yerine neden tutup da onların hastalıklı olduğunu teşhis ederek tedaviye gitmişti?
Çünkü bir Yahudiye göre hiç kimse sonradan Yahudi olamaz. Yahudiliğin temel bir problemidir bu. Ne yaparsan yap bir Yahudi olamazsın. Ancak annen Yahudi olursa sende olabilirsin.
Dolayısıyla Freud insanları tutup da “Ya arkadaş, siz inandığınız üçlü teslis inancı sonucunda gelmiş olduğunuz id-ego-süper ego üçleminde düştüğünüz hayatın içerisinde psikolojik rahatsızlıktasınız, vazgeçin bu halden” dese; adama diyecekler ki “Yahudi olalım…” e olamazsın, çıkmaz sokak.
Bir Yahudiye göre Yahudi olmayanların tamamının nefsi hayvanidir. Bu bizde yanlış bir ibare olarak İsrailiyattan girdi dediler ki, “İnsanın ruhu hayvan gibidir” bu ifade yanlış. İnsanın ruhu Nefhai İlahi’dir. Hazreti Allah’tan bir emanettir. Mümin, kafir herkeste aynıdır. Ancak Ehli İmana verilmiş bir de iman vardır, o bambaşka bir şey.
Bir Yahudiye göre, bir Yahudi’nin ruhu ile Yahudi olmayan adamın ruhu aynı olamaz, çünkü onlar üstün olduklarını zannediyorlar. Dolayısıyla Freud bu kıskacın da içine düşmemek adına insanlara koymuş olduğu id-ego-süper ego bağlamında ortaya koyduğu çelişkilerle hastalarını yan yana getirdiğinde birebir ilişki görmüştür çünkü karşısındaki adamlar Hristiyandır.
Evet bir Hristiyan en temelde inanmış olduğu üçlü teslis inancı doğrultusunda id-ego-süper egoya göre hareket edebilir. Ama bu hareketin nihayetinde teşhis doğru gibi görülse bile buradan yola çıkarak tedavi doğru olamayacağı için, bu sefer onun arkasından gelenler id-ego-süper egodan yola çıkarak Maslow’un Hiyerarşisi’ni ortaya koymuşlardır;
Maslow, Freud’un ortaya koymuş olduğu bu değerleri insanların ihtiyaç duyduğu değerlere karşılık getirerek, insanın hayvani yaşam şekline bürünmesi için bir mücadele vermiştir ve demiştir ki; “İnsan önce maddi gereksinimlerini, başta fiziksel ihtiyaçlarını, buna bağlı olarak güvenlik ihtiyaçlarını, sonra sosyal ihtiyaçlarını ve sonrada en son manevi ihtiyaçlarını karşılamaktan mükellefir.” Çünkü yeni Amerika kurulurken ancak böyle bir anlayış insanları ayakta ve diri tutabilirdi.
Maslow’un söylemiş olduğu değerler şuydu; “Önce yemek yemelisin, su içmelisin, cinsel ilişkiye girmelisin, giyinmelisin, uyumalısın vesaire, bunları yaparken güvenliğini almalısın. Bunları sağladıktan sonra sosyal ihtiyaç olarak bir gruba ait olmalısın.” Yani saygınlık mücadelesini, sevme ve sevilme, yardımseverlik, şefkat gibi unsurları da buraya katmıştır. “Bunları da eline geçirdikten sonra, birileri seni sevdikten sonra, elindeki değerlerle, özgüven ve başarı tanımı ile sen artık kendin olmaya, toplumda saygınlık edinmeye başlarsın.”
Bu topraklarda ve dünyanın her yerinde ne dediler? “Eğer Maslow Hiyerarşisine göre bir insan etrafı tarafından saygınlık elde edemiyorsa, psikolojik olarak kendisini tamamlayamamış adamdır” dediler.
“Bir insan nasıl saygın olabilir” diye sordular; “Doçent olmalıdır, profesör olmalıdır, muhtar olmalıdır, kaymakam olmalıdır…. Ne olursa olsun bir yerlerde bir söz sahibi olmalıdır…” dediler.
Halbuki insan, hayatı boyunca söz sahibi olan adamların yaşadığı hayata bir baksa çoğu zaman söz sahibi olmaktan vaz geçecektir. Çünkü toplumun önderleri zannedildiği gibi toplumun keyfini süren insanlar değillerdir. Toplumda en az uyuyan, en çok çalışan, en çok düşmana sahip; yani bu adamlar sevildiği kadar düşmanları da yok mu? Can korkusu meydana geliyor. Hayatını elinden almayı kendisine iş edinmiş katiller piyasada gezerken bu adam sadece saygın olabilme uğrunda burada olamaz. Mesela Amerikan başkanı da olmak istemez bir adam. Çünkü normal şartlarda, o para ile, o yaşam biçimi ile başkan olmadan da o hayatı sürdürebilecek iken gidip o hayatı seçiyor olmaları psikolojik olarak saygınlık ile ifade edilemez.
Psikiyatrinin ortaya koyduğu değerler ile, “Çocuk üniversiteyi kazanamaz ise saygın bir adam olamaz, toplumda söz sahibi olamaz” dediler ve bugün önümüze gelen gençlerin %80’i depresyonda.
Sebep?
“Üniversiteyi kazanamadım.”
Peki kazanamadın da ne oldu?
“Artık toplum beni dinlemeyecek ki” kendi altyapısında böyle bir düşünce oluşuyor. Çünkü kuzeni doktor olmuştur, yeğeni avukat olmuştur, kendisi üniversiteyi kazanamamıştır.
Halbuki yetenekleri köreltmeye dönük bir dünyada yaşarken, bundan 15 sene sonra marangozlar doktorların 20 misli para kazanacaklar. Demir ustaları bir profesörden daha iyi arabalara binecekler. Eğer hayata bakış açınız para ise kusura bakmayın yanlış yolda ilerliyorsunuz. Bir adam para sahibi olmak için üniversite okuyorsa, 10 sene sonra görüşelim; marangoz mu daha çok para kazanacak üniversite mezunu mu.
Toplumu Maslow düzeneğine göre oluşturduğunuz için, böyle beklentiniz olduğu için, bu beklentiye ulaşamayan gençlerde ne oldu? Doğal olarak psikolojilerinin bozulduğunu söylediler.
Bugünkü psikiyatrı hayvanlara göre bakıyor insana. Bir psikiyatriste göre insan, gelişmiş bir hayvandır. Asla bu kuraldan çıkamazlar. Çünkü 1900-40’lı yıllarda yapılan bütün deneyleri köpek ve maymunlar üzerinde yapmadılar mı?
Bir insan bireyselleşemez. İnsan değerlere inanmış olan cemiyet yada cemaat ne dersen de; istersen kahve arkadaşı de, insanlar buna göre yaşarlar.
Bu psikiyatristler bize ne yaptılar?
Siz zannediyorsunuz ki psikiyatriste gitmezseniz bu beladan kurtulursunuz… Kurtulamayız.
Bu psikiyatristler bizlere bir sosyolojik hayat dayattılar. O sosyolojik hayat baştan beri anlattığım şeyin özeti mahiyetindedir.
Bize dediler ki; “Kendini gerçekleştirmek istiyorsan, yaşamak için ve saygın olmak istiyorsan paran olacak.”
Para kazanmak için ne lazımmış?
Üniversite mezunu olman lazımmış.
Herkes bir birey midir?
Evet.
Öyleyse kadını ile erkeği ile cümbür cemaat hep beraber çalışacağız dediler.
Şu anda kızlarımız ve erkeklerimiz çalışıyorlar mı? Çalışıyor.
Arada çocuk oluyor mu? Oluyor. Bunlara kim bakıyor? Anneanne babaanne.
Toplumsal bir çöküşe gidiyoruz.
Hiç bir kimse çocuğu annesinden daha iyi bakıp büyütemez kusura bakmayın. Çünkü herkes nereden çıktıysa, hangi tohumdan geldiyse oradan bekler gelecek olanı. Yani madem hayvanlara, bitkilere bakıyorsunuz, deneyler yapıyorsunuz; aynı evrimsel metodolojiyi burada da uygulasana… Bir anne köpeğin yavrularını gidip bir başka köpeğe verdiğini gördün mü? Kendi dalından çıkan bir armutu, başka bir ağaca gönderen bir ağaç gördün mü? Madem evrimsel bakıyoruz hayata?
Ama ortaya şunu koyup dediniz ki; “Kendi adımıza toplumda saygın olmamız için çok çalışmamız lazım.”
Yakın dönemde yavaş yavaş anlaşıldı, yeni anne olmuş olan insanlara haftada 1 gün izin verelim diyorlar. 10 sene sonra ‘kadınlar çalışmasın’ diye devletler maaş verecek, bunu bir yere yazın. Çünkü böyle gitmeyeceğinin farkına varacaklar.
Annaanne, babaanne candır ciğerdir ama evladı yetiştirecek olan annedir. Bunu ne ile yaptık biz? Korkularımız ile. “Hanım çalışmazsa biz aç kalırız” korkusu.
Ekonomiye katkısı olmayacak mı bu kadınların, çalışmasınlar mı?
Ekonomiye katkı aklı başında, bilinçli, hayata doğru bakabilen insanlarla olmaz mı? Sizin yaptığınız kreş çocukları ne hale gelecek peki? Batı’nın ergen psikozuyla, annesine dahi bir başka kafa ile bakan Freud’un bakış açısıyla çocuklar yetiştiriyoruz.
10 sene sonra bu çocukların daha da aptallaştığını ve yeni bir şey ortaya koyamadığını göreceksiniz. Çünkü Doğu’nun yaşam biçimi başka, Batı’nın bambaşkadır.
Batı bunu gördüğü için dedi ki tek çocuk. İki taneyi karşılayabilecek bir durum yok ortada.
Eğer bir insanı tek çocuk bırakırsanız evinde, bu çocukta yine toplum için bir başka sıkıntıyı doğurur çünkü herkes paydaşıyla büyür. Çocuğu en iyi eğiten şey, ondan sonra gelen kardeşi için üzerine aldığı sorumluluktur.
Bir insan ancak bir başka insana hizmet ederse adam olabilir. Çocuk için de bu adam kendi kardeşidir.
Bugün gençlere tarihte yaşamış büyük insanların biyografilerini okuyun diyorlar. Neden? Adamın dedesi ile ilişkisini kestin de ondan. Dedelerimizdeki tecrübeleri koyduk bir kenara, artık üniversite mezunuyuz ya köylü gözüyle baktık onlara, onun yerine gittik zengin adamların biyografilerini okuduk. Ne için? Daha da zengin olabilmek için.
Peki seni asıl fakirleştiren şey nedir bunun farkında mısın?
Birinci bölümü toparlamak gerekirse, psikiyatri baştan aşağı bilim dışı bir bilimdir. Psikiyatriye ‘bilimsel’ diyebilecek dünyada tek bilim adamı yoktur. Bu yüzden her şey kabul üzerinedir. Bunların bir tanesinin içinde ‘kanun’ kelimesini bulamazsınız, hepsi ‘varsayım’dır. Tıbba, mühendisliğe, hukuka git kanunlar var. Gerek evrensel, gerek doğru, gerek yanlış farketmez. Psikiyatride kanun yok. Psikiyatri hala denemeye devam ediyor ilaçlarla. Acaba bu sefer olur mu…
O ilaçlardan sadece bir tanesini dersin ikinci kısmında anlatacağım. İnsan vücudunda yaptığı etkiyi anlatacağım. Bir psikiyatr bunu bildikten sonra bir insana bunu veriyorsa vahşidir.
Hayatın çok büyük zorlukları var diyenlere; ikinci bölümde beyan edeceğimiz üzere, korkularınızdır sizi gittikçe Hristiyan bir psikolojiye götürmüş olan. Çünkü siz Maslow’a göre yaşıyorsunuz. Onu tanımasanız da ona göre yaşıyorsunuz.
Özümüze tekrar dönmeye mecburuz. Dönmezsek Avrupalıya benzemeyiz. Biz iman sahibiyiz, düşmük mü kalkmamız çok zor olur. Avrupalı düşer, parasını verirsin ayağa kalkar, parasını alırsın çöker. O bir şekilde yürür ama sen kalkamazsın çünkü işin içinde manevi değerler var, bu başka bir şey.
Bizim dedelerimizle, anne ve babalarımız ile ilişkimizi çökerten, ayrıştıran bu sosyolojik anlayıştan vazgeçmeye mecburuz. Toplumun psikolojisi bir tecrübeye muhtaçtır, onlar anne ve babalarımızdır.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
evangelist mealcilik

Evangelism ve Mealcilik akımı

Evanjelistler ile mealcilik akımının tıpatıp benzerliğini okuyacağınız bu yazı Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi’nin …

yay burcu, yay burcu aşk, yay burcu erkeği, yay burcu günlük, yay burcu hangi ay, yay burcu özellikleri, yay burcu özellikleri erkek, yay burcu tarihleri, yay burcu yorumu, yay burcu, yay burcu aşk, yay burcu günlük, yay burcu hangi ay, yay burcu kadını, yay burcu özellikleri, yay burcu özellikleri kadın, yay burcu tarihleri, yay burcu yorumu

YAY BURCU ERKEK ÖZELLİKLERİ

YAY BURCU ERKEKLERİNİN TÜM ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM: Yay burcunun erkekle­ri yaşantıları ve geçim endeksleri …

oğlak burcu, oğlak burcu aşk, oğlak burcu günlük, oğlak burcu hangi ay, oğlak burcu kadını, oğlak burcu özellikleri, oğlak burcu özellikleri kadın, oğlak burcu tarihleri, oğlak burcu yorumu, oğlak burcu, oğlak burcu aşk, oğlak burcu erkeği, oğlak burcu günlük, oğlak burcu hangi ay, oğlak burcu özellikleri, oğlak burcu özellikleri erkek, oğlak burcu tarihleri, oğlak burcu yorumu

OĞLAK BURCU KADIN ÖZELLİKLERİ

OĞLAK BURCU KADINLARININ TÜM ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM: Yaşamları ve geçimleri pek iyi olur. Güzel dillerinden …