Kategori: Kitap

insan ümit ve korku

Psikiyatri – Ümit ve Korku

Anksiyete rahatsızlığında hastalara verilen ortak bir ilaç var. Bu ilacı kullanan kişiler bıraktıktan sonra yaklaşık 1-2 sene boyunca anksiyeteden kurtulmuş gibi görünür.
Ne zamana kadar?
Yeni ve daha büyük bir korku ile karşılaşıncaya kadar.

 

Bu ilaç fare zehirinden daha tehlikelidir.
(Bilimsel açıklamasını ilgili sohbeti açıp dinleyebilirsiniz 48:06’dan itibaren anlatıyor)

 

Hep beraber 1000 tane anksiyete hastasını seçelim. Psikiyatriste gitsinler, bu ilaçları kullansınlar ama bu insanları çok değil 8 sene takip edelim, 1000 kişiden 10 kişiyi geçemezsiniz.
Bu 10 tanesine ne oldu, onların işine yaradı mı?
Hayır yaramadı; bu 10 tanesi hayatında yeni bir korku ile artık karşılaşmaz bir hale gelmiş olabilir.

 

İlacın prospektüsünde yazan ifade şu; “Yanlış dozda ve doktor tavsiyesi haricinde kullanılması halinde anksiyeteye sebep verebilir” yazıyor.

 

Dünyada bana başka bir ilaç söyleyin ki tedavi ettiği şeyi çok kullanırsan aynı hastalığa bir daha yakalanabileceğini söylesin…

 

Psikiyatri bilimsel olarak bilim dışı bir lanettir. Bilimsel olarak bilimin dışındadır.

 

Çünkü ortaya koymuş olduğu ilaç ve bu ilaçların etkileri ile bilimsel olarak kanıtlayabiliyoruz ki ne kurguladığı temel doğrudur ne de uyguladığı tedavi doğrudur.

İnsan psikolojisi çok basit çalışır.

Psikiyatristlerin işin içinden çıkamamasına sebebiyet veren şey; sosyolojik hayatın, dinin, çevre faktörlerinin, ailenin vs insan hayatında oluşturduğu baskıyı çözümleme üzerine gittiği içindir.

 

Halbuki insan onların da ifade ettiği gibi, bireysel hareket eden bir canlıdır. Evet toplum içinde yaşar, toplumun argümanlarına yaşar, hukukun getirdiği kısıtlayıcı meseleleri göre hareket eder ama en nihayet bir meselemiz var bizim; Her insanın inandığı herhangi bir şey vardır. Herhangi bir şey karşısında insanoğlu bir işlem yapmaktadır. Yani okulu kazanmak istiyorsan çalışmak zorundasın. Bu işlemi yaparken seni 2 tane odak ya harekete geçirir ya da hareketten engeller.
Nedir o?
Ya siz bu şeyden korkuyorsunuzdur, ya da bu şeyi ümit ediyorsunuzdur.

 

Ümitlerimizin niteliği vardır, korkularımızın ise etkinliği vardır.

 

Yani korktuğumuz şey bizim hayatımızda ne kadar etkin, ne kadar etkileyebilecek.
Ümit ettiğimiz şey ise, bize hayatımızda ne verebilecek.

 

Korkuların etkinliği 2 bölüme ayrılır;
Tam bu işlem sırasında karar mekanizmasına gitmeden önce insan ya korktuğu şeyden uzaklaşmaya ya da korktuğu şeye yaklaşıp savaşmaya karar verecektir.

 

İnsanoğlunda korku ve ümit yaratılışta verilmiş kimyasal bir gerçektir ve bir denge gerektirir.

 

Daima ümitvar olmak manik bir durumdur, daima korku sahibi olmak depresif bir durumdur.

Yani depresyon diye bir hastalık yoktur.
Depresyon bir duygu durumudur.

Eğer korkularınız ağır basarsa depresif hayat biçimine geçersiniz. Korkusu fazla olan insanın korkusunu alamazsınız. Ona yeni ümitler bağlamanız, yeni hedefler bağlamanız lazım.

 

Ümitleriniz şaha kalkarsa bu durumda da manik bir hale gelirsiniz. Bu tip insanlar nitelikler ile yaşamaktadır ve gün gelecek yaşayacağı başka bir fonksiyon ile hayatı altüst olabilir çünkü dengesiz bir halde.

 

Bir insanda korku ve ümit terazisinin bozulması insan psikolojisinin bozulduğu anlamına gelir.

 

İnsanın duygu dünyası bir dengeye muhtaçtır. Biz buna Sırat-ı Mustakim diyoruz İslam dininde.

 

Bugün psikiyatriye göre “Eğer adam kendisini iyi hissediyorsa o zaman psikolojik olarak iyidir” derler.
İyi ama adamın dengesi bozulmuş, yarın bu denge bozulduğunda ve korku tavan yaptığında işte o gün panik atak yaşayacak.

 

Adı panik atak halbuki korku atağı. Bütün panik ataklar korku ataklarıdır.

 

Korkular ağır bastığı zaman; hormonlar, iç organlar, mide, bağırsak enformasyonu bozulur vs
Ümit fonksiyonları bozulduğu zaman; cinsellik, düşünme biçimi, deri, saç ve egzotermik yapıları bozulur vs

 

Korkuların sebebi ümitlerin azalmasıdır. İnsanlara bir başka insanı sevmeyi öğretmeden onu korkularından alıkoyma şansınız yoktur. Eğer insan bir başka insana hizmet ediyorsa, onun derdini yüklenebiliyorsa, onun korkularından azad etmek için mücadele verebiliyorsa; kendisi ümitvar olur. Ümitvar olursa korku tekrar dengeye gelir ve korkularından sıyrılır.

 

Fakat verdiğiniz ümit sahte bir ümit ise eğer; onun tekrardan korku patolojisine dönmesi eskisinin iki katı olur, dikkat edin.

 

Sevilmeme korkusu, üniversiteyi kazanamama korkusu vesair gibi durumlardan kurtulmak için bir tek şeye ihtiyacınız var; ümide. Yani karşına gerçek bir hedef koymaya mecbursun. Eğer karşına gerçek bir hedef koyamaz ve gerçek bir ümit vaadedemezseniz, o da bu ümit uğrunda çalışmaya başlamaz ise korkularından kurtulma şansı yoktur.

 

Köpek ile gezmek psikolojik bir rahatsızlığın temel belirtisidir.  Çiftliklerde bakanlardan bahsetmiyorum. Köpeğe tasma takıp gece onunla yatıp gündüz onunla uyanan insan aşk patolojisine düşmüştür. Bir şeylerin ona bağlanmasını istemektedir. Onu evlendir yarın köpeği gözü görmez çünkü psikolojik bir rahatsızlık.

 

Zengin bir adam eğer ümidi fazla ise ve son noktasında ise, ona yeni korkularını öğretmek gerekir. Yüksek fiyattan sakat veya hastalıklı bir hayvan satın alacak. Adam zengin olduğu için fazla para vermeden sahiplenmez kolay kolay. Daha sonra o hastalıklı hayvan ile bir bağ oluşturacak ve onu kaybetmekten korkacak. Bu korku onu normale getirir.

 

Bir çocukta korku varsa ona yeni bir hedef verin. Günlük bir iş olabilir. 3-5 güne düzelir. Çocukta 7 günü geçmez korkular. 7 günü geçiyorsa cinni bir durum olabilir Allah korusun.

 

Baktın çocuk çok cesur, haşere bir çocuk. Ne lazım bu çocuğa? Korku lazım. Yolda giderken bir yere saklanırsın, an gelir sokakta babasını, annesini kaybedebileceğini 5 saniye yaşatırsın ona. Bitti.

 

Psikiyatrinin maksimum 10 sene ömrü var. Bundan sonra daha da psikiyatrist yetiştiremez bu dünya, yetişse de bir işe yaramayacak.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
toplumsal çöküş

Psikiyatri – Toplumsal Çöküşe Doğru

Psikiyatrinin temeli topyekun yanlış olduğu için psikoloji bilimini yeniden ifade etmeye mecburuz.
Hakikat ve bilimsel olarak Hazreti Adem’den bu yana insanlar iki ayrı bölümde incelenir.
Psikiyatrinin ortaya koyduğu farmakolojik etkenler, insanlara uyguladıkları telkin metodları baştan aşağı yanlış olması sebebiyle bundan bütün dünyadaki insanlar zarar görmektedir.
Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’ın varlığı, onun dünyadaki yaşantısı; atesitinden evrimcisine kadar herkes tarafından kabul edilmiş bir gerçek var, böyle bir zat geldi ve dünya tarihini değiştirdi. Onun ortaya koymuş olduğu değerlere bugün dünya çapında inanan 1-1,5 milyarlık bir kitle var. Bunun karşısında, bizlere göre muharref olmuş, kendilerine göre muharref olmadığını iddia ettikleri ciddi bir Hristiyan nüfusu var. Bunların ikisini üst üste koyduğumuzda dünyanın yaklaşık %65-70’i yapıyor.
Dolayısıyla geri kalan dinler vs derken dünyanın tamamına baksak bu dünyanın sosyolojik enformasyonunu, duygu dünyasını etkileyenler; dinlerdir. Sosyolojiyi etkileyen, siyaseti etkileyen ve mikro çapa düştüğümüzde insan psikolojisinde ana etken unsur insanların düşünce babıdır.
Yeryüzünde bir insanın Peygamberliğini reddeden zalimler dahi o Peygamberlerin yapmış olduklarını taklit etmişlerdir. Tarih boyunca bu iş böyledir. Yani bir Peygamberin Peygamberliğini reddedenler dahi, Peygamberliğin varlığına ve vahyine delil ettirecek bir hayat sürmüşler. Yani sen hem bir zatı reddediyorsun, hem de reddettiğin zatla yarışa giriyorsan bu kabul ettiğinin açık bir göstergesidir.
Psikiyatri kuramını ortaya koymuş olan Freud’dan önce pek çok adam olmuştur. Peki en çok Freud’unki tutmuştur, neden? Yani tarih boyunca psikoloji üzerine Freud’dan daha ala cümle söyleyenler yok muydu? Vardı ama Freud bütün dünyada daha çok ses getirdi çünkü o, birebir bir başka şeyi kopya ederken kopya ettiği şeyin üstünü örtmeyi iyi becermişti ve bu becerileri kapsamında ortaya yeni değerlerle bir anlayış, bir felsefe koymuştu.
Psikiyatrinin bu felsefesini, yani Freud’un bakış açısı ile, bilinçaltı meselesine bakış açısı ile, insanın çocukluğundan ve cinsel hayatının fantazik düşlerinden ortaya konmuş olan psikanalitik yapıya tam olarak ne olduğunu kavrayamazsak ve ifşa edemezsek psikiyatrinin çökmüş olduğunu beyan edemeyiz.
Freud’un hayatında atlanmış bir mesele vardır. O kendi devrinde şöyle bir sıkıntı yaşamıştı, meşhur bursunu alıp tıbbiyede okumaya başlamadan evvel, kendi yaşadığı dönem ile ilgili ortaya koymuş olduğu en büyük bela; Hristiyanların Yahudilere ilişkin sürekli olarak aşağılama çabasını bir türlü kavrayamıyordu.
Her seferinde şöyle düşünüyordu; “Ben bir insanım, bu topraklarda bir Yahudi olarak meydana gelmem çevremdeki Hristiyanların bana karşı düşmanlık beslemesine neden sebebiyet veriyor?”
En nihayet Freud şuraya gelmişti; “Öyleyse karşımdaki insanların psikolojisini etkileyen dini faktörler, yani hayata bakış açısı ve sonra bu bakış açısının çocukluktan veriliyor olması, sonra bu öğrendiği her ne ise, Hristiyanlık vs farketmez, bu inandığı değerler uğrunda hareket ederken önüne çıkan engeller onun hayatında ya hırçınlığa, ya da bir şeye sahip çıkmaya, ya sahiplenerek ona doğru koşmaya, yahut hırçınlık ederek ona doğru savaşmaya mecbur etmektedir.”
Hayvanlar ile insanların ortak özelliklerinden yola çıkarak, insanları hayvanlara benzetir ve bir üçlemin içerisine düştüklerini varsayar ve bu üçlemi bugüne kadar iyi örtmeyi becermiştir.
Bu üçlü meseleyi iyice anlayalım nedir ne değildir.
Bugünkü psikiyatri bilimi; dini, ruhu, imanı reddetse bile ortaya koymuş olduğu değerleri tamamen ve tamamen dini faktörler üzerine kurmuştur. Çünkü Freud gençliği boyunca ne çektiyse, o yaşamış olduğu çağın yobaz, yani Yahudi kabul etmez Hristiyanlarından çekmişti.
İnsan yaptığı mesleğin kökenini bilmezse, sadece onun uygulayıcısı olur. Eğer bir meslekte erbab olmak istiyorsa bir adam, yaptığı mesleğin tarihini dibine kadar bilmeye mecburdur.
“Hocam ben doktor olacağım, tarih bilsem ne olur bilmesem ne olur…”
Geçmişte var olanı bilmeyen bir adam geleceğe ait hiç bir yeni söz söyleyemez. Çünkü kendisinden önce yaşanmış olan tarih, tecrübelerle doludur ve sen o tecrübeleri öğrenmek için ömür sarf etmene gerek yok. Yaşanmış tecrübeleri iyi analiz edebilirsen, Allah da sana imkan nasip ederse, bu imkanlar dahilinde yürür gidersin.
Dolayısıyla Freud’un en başta incelediği din olmuştur.
Bugün Freud hakkında yapılmış olan belgesellere bakarsanız eğer, bütün profesörlerin ortak bir sözü var Freud hakkında; “Tarih boyunca en az psikiyatri okumuş adam” derler.
Freud zamanını psikoloji okumaya harcamamıştır. Zamanını insanlık tarihini okumaya adamıştır. Dönemin Darwin’inden oldukça etkilenmiştir. Hristiyanların Yahudilere karşı gütmüş oldukları bakış açısından ve onlara karşı duymuş oldukları nefretten oldukça etkilenmiştir. Ve insanlığı bu hale getiren dini inancı da doğal olarak psikiyatrinin temelinde bir problem olarak gördüğü için insanı 3 parçada görmüştür.
Şimdi birazdan bu 3 parçayı okuduktan sonra aklınıza neyin geldiğini göreceksiniz.
Freud’a göre insan bir şeye karar verirken 3 ana unsurdan etkilenir. Bu etkileşim ile karar verir. Bu kararlar sonucunda bir hayat yaşar. Vardığı sonuçlardan mutluluk ve haz almaya devam ediyorsa ruhsallığı yerindedir. Hayır mutluluk almıyor ise, haz almıyor ise bu 3 unsurun çelişkisinden dolayı insanda anksiyeteye, depresyon, manik fonksiyonlar ile panik atak veya şizofreni başlayabilir.
Peki bu 3 parçayı nasıl tamamlamış?
Freud’a göre en temelde “id” dediğimiz, yani insanın kendi benliği var. Onu da şöyle açıklamış; “insanın kendi doğumundan gelen, ilkel arzularıdır.” Açlık, su, dışkılamak, cinsellik, ısınmak vesaire. Yani temel ihtiyaçlarını, onları kazanmak için verdiği mücadelede insanı yönlendiren şey id’dir. ve bu öyle hırçındır ki, bunu elde etmek için her şeyi yapar, her şeyi paramparça eder ve her şeyi alma uğrunda çaba sarf eder. Ancak o bu çabayı sarf ederken araya “ego” girer. Ego ise çevresel faktörlere göre karşılık, yani bir şeyi yemek istediğinde parası yoksa bunu onu çalmaya götüren ‘id’e karşılık, “Dur! Polis karşına çıkabilir, seni tutuklayabilir” diyen egodur. Dolayısıyla “ego id’den sonra gelişen bir yapıdır ve bebeğin 6. ayından itibaren gelişir, bu bilinci ve gerçekliği temsil etmektedir” diyor. 3. maddeye ise der ki; “Bu iki fonksiyon da yetmez insanın karar vermesine. Bir de ‘süper ego’ var. O da ‘id’ ve ‘ego’dan oluşur, yani bunlar sırayla oluşur. Çocuk konuşmayı ve kültürü öğrenmeye başladıkça büyüme aşamalarının her birinde kültürel etkiyi, yani çevresinde annesinin babasının ona öğretmiş olduğu kültürel değerleri, babanın dilini, normları, sembolleri, kuralları alır bunları içselleştirir ve bu artık onun vicdani yapısıdır. Yani ‘id’ ve ‘ego’ çalışmadığında ‘süper ego’ onu korumakta yahut korumaktan geri çekilmektedir” diyor.
Dikkat ediniz ‘id’in bütün tanımlarını insan üzerine yapmıştır. Yani demiştir ki insan çırılçıplak bırakıldığında günahkar bir varlıktır en temelde. Ama onu bu günahlardan alıkoyan bir çevre vardır; ego. Sonra bu insanın çevre fonksiyonlarının da bir üstünde ana kurallar diye kısaca beyan edebileceğimiz bir yapısı vardır diyor.
Şimdi tarihte bir pencere açalım. Hristiyanlık terminolojisinde üçlü teslis(üçlü birlik) inanına bakalım. Oğul-kutsal ruh-baba.
Şimdi size Hristiyan fıkhına göre bunları anlatacağım, bakalım biraz evvel anlattıklarımız ile ne kadar örtüşüyor.
Oğul dediğimiz şey Hristiyanlık terminolojisine göre Hazreti İsa. (Haşa) Hazreti Allah’ın oğlu olduğu iddia edilen, bütün Hristiyanlar için günahın bedelini ödemiş olan, yeryüzündeki bütün Hristiyanlar için kendi vücudundan vazgeçmiş olan günahkar insandır.
Kutsal ruh ise, oğulun başı dara düştüğünde, yani ona saldırıya geçildiğinde Yahudiler onun üzerine geldiğinde, tabiri caiz ise “Ya arkadaş ne yapacağım ben şimdi” dediğinde çevresinde yokken bir anda beliren, araya giren ve bu günahkar çocuğa ket vuran çevresinden gelen bir şeydir.
Baba nedir peki? Baba ise ana kuralları koymuş olan ve oğlu ile ilişkiye geçmiş olan yaratıcıdır.
Şimdi sual; üçlü teslis inancı ile tamamen bilimsel olarak Freud’un bakışı arasında fark var mı?
Zerre kadar fark yoktur. Çünkü Freud tarih boyunca şuna inanmıştır; eğer bir insan oğul-kutsal ruh-baba üçleminde üçlü teslis inancına göre yaşarsa, bu yaşamış olduğu hayatın içerisinde çevresine o kadar zararlı, mutlu ya da mutsuzdur.
Aslında Freud çevresindeki ve Avrupa gibi ekseriyeti Hristiyan olan bir toplumun içerisinde onların geçirmiş olduğu rönesans gibi, papalığın zulümleri gibi zulümleri de irdeleyerek, üzerine de insanlık tarihini koyarak üçlü teslis inancının insanı ne hale soktuğunu da beyan eder. Beyan ederken bir yandan da insanı bu hale sokan şeyden onları kendisinin oradan kurtaramayacağını bilir.
Neden kurtaramayacak? Yani madem Freud üçlü teslis inancının yanlışını görmüştü, onu böyle ifade etmişti ve gizlemişti, peki onları o beladan kurtarmak yerine neden tutup da onların hastalıklı olduğunu teşhis ederek tedaviye gitmişti?
Çünkü bir Yahudiye göre hiç kimse sonradan Yahudi olamaz. Yahudiliğin temel bir problemidir bu. Ne yaparsan yap bir Yahudi olamazsın. Ancak annen Yahudi olursa sende olabilirsin.
Dolayısıyla Freud insanları tutup da “Ya arkadaş, siz inandığınız üçlü teslis inancı sonucunda gelmiş olduğunuz id-ego-süper ego üçleminde düştüğünüz hayatın içerisinde psikolojik rahatsızlıktasınız, vazgeçin bu halden” dese; adama diyecekler ki “Yahudi olalım…” e olamazsın, çıkmaz sokak.
Bir Yahudiye göre Yahudi olmayanların tamamının nefsi hayvanidir. Bu bizde yanlış bir ibare olarak İsrailiyattan girdi dediler ki, “İnsanın ruhu hayvan gibidir” bu ifade yanlış. İnsanın ruhu Nefhai İlahi’dir. Hazreti Allah’tan bir emanettir. Mümin, kafir herkeste aynıdır. Ancak Ehli İmana verilmiş bir de iman vardır, o bambaşka bir şey.
Bir Yahudiye göre, bir Yahudi’nin ruhu ile Yahudi olmayan adamın ruhu aynı olamaz, çünkü onlar üstün olduklarını zannediyorlar. Dolayısıyla Freud bu kıskacın da içine düşmemek adına insanlara koymuş olduğu id-ego-süper ego bağlamında ortaya koyduğu çelişkilerle hastalarını yan yana getirdiğinde birebir ilişki görmüştür çünkü karşısındaki adamlar Hristiyandır.
Evet bir Hristiyan en temelde inanmış olduğu üçlü teslis inancı doğrultusunda id-ego-süper egoya göre hareket edebilir. Ama bu hareketin nihayetinde teşhis doğru gibi görülse bile buradan yola çıkarak tedavi doğru olamayacağı için, bu sefer onun arkasından gelenler id-ego-süper egodan yola çıkarak Maslow’un Hiyerarşisi’ni ortaya koymuşlardır;
Maslow, Freud’un ortaya koymuş olduğu bu değerleri insanların ihtiyaç duyduğu değerlere karşılık getirerek, insanın hayvani yaşam şekline bürünmesi için bir mücadele vermiştir ve demiştir ki; “İnsan önce maddi gereksinimlerini, başta fiziksel ihtiyaçlarını, buna bağlı olarak güvenlik ihtiyaçlarını, sonra sosyal ihtiyaçlarını ve sonrada en son manevi ihtiyaçlarını karşılamaktan mükellefir.” Çünkü yeni Amerika kurulurken ancak böyle bir anlayış insanları ayakta ve diri tutabilirdi.
Maslow’un söylemiş olduğu değerler şuydu; “Önce yemek yemelisin, su içmelisin, cinsel ilişkiye girmelisin, giyinmelisin, uyumalısın vesaire, bunları yaparken güvenliğini almalısın. Bunları sağladıktan sonra sosyal ihtiyaç olarak bir gruba ait olmalısın.” Yani saygınlık mücadelesini, sevme ve sevilme, yardımseverlik, şefkat gibi unsurları da buraya katmıştır. “Bunları da eline geçirdikten sonra, birileri seni sevdikten sonra, elindeki değerlerle, özgüven ve başarı tanımı ile sen artık kendin olmaya, toplumda saygınlık edinmeye başlarsın.”
Bu topraklarda ve dünyanın her yerinde ne dediler? “Eğer Maslow Hiyerarşisine göre bir insan etrafı tarafından saygınlık elde edemiyorsa, psikolojik olarak kendisini tamamlayamamış adamdır” dediler.
“Bir insan nasıl saygın olabilir” diye sordular; “Doçent olmalıdır, profesör olmalıdır, muhtar olmalıdır, kaymakam olmalıdır…. Ne olursa olsun bir yerlerde bir söz sahibi olmalıdır…” dediler.
Halbuki insan, hayatı boyunca söz sahibi olan adamların yaşadığı hayata bir baksa çoğu zaman söz sahibi olmaktan vaz geçecektir. Çünkü toplumun önderleri zannedildiği gibi toplumun keyfini süren insanlar değillerdir. Toplumda en az uyuyan, en çok çalışan, en çok düşmana sahip; yani bu adamlar sevildiği kadar düşmanları da yok mu? Can korkusu meydana geliyor. Hayatını elinden almayı kendisine iş edinmiş katiller piyasada gezerken bu adam sadece saygın olabilme uğrunda burada olamaz. Mesela Amerikan başkanı da olmak istemez bir adam. Çünkü normal şartlarda, o para ile, o yaşam biçimi ile başkan olmadan da o hayatı sürdürebilecek iken gidip o hayatı seçiyor olmaları psikolojik olarak saygınlık ile ifade edilemez.
Psikiyatrinin ortaya koyduğu değerler ile, “Çocuk üniversiteyi kazanamaz ise saygın bir adam olamaz, toplumda söz sahibi olamaz” dediler ve bugün önümüze gelen gençlerin %80’i depresyonda.
Sebep?
“Üniversiteyi kazanamadım.”
Peki kazanamadın da ne oldu?
“Artık toplum beni dinlemeyecek ki” kendi altyapısında böyle bir düşünce oluşuyor. Çünkü kuzeni doktor olmuştur, yeğeni avukat olmuştur, kendisi üniversiteyi kazanamamıştır.
Halbuki yetenekleri köreltmeye dönük bir dünyada yaşarken, bundan 15 sene sonra marangozlar doktorların 20 misli para kazanacaklar. Demir ustaları bir profesörden daha iyi arabalara binecekler. Eğer hayata bakış açınız para ise kusura bakmayın yanlış yolda ilerliyorsunuz. Bir adam para sahibi olmak için üniversite okuyorsa, 10 sene sonra görüşelim; marangoz mu daha çok para kazanacak üniversite mezunu mu.
Toplumu Maslow düzeneğine göre oluşturduğunuz için, böyle beklentiniz olduğu için, bu beklentiye ulaşamayan gençlerde ne oldu? Doğal olarak psikolojilerinin bozulduğunu söylediler.
Bugünkü psikiyatrı hayvanlara göre bakıyor insana. Bir psikiyatriste göre insan, gelişmiş bir hayvandır. Asla bu kuraldan çıkamazlar. Çünkü 1900-40’lı yıllarda yapılan bütün deneyleri köpek ve maymunlar üzerinde yapmadılar mı?
Bir insan bireyselleşemez. İnsan değerlere inanmış olan cemiyet yada cemaat ne dersen de; istersen kahve arkadaşı de, insanlar buna göre yaşarlar.
Bu psikiyatristler bize ne yaptılar?
Siz zannediyorsunuz ki psikiyatriste gitmezseniz bu beladan kurtulursunuz… Kurtulamayız.
Bu psikiyatristler bizlere bir sosyolojik hayat dayattılar. O sosyolojik hayat baştan beri anlattığım şeyin özeti mahiyetindedir.
Bize dediler ki; “Kendini gerçekleştirmek istiyorsan, yaşamak için ve saygın olmak istiyorsan paran olacak.”
Para kazanmak için ne lazımmış?
Üniversite mezunu olman lazımmış.
Herkes bir birey midir?
Evet.
Öyleyse kadını ile erkeği ile cümbür cemaat hep beraber çalışacağız dediler.
Şu anda kızlarımız ve erkeklerimiz çalışıyorlar mı? Çalışıyor.
Arada çocuk oluyor mu? Oluyor. Bunlara kim bakıyor? Anneanne babaanne.
Toplumsal bir çöküşe gidiyoruz.
Hiç bir kimse çocuğu annesinden daha iyi bakıp büyütemez kusura bakmayın. Çünkü herkes nereden çıktıysa, hangi tohumdan geldiyse oradan bekler gelecek olanı. Yani madem hayvanlara, bitkilere bakıyorsunuz, deneyler yapıyorsunuz; aynı evrimsel metodolojiyi burada da uygulasana… Bir anne köpeğin yavrularını gidip bir başka köpeğe verdiğini gördün mü? Kendi dalından çıkan bir armutu, başka bir ağaca gönderen bir ağaç gördün mü? Madem evrimsel bakıyoruz hayata?
Ama ortaya şunu koyup dediniz ki; “Kendi adımıza toplumda saygın olmamız için çok çalışmamız lazım.”
Yakın dönemde yavaş yavaş anlaşıldı, yeni anne olmuş olan insanlara haftada 1 gün izin verelim diyorlar. 10 sene sonra ‘kadınlar çalışmasın’ diye devletler maaş verecek, bunu bir yere yazın. Çünkü böyle gitmeyeceğinin farkına varacaklar.
Annaanne, babaanne candır ciğerdir ama evladı yetiştirecek olan annedir. Bunu ne ile yaptık biz? Korkularımız ile. “Hanım çalışmazsa biz aç kalırız” korkusu.
Ekonomiye katkısı olmayacak mı bu kadınların, çalışmasınlar mı?
Ekonomiye katkı aklı başında, bilinçli, hayata doğru bakabilen insanlarla olmaz mı? Sizin yaptığınız kreş çocukları ne hale gelecek peki? Batı’nın ergen psikozuyla, annesine dahi bir başka kafa ile bakan Freud’un bakış açısıyla çocuklar yetiştiriyoruz.
10 sene sonra bu çocukların daha da aptallaştığını ve yeni bir şey ortaya koyamadığını göreceksiniz. Çünkü Doğu’nun yaşam biçimi başka, Batı’nın bambaşkadır.
Batı bunu gördüğü için dedi ki tek çocuk. İki taneyi karşılayabilecek bir durum yok ortada.
Eğer bir insanı tek çocuk bırakırsanız evinde, bu çocukta yine toplum için bir başka sıkıntıyı doğurur çünkü herkes paydaşıyla büyür. Çocuğu en iyi eğiten şey, ondan sonra gelen kardeşi için üzerine aldığı sorumluluktur.
Bir insan ancak bir başka insana hizmet ederse adam olabilir. Çocuk için de bu adam kendi kardeşidir.
Bugün gençlere tarihte yaşamış büyük insanların biyografilerini okuyun diyorlar. Neden? Adamın dedesi ile ilişkisini kestin de ondan. Dedelerimizdeki tecrübeleri koyduk bir kenara, artık üniversite mezunuyuz ya köylü gözüyle baktık onlara, onun yerine gittik zengin adamların biyografilerini okuduk. Ne için? Daha da zengin olabilmek için.
Peki seni asıl fakirleştiren şey nedir bunun farkında mısın?
Birinci bölümü toparlamak gerekirse, psikiyatri baştan aşağı bilim dışı bir bilimdir. Psikiyatriye ‘bilimsel’ diyebilecek dünyada tek bilim adamı yoktur. Bu yüzden her şey kabul üzerinedir. Bunların bir tanesinin içinde ‘kanun’ kelimesini bulamazsınız, hepsi ‘varsayım’dır. Tıbba, mühendisliğe, hukuka git kanunlar var. Gerek evrensel, gerek doğru, gerek yanlış farketmez. Psikiyatride kanun yok. Psikiyatri hala denemeye devam ediyor ilaçlarla. Acaba bu sefer olur mu…
O ilaçlardan sadece bir tanesini dersin ikinci kısmında anlatacağım. İnsan vücudunda yaptığı etkiyi anlatacağım. Bir psikiyatr bunu bildikten sonra bir insana bunu veriyorsa vahşidir.
Hayatın çok büyük zorlukları var diyenlere; ikinci bölümde beyan edeceğimiz üzere, korkularınızdır sizi gittikçe Hristiyan bir psikolojiye götürmüş olan. Çünkü siz Maslow’a göre yaşıyorsunuz. Onu tanımasanız da ona göre yaşıyorsunuz.
Özümüze tekrar dönmeye mecburuz. Dönmezsek Avrupalıya benzemeyiz. Biz iman sahibiyiz, düşmük mü kalkmamız çok zor olur. Avrupalı düşer, parasını verirsin ayağa kalkar, parasını alırsın çöker. O bir şekilde yürür ama sen kalkamazsın çünkü işin içinde manevi değerler var, bu başka bir şey.
Bizim dedelerimizle, anne ve babalarımız ile ilişkimizi çökerten, ayrıştıran bu sosyolojik anlayıştan vazgeçmeye mecburuz. Toplumun psikolojisi bir tecrübeye muhtaçtır, onlar anne ve babalarımızdır.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
gözyaşı hakkında bilgiler

GÖZYAŞI

Bir sinir damarından beynin akıntısıyla meydana gelmiş olan gözün içerisinde ayrı bir alem vardır.

 

O alemin içerisinde hem ateş vardır hem acı vardır hem de tatlı vardır.

 

O ateş, gözün içerisinde özel bir ısı merkezidir. Bu ısı merkezi insanın görme duyusu için oldukça önemlidir.

 

Renklerin görülmesi için ışık, ışığın da oluşabilmesi için bir miktar ve çoğu zaman ısı gerekir. Isı olmadan da ışık oluşabilir ancak bu durum fizik üstü durumlarda yaşanabilir.

 

Günümüz şartlarında fizikte ışığın oluşumu ısıya bağlıdır.

 

Rengin görülebilir hale gelebilmesi de bu ısıyla mümkün olur. Karşı taraftan gelmiş olan ısının gözde algılanabilir olması için gözde de ısıyı kavrayacak ve ısı oluşturmaya yatkın bir yapının olması gerekir. Bu yapı gözün çekirdek merkezindedir diyebiliriz.

 

Gözü dünyaya da benzetebiliriz. Gözde de dünyanın merkezindeki çekirdeğin ısısı kadar olmasa da bu ısıyı kavrayabilecek bir yapı vardır. Bu ısının üzerinden geçen sıvı hücreleri vardır. Bunun sebebi; görünen her şeyin hafızası vücutta sıvı üzerinde tutulur. Tahmin edildiği üzere nöronların kendi içerisinde saklanan hafızaya dair ne varsa her şey suda saklıdır.

 

Hücrenin içerisindeki sıvı, vücudun hayat kaynağı olan sıvı, vücudu ayakta tutan sıvı, vücudun 4’te 3’ü olan sıvı vücudun hafıza merkezidir.

 

Bir insanın hafızasının gelişmesi su içmesiyle ve su tutabilmesiyle genişleyen bir unsurdur. Bu daha önce beyan edilmiş bir mesele değildir. “Hafıza nerede ve nasıl tutuluyor?” diyenlere de bu hususu böylelikle ifade etmiş oluruz. Gelecek yüzyıllarda bu sistem kullanılacaktır.

 

Hafıza tekniklerinden biri virüslerdir. Bir diğeri ise hücre sıvısına sahip olan küçük bakterilerdir.

 

Bakterilerin içerisindeki sıvı hard diskleri oluşturacak ve bu hard diskler de hafızada tutacaklardır.

 

İnsan hayatında ne yaşarsa yaşasın bütün yaşanılanları, her şeyi hücrelerdeki sıvı içerisinde tutarak hafızasında kalıcı hale getirir.

 

Gözyaşı, bu hücre sıvısının göz merkezindeki ısınma neticesinde akmasıyla meydana gelir. İnsanın yapmış olduğu günahlar, insan hücresi içerisindeki hücre yapı taşlarını bozucu bir etkiye sahiptir.

 

İnsan ağlamaya başlar ise beyinde hafızaya ait olan hücredeki sıvılardan bir miktarı alınarak göz hücreleri tarafından protein mekanizmasıyla seçilerek göze getirilir.

 

Bu merkezde ısıtılır ve gözden akıtılır.

 

Bu çekim esnasında, gözün merkezindeki sinir ile beyindeki nöronlardan bu hücreler çekilirken meydana gelen hal, duyguyla karşılaştırılabilir. Bir insan kininden, nefretinden, veya tamamen duygusal olmayan başka bir şeyden dolayı ağlasa bu yine temizlik içindir.

 

Nihayetinde gözyaşı beyni temizler. Ruhu da temizler.

 

İnsan ne kadar fazla gözyaşı dökerse hücreleri o kadar fazla yenilenir, bedeni o kadar fazla himaye altına alınmış olur, aklı o kadar çok gelişir, aklı o kadar çok korunur.

 

Çok gözyaşı döken insanların ömürlerinin sonuna doğru akıl veya akılla ilgili olacak hastalıklar yaşamadığı görülür. Gözyaşı hem aktığı yeri hem de çıktığı yeri temizler.

 

İnsanın gözyaşı ile çıkan sıvı ne kadar tatlıysa bu o kadar ruhani bir gözyaşıdır. İnsanın nefsinin mutmain olduğuna dair bir işarettir.

 

Gözyaşı ne kadar ekşiyse bunun nazardan olduğu anlaşılır. Nazardan olan durumlarda beyne aktarılan otomatik enerjiler vardır. Nazar böyle bir enerjidir.

 

İnsanın gözyaşı sıvısının acı olması durumu ise henüz nefsani kötülüklerden geçilmediğine işarettir. Tövbe istiğfar edilmesi gerektiğine işarettir.

 

İnsanın ruhunu ferahlatan iki şey vardır.

 

Bunlardan bir tanesi dua, bir tanesi de gözyaşıdır. Duanın en güzel hali el açılmış ve gözyaşı dökülmüş olanıdır. Bu durumda beden ve ruh aynı anda çalışır.
Gözyaşı böyle bir temizleyici özelliğe sahiptir.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi – Esmaül Hüsna 1
avrupanin-cokusu

Avrupa’nın Yarını – Avrupa’nın çöküşü

Geçen dersimizde Avrupa’nın dününden ve vahşetinden bahsettik.

Peki böyle mi devam edecek? Hayır. 

 

Bir kaç önemli noktayı sohbet babında izah edelim, kitapta genişleteceğiz oradan daha kapsamlı okursunuz çünkü ülke ülke gitmek lazım meselenin üzerine. 

 

Sohbetteki genel kıstası beyan edelim ki en azından bir şeyi anlayarak bitirmiş olalım. Bir de Türkiye tarafından önemli olan izahati yapalım.

 

En başta Avrupa’nın Türkiye’ye verdiği zararları iyi anlamamız lazım çünkü Türkiye’nin Avrupa Birliği kurallarının fasıllarına göre hareket ederse daha düzgün, daha dirayetli, finansmanı daha güçlü, daha kredi alabilir, daha özgür bir hale ulaşacağı iddia ediliyor. 

 

İddiası ile kalmıyor tabii ki, 1960’lı yıllara kadar gündemimizde yok iken bir anda biz Avrupa Birliği ile gündem oluşturmaya başlıyoruz.

 

İşin en komik yanlarından bir tanesi odur ki; Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü ile hep girizgah yaparlar ve derler ki; “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmamız lazım.”

 

Bu söz ‘Muasır’ kelimesi ile asrın ötesine geçebilme kabiliyetinden bahsediyor. Diyor ki, “Bizler bugün yaşadığımız asırda bunlardan gerideyiz”

 

Neden? Çünkü Cumhuriyet kurulduğu zaman deniyordu ki “Biz bunlardan bir asır gerideyiz.” 

 

Ne için? Uçak babından, araba babından, elimizdeki imkanlar ve ekonomi kısmında söyleniyordu bu.

Yoksa bizler komşuluk bakımından, sosyal ilişkiler bakımından tarih boyunca hiç Avrupa’nın gerisinde kalmadık hep önündeydik hala önündeyiz. Hala onlar bizim gerimizde.

Yani bugün siz gazetede bir kadının ölümünü, -asla hafife almıyoruz bu bir vahşettir- bir hafta boyunca okursanız bu ülkeden tiksinirsiniz. Sen bir hafta boyunca bir kadının kocasından hunharca, aşağılık bir şekilde, sokaklarda dayak yeyip öldüğünü okursan, bu memlekette yaşanmaz dersin. Ama sen bir haftadan beri aynı olayı okuyorsun.

 

Dersin birinci kısmında anlattık; bu olay Avrupa’da o kadar tabii ki, o kadar gerçek ki artık gazeteye haber değil. Gazeteye haber olmayacak kadar olağan bir süreç yaşıyor onlar.

 

‘Muasır medeniyet seviyesi’ bizim ekonomimiz için söylenmiştir. Bizim genel kültürümüz, hayata bakış açımız, yaşam biçimimiz adına söylenmemiştir. 

 

Amerika ve Avrupa arasındaki fikir kavgası yeni başlıyor. Bu da Avrupa’nın çöküş matematiğindeki 3 bacaktan bir tanesi. 

 

Avrupa fasıllarına dediler ki, “Sizin her şehrinizde bir üniversite yok. Sizin her şehrinizde bir üniversite olması lazım.”

“Güzel, olsun.” dedi bizimkilerde.

 

Dünyanın hiçbir matematikçisi, hiçbir eğitimcisi bana bu fütuhatın getirdiği imkanlar dairesinde, Seyyidimin bu fütuhatı karşısında her şehirde bir üniversite olması gerekliliğini ispatlayamaz. Bu bir Avrupa projesidir. 

 

Türkiye’de yaklaşık 10 sene sonra siz çivi çaktırmaya marangoz bulamayacaksınız.

Kaynak yaptırmaya demirci bulamayacaksınız.

Ampul taktırmaya elektrikçi bulamayacaksınız.

Boya yaptırmaya boyacı bulamayacaksınız.

O gün bir evi bugünün parası ile 7500-8000 liraya boyatacaksınız.

Bir pencere taktırmak için 600-700 lira para vereceksiniz. 

Bir marangoza “Bana bir tane sandalye yap” diyeceksiniz; 1500-2000 lira para vereceksiniz.

Çünkü bulamayacaksınız. 

Çünkü bu bir Avrupa projesi. 

Türkiye’nin meslek erbabını bitirme projesi ve bu projenin temelinde Dışişleri Bakanlığı var. Kabul ettiler, onayladılar; her tarafımız üniversite mezunu. En kötü işletme mezunu. Memlekette taksicisinden sekreterine kadar, neredeyse çöpçüsünden hademesine kadar bunlar hakikaten birer meslek olmasına rağmen bugün üniversite mezunu adam işsiz olduğu için bu hale düştü.

 

Bakın Türkiye’deki işsizliğin temel sebebi ‘iş yokluğu’ değildir. İşin yönetilememesinden kaynaklanmaktadır.

 

İş yönetilebilir olursa bu fütuhatın sözünü dinlerseniz; Türkiye’de 4,5 milyon işçi açığı var ya, o yetmez size 4,5 milyon daha işçi getirmeniz lazım.

 

Siz sürekli Hastahane açıyorsunuz. Sizin tarıma önem vermeniz lazım ama Avrupa Birliği dedi ki “Biz size hayvancılık kredisi vereceğiz.” sonra işin tam yarısında bu krediyi de kestiler. Zaten onu da başka amaçlarla kullandı bu millet o ayrı bir konu…

 

Bize çok ciddi anlamda ‘bir anda köşeyi dönmek’ gibi Türk insanına bir hastalık bağladırlar; bir anda köşeyi dönen bir anda o köşeden tepetaklak düşer. İnsanoğlu 40-45 yaşına kadar adam gibi çalışır, sonrasında rahata erer. O zamana kadar çile çekmeye Eyvallah edeceksiniz. Sen 25 yaşında zengin olmaya çalışırsan tökezler kalırsın çünkü tecrüben yetmez.

 

Avrupa Birliğinin bize müktesebat anlamında ikinci pompaladığı mesele; aile meselesi. Kendisinde aile matematiği kalmadığı için bugün Türkiye’de de bir aile matematiğinin kalmasını istemiyor. 

 

Özel hukuk matematiğinin içerisine sokulan, devlet matematiği çerçevesinde Avrupalıya göre hazırlanmış bir müktesebatın uydurması ile bugün Türkiye’deki evliliği düşürmeye Avrupa mecburdur. Çünkü Avrupa artık bir yaşlı ülkesi. Evlenmiyorlar, çocukları yok; bunun yerine köpek bakıyorlar. Çünkü Avrupa’daki yaşlanma hızı ile 20 sene sonra yaklaşık 50-60 milyon iş gücüne ihtiyaçları olacak. O günde nereden isteyecekler bu iş gücünü? Türkiye’den, Orta Doğu’dan.


Peki bu Türkiye’den, Orta Doğu’dan, Kuzey Afrika’dan işçi diye getirecekleri insanlar kimler? Müslümanlar.

Dolayısıyla Türkiye ve Orta Doğu’da neden dini ve dini yaşantıyı aşağıya çekmeye uğraşıyorlar? Çünkü diyorlar ki, “Ben öyle bir şey yapmalıyım ki gelen 50 milyon bana dini ile gelmemeli. Bana dindarlığı ile gelmemeli. Buraya geldiği zaman benden mescit istememeli. Benim ülkemde İslam’ı yaymamalı. Müslüman gibi yaşamamalı. Tamamen dünya insanı olmalı, tamamen materyalist olmalı ve o kafada gelmeli.”

 

Bizim ülkemizdeki bu nüfus projeksiyonunu çözemediniz. Çözemediğiniz için diyorsunuz ki “Din meselesi bu kadar önemli bir mesele midir?”

Din hayattır. Eğer o hayat olarak bakmazsanız bugün o matematiği kavrayamazsınız.



Avrupa’nın 3 tane yıkım bacağı var.

 

1- Amerika Birleşik Devletleri.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ve Avrupa ile yapacak şeyleri neredeyse kalmamıştır. Bunu bugün anlamayacaksınız, ileride anlayacaksınız.

 

Türkiye’nin iş yapabilme gücü ancak Amerika ile mümkündür. Bu Amerika’nın hegemonyası altına girmek demek değildir. Amerika’da sizin dininizin yayılması için her türlü imkan vardır ama Avrupa bu imkanı size asla ve katiyetle vermez.

Çünkü Amerika dini ihtiyacı olduğunu yakında söylemeye başlayacak.

Diyecek ki “Biz bu işin altından kalkamıyoruz. Bu cinayetlerin, bu rezaletin, bu pisliğin altından kalkamıyoruz. Deist olduk, ateist olduk ama işin altından kalkamıyoruz bize bir din lazım.” Ve şu anda Amerika’nın işi Hinduizme kaydırmak için de bir talebi var ama yeterli değil çünkü ruh doymuyor. 

 

Dolayısıyla Amerika’da sizin İslam’ı anlatmanız ve yayılması gayet doğal ve tabii bir süreçtir. Ama Avrupa’da bu mümkün değil. 

 

Neden? 

 

Çünkü Avrupa’nın içerisindeki büyük fraksiyon sayısı 32’ye çıktı.

Yakında Avrupa’da insanlar birbirlerine aynı sağcı-solcu kavgasında olduğu gibi birbirlerine karşı savaş açmaya başlayacaklar. Birbirlerine karşı sadece sözleri yetmeyecek kavga etmeye başlayacaklar. Çünkü bu kavganın bir başka temeli var;

2- Avrupa finans sisteminin temelleri sarsılmıştır ve çökmek üzeredir.

 

Avrupa Birliği’nin bu Euro bölgesi ile oluşturmaya çalıştığı birlik anlayışı son anlayıştır. İngiltere’nin de Avrupa Birliği’nden çıkışı ile bu mesele kapanmıştır. Artık Euro’nun kağıt ötesinde bir değere sahip olması beklenemez. 

 

Birileri diyecek ki, “İyi de Almanya makine üretiyor, araba üretiyor, onu üretiyor bunu üretiyor nasıl olacak?”

Ama üretim tesislerinin çoğu Çin’e aktı ve Çin bu saatten sonra aynı fiyatlara iş yapmayacak. Çin aynı fiyatlara iş yapmadığında siz artık Avrupalıyı Çin’e mahkum edeceksiniz. Çin’e mahkum olan Avrupa artık Amerika’nın değil Rusya’nın istediklerini yapmaya mecbur kalacaktır.

 

Rusya bu manada artık Avrupa’nın başında gelecek bir isimdir.

 

O yüzden Rusya ile İngiltere arasında önümüzdeki dönemlerde başlayacak muhteşem çatışmadan iki taraf da zarar görecektir. 

 

Herkes Amerika ile Çin arasındaki ticaret savaşını konuşuyor. Bu size yansıtılan bir görüntüdür. İşin aslı İngiltere ile Rusya arasındadır. 

 

İngiltere Rusya’nın Avrupa’nın başına geleceğini bildiğinden Avrupa Birliği’nden çıkmıştır ve işi tamamen yönetimsel metafora aktararak Amerika ile yeni bir zeminde yeni bir oluşum arayışı içerisindedir. Ama bunun da tutma ihtimali yoktur.

Bu noktada şunu beyan etmekte yarar var; dünyanın her yerinde Hintli şirketlerin %95’inin sahibi İngilizlerdir. Hintliler görüntüde size o şirketin sahibi olduğunu gösterirler. Hindistan’ın sahibi İngiltere’dir.

 

Kim satmıştır Hindistan’ı? 

 

Gandhi satmıştır. Sizin o muhteşem ‘Hindistan’ı kurtaran adam’ diye tanıdığınız amca var ya; o zayıf amca Hindistan’ı baba gibi satmış olan adamdır. Hindistan tarihinin en büyük hainidir. Tarihte Türk hainleri de anlatmaya kalksak yine kafa kaldırmayacak oraya girmiyoruz. ‘Her gördüğün sakallıyı hoca bilme’ meselesi buradan geliyor. Dolayısıyla Gandhi dediğin adam İngiltere’nin eli ile Hindistan’ı ele geçirmede son çiviyi çakarak Hindistan’a ait olan bütün malı mülkü ne varsa İngiltere’ye bağlamıştır.

Ancak buradaki Pakistan metaforu, yani onun gelişecek olması ve Çin içerisindeki hareketlenme dolayısıyla Türkiye’nin Pakistan ve Amerika ile arasındaki ilişki ve köprüyü kurma vazifesi vardır. 

 

Biz bu fütuhatta daha önce beyan ettik tekrar ediyoruz; Çin’den kim neyi ithal ediyorsa, ister bardak ithal etsin, ister ağaç ithal etsin, isterse makine ithal etsin; batacaksınız. Başka bir ihtimaliniz yoktur. Dünya’nın yeni finansman sistemi bunu kaldırmayacak. Hiç bir şekilde ithalatçı firma Türkiye’de Çin’den ithalat yapıyorsa ayakta duramaz. Batacak, batması da gerekiyor. 

 

Çünkü Türkiye’nin yanı başında Pakistan gibi bir Müslüman ülke var. Onunla beraber dünyada yapamayacağınız hiçbir şey yok. Buna rağmen bizim Pakistan ile bağımızı kopartmaya çalışıyorlar.

 

Sokakta sorsan “Pakistan ile mi iş yaparsın yoksa Çin ile mi?” 

Adam sana diyecek ki “Pakistan’da ne var ki abi?”

 

Pakistan Çin’den çok daha etkili bir ülke.

Ancak orası da yine aynı Türkiye olduğu gibi din yolu ile, mezhep yolu ile, meşrep yolu ile çatışma zeminine götürülmek isteniyor.

 

Bugün Hindistan Pakistan’ın üzerine neden savaş açacağını beyan ediyor?

Pakistan’ın büyüyeceğini herkes biliyor.

Pakistan büyüdüğünde Türkiye’den başka hiç kimse ile de iş yapmayacağını herkes çok iyi biliyor.

 

3- Finansman sisteminin getirisi ile beraber şu andan itibaren başlamış olan o iç karışıklılığı tutamayacak olmasıdır. Özellikle mezhepsel ve gelişim manasında Avrupa Birliği parlamentosunda sizin beklediğiniz süreçlerin hiçbirisi olmayacak. Avrupa Birliği topyekun dağılırken Türkiye’den Avrupa Birliği’ne bağı olan herkes Avrupa’ya kaçmaya mecbur olacak. 

 

Bugün dikkat ederseniz, Türkiye’deki önemli sanatçılar veya yazarlar neden Avrupa’ya gidiyorlar?

Amerika daha özgür bir ülke değil mi?

Amerika daha imkanı olan bir ülke değil mi?

Avrupa’da para kazanmak eskisi gibi değil, çok zordur. Amerika’da bu çok daha kolaydır. Neden Avrupa’ya gidiyorsun?

Herkes maaşını aldığı yere gider.

Herkes hangi şirkette çalışıyorsa işi bittiğinde ya da yapamayacağını anladığında oraya gider. 

 

Bugün bu ülkenin aydın kitlesinin hala %85’i Avrupa’ya bağlı. Göbekleri Avrupa’ya bağlı. Mutfaklarındaki fırınlarından, arabalarına kadar, giydikleri ayakkabılarına kadar Avrupa’ya bağlılar. 

 

Devlet adamları, bürokratlar, sanatçılar hepsi bağlılar ama bu bağlantının yöntemi var. Adam senin kapını çalıp ‘gel sen Almanlara çalış’ demiyor tabii ki.

Düşünce kuruluşları eliyle yapıyor çünkü Avrupa’nın elinde sadece düşünce kuruluşları kaldı. Geriye başka hiçbir şey kalmadı.

 

Şuan ellerinde kalan son parayı da düşünce kuruluşlarına harcarken ortada kalan son 3 kurşundan birini Türkiye’deki dini anlayışa harcamak üzerine kurguladılar. 

 

Türkiye’nin kalan son bağı olan tasavvuf ilişkisini koparmaktan başka çareleri yok. Bu çare bu sistematiği çökertmedikçe de Avrupa’yı ayakta tutabilme imkanı yok. 

 

Bugün Avrupa Birliği’ndeki domino taşı etkilerinden bir diğeri ise o süreç içerisinde kıtlık, kuraklık, iklim değişikliği diye tabir ettikleri Rusya’nın saldırısı var. Çünkü iklim değişikliğini tetikleyen Rusya’dır. İklim değişikliği diye bir şey yoktur. Rusya elindeki elektromanyetik cihazlarla sıcak havayı sürekli Avrupa koylarına iter. Avrupa Rusya’ya mecbur kalacaktır. 

 

Buradaki tek geçiş yolu Türkiye’dir. Biz Avrupa’ya muhtaç değiliz; Avrupa bize muhtaçtır.

Avrupa’nın bize muhtaciyetini anlayabilmeniz için gençler, önce sizin kafanızı değiştirmeniz lazım.

Zihniyetinizi değiştirmeniz lazım.

Siz onlara bir şey satma peşinde değil de onlardan bir şey alma peşindeyseniz; bu materyalist matematiğin gereğidir. 

 

Halbuki sizin burada geliştirmek ile mükellef olduğunuz topraklar var. Orta Doğu toprakları var ve Kuzey Afrika ülkeleri var. Bu ülkeler ayağa kalkmadan Türkiye’de ayağa kalkamaz. Bu bilince varmanız lazım. Avrupa’ya olan beklentileriniz, Avrupa’ya olan ilişkileriniz ise tökezlemiştir. Kültürel manada da tökezledikleri apaçıktır. 

 

Dikkat ederseniz bizdeki yazarlar ‘Nobel’den ödül almış yazar’ olarak anılmak için mücadele veriyorlar. Aynı kültürel yapıyı kendi ülkenizde kurgulamak için o mücadeleyi vermek sizin vazifenizdir. 

 

Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin yarını hakikaten yoktur. Avrupa Birliği’nin finansman gücü, kredi kabiliyeti şu an tamamen New York ve Hong Kong borsasına bağlıdır. Bu iki borsa çöktüğü zaman Avrupa’nın parası yok. 

 

Neden biliyor musunuz? Avrupa topladığı bütün parayı bu iki borsaya emanet etti. Herkes Hollanda’da, İngiltere’de bir paranın olduğunu falan zannediyor. Avrupa’da şu anda kağıt dolaşıyor, altın falan kalmadı. Bir tek İngiltere’nin elinde var, o da çekiliyor. 

 

Fransa ve Almanya elindeki imkanları geliştirmek için bu saatten sonra savaşa girmeye mecburdur. Yeni kaynağa ihtiyacı var. O yüzden Suriye’ye sataşmak istiyor, Orta Doğu’ya gelmek istiyor. Eğer kıstırabilirsen, eğer engelleyebilirsen o zaman zaten Avrupa ayakta duramaz. 

 

Bir diğer mesele; Amerika Avrupa’nın tabiri caizse boynuzuydu ama boynuz kulağı geçti. 

 

Avrupa Amerika’nın bu kadar büyüyebileceğini tahmin etmiyordu. Bütün bu tahminlerin ötesinde herkes şu anda dikkat ederseniz Trump’ın gelişine gıcık öyle değil mi? Herkes Trump’tan nefret ediyor. Çok komik bir şekilde bizim ülkedeki yazarlar bile Trump düşmanı. Siz Trump’tan bir zarar mı gördünüz, neden gıcıksınız? 

 

Sebep şu, Avrupa tarihinde ilk defa Avrupa finansman krizine karşı çıkan adam Trump oldu. Dedi ki “Kim daha fazla para veriyorsa oraya giderim. Rusya mı veriyor? Ona giderim. Katar mı veriyor? Ona giderim. Benim derdim para.”

 

Tarihte ilk defa Avrupa’ya arkasını dönen bir Amerika var ve Avrupa şuanda düdük gibi ortada. Çünkü karşısında Rusya’nın kılıcı var ve o kılıç o kadar keskin ki vanayı kapattığı anda Avrupa soğuktan ölür çünkü doğalgaz Rusya’dan gidiyor. 

 

Bir başka mesele, Avrupa’nın günlük 8 ton uyuşturucu ihtiyacı var. Bütün Avrupa günde 8 ton uyuşturucu kullanır. Bu uyuşturucuyu Avrupa’da üretemiyorsunuz. “Müktesebat el vermiyor” diyorlar ya, hakikat öyle değil. Onu öyle kurguladılar, öyle sistemleştirdiler. 

 

Ve bu uyuşturucu ağının tepesine ise Rusya’nın engeli geldiği anda, öyle bir kotasyon gelirse eğer; “Ben bugün 8 ton değil 4 ton göndereceğim” derse ve elindeki imkanlarla onu engellerse yarın Avrupa birbirini kesmeye başlayacak. 

 

Amerika kendi işini Güney Amerika ile çözdü artık İran’a, Afganistan’a muhtaç değil. Amerika’nın arka kapısı var ama Avrupa’nın arka kapısı kapandı. Avrupa’nın arka kapısı Afganistan’dı, İran’dı; Rusya önüne geldi. Dedi ki “Arkadaş komisyonu veriyorsan uyuşturucunu vereyim.” Ne zamana kadar ödeyebileceksin? Fiyatlar günden güne artıyor. Rabbim bütün dünyayı kurtarsın ama siyasi bir gerçek bu. Diplomatik bir gerçek bu.

 

Avrupa’da ne yaptı biliyor musunuz? “Madem ki önümde böyle bir engel var, o zaman ben Türk gençlerini öyle bir hale getireyim ki bütün akım Türkiye üzerinden olsun.” 

 

Türkiye’deki bu uyuşturucuyu yaygınlaştıranların hepsi Avrupa’dan gelmiş olan adamların Türkiye’de vermiş oldukları mücadeledir. Onların burada kurmuş olduğu pek çok şirketin arkası bir uyuşturucu yapılanmasıdır. Türkiye’ye bu noktada muhtaçlar ve bu noktada kullanmak istiyorlar. 

 

Türkiye ise sokaktaki torbacı ile uğraşıyor.

Bu uyuşturucu kapıdan girerken neredesin sen?

Bu mal kapıdan girerken sen neredesin?

Bu mal Türkiye’de üretilmiyor ki…

Türkiye’de üretsen üretsen esrar üretirsin, 3-5 tane adama yeter. Bu büyük oranda üretim Türkiye’de yok. Kapıda yoksun, torbacı ile ne işin var? 

 

Torbacı gariban.

Bir hukuksuzluk yapıyor Allah ıslah etsin ama o da benim çocuğum.

Günaha bulaşmış evet ama o da benim çocuğum.

Meslek verebildim mi? Hayır çünkü sen sekreterini bile üniversite mezunu arıyorsun.

Evlendirebildim mi? Hayır çünkü senin birilerini evlendirmek gibi bir gayen kalmadı. 

 

Aile bitecek, uyuşturucu gelecek. Peki ondan sonra kimi tutabileceksin? 

 

Avrupa’nın önünde tek sibop var; Türkiye’nin batması. Ekonomik olarak değil yanlış anlamayın; Türkiye ekonomik olarak çok büyüyecek. Haddinden fazla büyüyecek ama o gün benim gencim Müslüman olmaktan çıkmışsa ne yapayım ben o parayı. Benim gencim kazandığı 5 bin liranın yarısını uyuşturucuya harcayacak hale gelmişse ne yapayım ki ben o parayı. Benim gencim cinsel durumunu değiştirmişse, öyle böyle olmuşsa ben ne yapayım o parayı. İnsanlar namaz kılmıyorsa, oruç tutmuyorsa, hayattan lezzet almıyorlarsa ne yapayım ben o parayı…

 

Dolayısıyla bugün Türkiye’nin yaşadığı şu ekonomik kriz var ya, Allahu Zülcelal’in büyük rahmeti. Uyanmak için kısa bir fırsat. Avrupa çökerken Türkiye çökmeyip ayakta kalınca ve çok para ile kalırsa problem çıkacak. O yüzden insanların kendi başlarına bir uyanış geçirmeleri lazım. 

 

Unutmayın fütuhat dünyanın en problemli yerine gelmiştir tarih boyunca. İstanbul şu anda dünyanın en problemli yeri olduğu için bu fütuhat İstanbul’a gelmiştir. Eğer İstanbul düzelirse, eğer bu coğrafya düzelirse dünyadaki İslamiyetin akışı da, dünya insanlığının hali de düzelecektir. 

 

Zira Avrupa’da yaşayan insanlar bizim düşmanlarımız değil, tebliğ ile vazifeli olduğumuz bugün vahşete kurban gitmiş olanlardır. Onları bu halden kurtarmak için bu imtihanların bir an önce atlatılabilmesi için bizim toparlanmamız lazım.

Ama benim gencim Avrupalıyı seviyor. Benim gencim Avrupalının hastası olmuş. Onun gibi yaşama peşinde, onun gibi oturup kalkıp onun gibi yeme peşinde.

 

Eğer sizler sokaklardaki restoranlara gidiyor olmasaydınız; bu kadar restoran açılmazdı. 

Şimdi pedagoglar veya ailedeki psikolog soruyor “Haftada bir gün eşinizi yemeğe çıkartıyor musunuz?”

 

Bundan 100 sene önce böyle bir şey yoktu. Biz 100 sene evvel veya halihazırda normal bir Müslüman aile pikniğe gider, beraber dışarıda yemek yapardı.

Yemek yapar komşusuna giderdi elinde tencereyle hadi beraber yiyelim diye.

Yemek yapar komşusunu çağırırdı.

Şimdi ne oldu? Arkadaşlarla toplanıp restorana gidelim…

Senin ev ne oldu? Avrupalı oldun ya.

“Arkadaşlarla restorana gidelim, kafeye gidelim, nargileye gidelim…” Arkadaşlarla bir yere gidiyorsan sen Avrupalısın. Çünkü bizim medeniyetimizde ya arkadaşlarım bana gelir ya da ben arkadaşlarımın evine giderim.

 

Bu kadar kafenin açılmasını tetikleyen şey medya olmadı mı?

“Kafede çok para varmış, bir kahveyi 1 liraya yapıyorsun 5 liradan satıyorsun; bundan güzel para var mı?” 6 ay bunu verdin mi zaten bizim Türk milleti köşeyi dönme hastası; her taraf oldu kafe.

Şimdi evlerde misafir var mı? Yok. Avrupalısın çünkü.

 

“Abi akşam bir yere çıkmıyor muyuz?”

Çık bir yere ama arkadaşının evine çık. Bir yere çık ama o sana gelsin. Evler şenlensin. Evler şimdi yetimhane gibi.

 

Çocuk zaten bütün gün kreşte, hanımlar çalışıyor. Adam ayrı bir dünyada, çocuk ayrı bir dünyada, kadın da ayrı bir dünyada. Bunun adı Avrupalı.

 

Bir insanın karısı ile haftada bir gün dışarıda yemek yemesinin ailesine verdiği psikolojik katkıyı henüz anlamış değilim. Bu fütuhat açısından söylüyorum. O nasıl bir zevktir? O nasıl bir katma değerdir? 

 

Oyuna geliyoruz. Avrupalılaştırılıyoruz. Avrupalı olmamız isteniyor. 

 

Biz o kadar çok yardımlaşma, beraber yapma, beraberce üretmekten uzaklaştık ki herkes tekil kendini kurtarma çabasında. Herkesin sadece kendini kurtarma peşinde olduğu bir matematiği bu millete kabul ettirdiler ve bunu kusura bakmayın sadece o kesim, bu kesim değil; bugün Müslüman olan bir kesim de bunu yapmakta.

Öyle yapmakta ki bugün anlaşılır mesele değildir, bugün bir Müslüman’ın 250 bin liraya düğün yapmasını İslam’ın hiç bir fıkhında hiç bir yere oturtturamazsın kardeşim. 


“Benim imkanım var, yemek verdim.” Nerede? Çırağan’da. Kaç para? 500 bin, 1 milyon. 


1,5 milyona düğün yaptı. Senin etrafında veya fabrikanda evlenemeyen 100 tane erkeği 1 milyon liraya evlendirirsin. 100 adama parasını verip bu çocukları evlendirsene. 

 

Sen düğünü tamam çadırda da yapma ama 1 milyon liraya düğün yapıyorsun. Niye? Kraliyet ailesini seyretti ya adam. 

 

Şimdi kapalı kızlarımız var. ‘Kapalı’ ya bizim kızlarımız; 30 bin liraya gelinlik alan mı dersin, 50 bin liraya düğün yapan mı dersin.

“O gelinlik öyle olmazsa giymem” diyen mi dersin.

Nereden gördüler?

Çünkü bütün kraliyet evlilikleri, ‘beyaz gelinlik’ hep oradan geldi. Avrupalılar gibi şaşalı yürüyecekler, gösterilecek. Bir gece giyilecek.

Tamam giyilmesin değil ama 30 bin lira ne arkadaş? Bu iş 3-5 bine olmaz mı? 3 bini buna versen de 27 bin lira ile bir insanı daha evlendirsen ya.

Bir Müslüman adamın böyle hayat biçimi yok beyefendiler.

Buna İslami hayat biçimi denmiyor.

Birileri başını kapatınca, 5 vakit namaz kılınca Müslüman olduğunu zannediyorsa; böyle bir İslam yok. Böyle bir İslami anlayış da yok.

 

Mesela bir insan tanesi zenginleşiyor, içki partisi yapıyor.

Ötekisi zenginleşiyor, içkisiz parti yapıyor. Ne farkı kaldı? Bizimkisi içkisiz oldu ya caiz oldu…

 

Ama aynı düğünü fotoğrafını çek; Avrupa’daki düğün ile aynı.

Avrupa’daki düğün düzeneği ile aynı.

Avrupa’daki düğünler yuvarlak masalarda yapılır. Şimdi bütün Müslüman aileler öyle yapmıyorlar mı? 

Buna biz şovalye oturma oturma düzeni diyoruz. Eski bir kilise geleneğidir. Bu kiliselerde büyük yuvarlak masalar yapılır. ‘Güneş bu masaya doğuyor’ manasındadır. O masanın etrafında mutlaka ‘tek’ sayıda sandalye bırakılır. -Bugün bizim düğüncülerde aynısını yapıyorlar- Etrafına aile aile oturulur.

 

Bizim kültürümüz ise şudur; yan yana iki uzun masa açılır. Bir masa erkekler içindir diğer masa da kadınlar için. 

 

Aile aile oturuyorsanız siz Avrupalısınız kusura bakmayın.

 

“Ya biz o şeyi öyle düşünmedik.” Çünkü senin hiç öyle bir derdin yok. 

“Bize bugüne kadar anlatmadılar.” Ama eline cep telefonu verdiğimizde kimse sana anlatmadan her şeyi çözüyorsun 2 dakikada. 

 

Anneanneler, dedeler, nineler ellerinde telefon ile “Hayırlı cumalar” yazmayı biliyor. Bunu neden bilmiyor? Derdi yok çünkü. Derdi Kur’an-ı Azimüşşan’ı yaşamak değil ki.

Başını örttü mü? Namazı kıldı mı? İş bitmiştir.

 

“Para da benim ya nasıl olsa, harcarım. Helalinden kazandım, helalinden harcarım.”

Ama kimin gibi harcadın? Senin harcadığın Müslüman gibi değil ki.

Avrupa böyle çöktü, sende böyle çökersin. Seni kimse tutamaz. Çünkü Avrupa’nın mekanizması sende yok. Sendeki mekanizmada yüz binlerce hain var. Bu kadar hainin alkış tuttuğu bir yerde, bakın anlatsam sabaha kadar sürer, düğünden, yürümesinden, kaldırım anlayışına kadar bu adamlar tek tek düzenleyerek getirdiler. Tek tek hemde.

Hepsi düzenlenerek geldi, hepsinin bir mantığı var.

Avrupa fasıllarını buraya alıyorsunuz. Aldığı fasıllarla yeni bir eğitim sistemi getirdiniz.

Eğitim sistemi bireysel ve özgürlükçülüğe yönelik.

Bugün ilkokullarda kusura bakmayın geri zekalı yetiştiriyor bu Milli Eğitim. Aptal yetiştiriyor.

Birinci sınıftaki bir çocuk 7 yaşında evinden okula tek gidip gelemiyorsa, bu sorun güvenlik sorunu değildir. Bu sorun zeka problemidir. Demek ki çocuk kendini ifade edemeyecek halde. Demek ki çocuk kendi bileği ile bir köşeden dönüp kaçamayacak halde.

Bizim ülkemiz bu kadar güvenliksiz bir ülke değil. Siz Paris’te gece 10’dan sonra sokağa çıkamazsınız. Bak saat 11 biz Şirinevler’deyiz.

 

Paris, New York, Hollanda, Amsterdam… Saat 10’dan sonra adam keserler. Sen buradan haberleri görmediğin için sana göre Avrupa özgürlükler ülkesi. Adam öldürür kim vurduya gidersin. 

 

Neden haber olmaz? Ailesi yok ki herifin. Ailesi olmadığı için ölüp gitti. Kim öldürdü belli değil. 

 

Dünya’nın en güvenli ülkesinde en güvenli şehirlerinde yaşıyoruz. Ama bir adam ölüyor 1 hafta boyunca haberi yapılıyor. Sonra Milli Eğitim’de bunu destekliyor. Herkes çocuklarını okula götürüyor.

Sokakta oynayan çocuk kalmadı. Bu bir Avrupa matematiği değil mi?

Avrupa’da gülüyorduk biz, şimdi o hale geldik. 

 

Dolayısıyla bütün bu matematik ile Avrupa çökerken bizler de kimliklerimizi kaybediyoruz.

Lütfen karşı tarafa, başı açıklara, şunlara bunlara bakmayın.

Bu kimlik bozulumu önce Müslümanlar’da. Önce kendini Müslüman zanneden insanlar bozuk. Onlar bozuk olduğu için ortada hakiki bir örnek yok. O örnek olmayınca karşı taraf da diyor ki “Aynıyız.” 

 

Şu andaki söylem o değil mi? Başı açık bir kadın geliyor diyor ki “Aynı yaşıyoruz. Ben ne yapıyorsam o da yapıyor.” 

 

Şu an 5 vakit namaz kılan ile kılmayan arasında ne fark var?

 

O da kafeye gidiyor, o öyle düğün yapıyor. Her şeyin caizi bulunmuş ya…

Her şeyin Müslümanca zengin yaşama imkanı kurulmuş ya…

‘Müslüman oteller’ denilip oralarda kuyruklara giriliyor; haftalık 7000-8000 liraya tatil yapıyorlar ya…

Sonra o da helal oluyor ya. Helali hoş olsun. Öbür tarafa gidince görürüz helal mi değil mi.

 

Biz Avrupalılaşırsak işimiz kötüdür.

 

Bu fütuhatı Rabbim nasip etmiş İnşallah insanlar bu fütuhatlara sahip çıkarlarsa iş düzelir. Yoksa işin hakikat ve hikmeti bu. 

 

Avrupa’nın beklediği de bu fütuhat. Avrupa’nın aradığı da bu fütuhat. Zira Avrupa şunu söylüyor; “Bizi İbni Arabi ayağa kaldırdı, bizi İbni Sina ayağa kaldırdı, bizi İbni Batutalar, bunlar bizi ayağa kaldırdı. Bizi ayağa kaldıracak o ilimi arıyoruz.” 

 

Ama Avrupa alamaz bu ilmi. Amerika alabilir, Kuzey Afrika alabilir. Türkiye’de İnşallah nasipse diyelim.

 

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

başak burcu, başak burcu aşk, başak burcu erkeği, başak burcu günlük, başak burcu hangi ay, başak burcu özellikleri, başak burcu özellikleri erkek, başak burcu tarihleri, başak burcu yorumu, başak burcu, başak burcu aşk, başak burcu günlük, başak burcu hangi ay, başak burcu insanı, başak burcu kadını, başak burcu özellikleri, başak burcu özellikleri kadın, başak burcu tarihleri, başak burcu yorumu

BAŞAK BURCU KADIN ÖZELLİKLERİ

BAŞAK BURCU HANIMLARININ TÜM ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM: Başak burcu hanımla­rının hayatları çok …

başak burcu, başak burcu aşk, başak burcu erkeği, başak burcu günlük, başak burcu hangi ay, başak burcu özellikleri, başak burcu özellikleri erkek, başak burcu tarihleri, başak burcu yorumu, başak burcu, başak burcu aşk, başak burcu günlük, başak burcu hangi ay, başak burcu insanı, başak burcu kadını, başak burcu özellikleri, başak burcu özellikleri kadın, başak burcu tarihleri, başak burcu yorumu

BAŞAK BURCU ERKEK ÖZELLİKLERİ

TÜM BAŞAK BURCU ERKEKLERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ YAŞAM VE GEÇİM: Geçimleri ve yaşamla­rı hep ferah olur. Kalpleri …

aslan burcu, aslan burcu aşk, aslan burcu erkeği, aslan burcu günlük, aslan burcu hangi ay, aslan burcu insanı, aslan burcu özellikleri, aslan burcu, aslan burcu aşk, aslan burcu günlük, aslan burcu hangi ay, aslan burcu kadını, aslan burcu özellikleri, aslan burcu özellikleri kadın, aslan burcu tarihleri, aslan burcu yorumu, aslan burcu özellikleri erkek, aslan burcu tarihleri, aslan burcu yorumu

ASLAN BURCU KADIN ÖZELLİKLERİ

ASLAN BURCU HANIMLARININ TÜMÜNÜN ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM: Aslan Burcu hanımları­nın yaşamları …