Web sayfama hoşgeldiniz

hosgeldiniz

Web sayfama hoşgeldiniz

Herkese merhaba,

Ben Elife hoca olarak yıllardır sizlerin sorunlarını ve problemlerini çözmek ile uğraşıyorum. Bu uğraşlarımı ilmi çalışmalar ile yapmaktayım. Bu ilmi çalışmaları manevi çerçevede Allah’ın rızasını kazanmak için yapmaktayım.

Elife Hoca sadece bayanlar ile çalışmaktadır.

gözyaşı hakkında bilgiler

GÖZYAŞI

Bir sinir damarından beynin akıntısıyla meydana gelmiş olan gözün içerisinde ayrı bir alem vardır.

 

O alemin içerisinde hem ateş vardır hem acı vardır hem de tatlı vardır.

 

O ateş, gözün içerisinde özel bir ısı merkezidir. Bu ısı merkezi insanın görme duyusu için oldukça önemlidir.

 

Renklerin görülmesi için ışık, ışığın da oluşabilmesi için bir miktar ve çoğu zaman ısı gerekir. Isı olmadan da ışık oluşabilir ancak bu durum fizik üstü durumlarda yaşanabilir.

 

Günümüz şartlarında fizikte ışığın oluşumu ısıya bağlıdır.

 

Rengin görülebilir hale gelebilmesi de bu ısıyla mümkün olur. Karşı taraftan gelmiş olan ısının gözde algılanabilir olması için gözde de ısıyı kavrayacak ve ısı oluşturmaya yatkın bir yapının olması gerekir. Bu yapı gözün çekirdek merkezindedir diyebiliriz.

 

Gözü dünyaya da benzetebiliriz. Gözde de dünyanın merkezindeki çekirdeğin ısısı kadar olmasa da bu ısıyı kavrayabilecek bir yapı vardır. Bu ısının üzerinden geçen sıvı hücreleri vardır. Bunun sebebi; görünen her şeyin hafızası vücutta sıvı üzerinde tutulur. Tahmin edildiği üzere nöronların kendi içerisinde saklanan hafızaya dair ne varsa her şey suda saklıdır.

 

Hücrenin içerisindeki sıvı, vücudun hayat kaynağı olan sıvı, vücudu ayakta tutan sıvı, vücudun 4’te 3’ü olan sıvı vücudun hafıza merkezidir.

 

Bir insanın hafızasının gelişmesi su içmesiyle ve su tutabilmesiyle genişleyen bir unsurdur. Bu daha önce beyan edilmiş bir mesele değildir. “Hafıza nerede ve nasıl tutuluyor?” diyenlere de bu hususu böylelikle ifade etmiş oluruz. Gelecek yüzyıllarda bu sistem kullanılacaktır.

 

Hafıza tekniklerinden biri virüslerdir. Bir diğeri ise hücre sıvısına sahip olan küçük bakterilerdir.

 

Bakterilerin içerisindeki sıvı hard diskleri oluşturacak ve bu hard diskler de hafızada tutacaklardır.

 

İnsan hayatında ne yaşarsa yaşasın bütün yaşanılanları, her şeyi hücrelerdeki sıvı içerisinde tutarak hafızasında kalıcı hale getirir.

 

Gözyaşı, bu hücre sıvısının göz merkezindeki ısınma neticesinde akmasıyla meydana gelir. İnsanın yapmış olduğu günahlar, insan hücresi içerisindeki hücre yapı taşlarını bozucu bir etkiye sahiptir.

 

İnsan ağlamaya başlar ise beyinde hafızaya ait olan hücredeki sıvılardan bir miktarı alınarak göz hücreleri tarafından protein mekanizmasıyla seçilerek göze getirilir.

 

Bu merkezde ısıtılır ve gözden akıtılır.

 

Bu çekim esnasında, gözün merkezindeki sinir ile beyindeki nöronlardan bu hücreler çekilirken meydana gelen hal, duyguyla karşılaştırılabilir. Bir insan kininden, nefretinden, veya tamamen duygusal olmayan başka bir şeyden dolayı ağlasa bu yine temizlik içindir.

 

Nihayetinde gözyaşı beyni temizler. Ruhu da temizler.

 

İnsan ne kadar fazla gözyaşı dökerse hücreleri o kadar fazla yenilenir, bedeni o kadar fazla himaye altına alınmış olur, aklı o kadar çok gelişir, aklı o kadar çok korunur.

 

Çok gözyaşı döken insanların ömürlerinin sonuna doğru akıl veya akılla ilgili olacak hastalıklar yaşamadığı görülür. Gözyaşı hem aktığı yeri hem de çıktığı yeri temizler.

 

İnsanın gözyaşı ile çıkan sıvı ne kadar tatlıysa bu o kadar ruhani bir gözyaşıdır. İnsanın nefsinin mutmain olduğuna dair bir işarettir.

 

Gözyaşı ne kadar ekşiyse bunun nazardan olduğu anlaşılır. Nazardan olan durumlarda beyne aktarılan otomatik enerjiler vardır. Nazar böyle bir enerjidir.

 

İnsanın gözyaşı sıvısının acı olması durumu ise henüz nefsani kötülüklerden geçilmediğine işarettir. Tövbe istiğfar edilmesi gerektiğine işarettir.

 

İnsanın ruhunu ferahlatan iki şey vardır.

 

Bunlardan bir tanesi dua, bir tanesi de gözyaşıdır. Duanın en güzel hali el açılmış ve gözyaşı dökülmüş olanıdır. Bu durumda beden ve ruh aynı anda çalışır.
Gözyaşı böyle bir temizleyici özelliğe sahiptir.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi – Esmaül Hüsna 1
avrupanin-cokusu

Avrupa’nın Yarını – Avrupa’nın çöküşü

Geçen dersimizde Avrupa’nın dününden ve vahşetinden bahsettik.

Peki böyle mi devam edecek? Hayır. 

 

Bir kaç önemli noktayı sohbet babında izah edelim, kitapta genişleteceğiz oradan daha kapsamlı okursunuz çünkü ülke ülke gitmek lazım meselenin üzerine. 

 

Sohbetteki genel kıstası beyan edelim ki en azından bir şeyi anlayarak bitirmiş olalım. Bir de Türkiye tarafından önemli olan izahati yapalım.

 

En başta Avrupa’nın Türkiye’ye verdiği zararları iyi anlamamız lazım çünkü Türkiye’nin Avrupa Birliği kurallarının fasıllarına göre hareket ederse daha düzgün, daha dirayetli, finansmanı daha güçlü, daha kredi alabilir, daha özgür bir hale ulaşacağı iddia ediliyor. 

 

İddiası ile kalmıyor tabii ki, 1960’lı yıllara kadar gündemimizde yok iken bir anda biz Avrupa Birliği ile gündem oluşturmaya başlıyoruz.

 

İşin en komik yanlarından bir tanesi odur ki; Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü ile hep girizgah yaparlar ve derler ki; “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmamız lazım.”

 

Bu söz ‘Muasır’ kelimesi ile asrın ötesine geçebilme kabiliyetinden bahsediyor. Diyor ki, “Bizler bugün yaşadığımız asırda bunlardan gerideyiz”

 

Neden? Çünkü Cumhuriyet kurulduğu zaman deniyordu ki “Biz bunlardan bir asır gerideyiz.” 

 

Ne için? Uçak babından, araba babından, elimizdeki imkanlar ve ekonomi kısmında söyleniyordu bu.

Yoksa bizler komşuluk bakımından, sosyal ilişkiler bakımından tarih boyunca hiç Avrupa’nın gerisinde kalmadık hep önündeydik hala önündeyiz. Hala onlar bizim gerimizde.

Yani bugün siz gazetede bir kadının ölümünü, -asla hafife almıyoruz bu bir vahşettir- bir hafta boyunca okursanız bu ülkeden tiksinirsiniz. Sen bir hafta boyunca bir kadının kocasından hunharca, aşağılık bir şekilde, sokaklarda dayak yeyip öldüğünü okursan, bu memlekette yaşanmaz dersin. Ama sen bir haftadan beri aynı olayı okuyorsun.

 

Dersin birinci kısmında anlattık; bu olay Avrupa’da o kadar tabii ki, o kadar gerçek ki artık gazeteye haber değil. Gazeteye haber olmayacak kadar olağan bir süreç yaşıyor onlar.

 

‘Muasır medeniyet seviyesi’ bizim ekonomimiz için söylenmiştir. Bizim genel kültürümüz, hayata bakış açımız, yaşam biçimimiz adına söylenmemiştir. 

 

Amerika ve Avrupa arasındaki fikir kavgası yeni başlıyor. Bu da Avrupa’nın çöküş matematiğindeki 3 bacaktan bir tanesi. 

 

Avrupa fasıllarına dediler ki, “Sizin her şehrinizde bir üniversite yok. Sizin her şehrinizde bir üniversite olması lazım.”

“Güzel, olsun.” dedi bizimkilerde.

 

Dünyanın hiçbir matematikçisi, hiçbir eğitimcisi bana bu fütuhatın getirdiği imkanlar dairesinde, Seyyidimin bu fütuhatı karşısında her şehirde bir üniversite olması gerekliliğini ispatlayamaz. Bu bir Avrupa projesidir. 

 

Türkiye’de yaklaşık 10 sene sonra siz çivi çaktırmaya marangoz bulamayacaksınız.

Kaynak yaptırmaya demirci bulamayacaksınız.

Ampul taktırmaya elektrikçi bulamayacaksınız.

Boya yaptırmaya boyacı bulamayacaksınız.

O gün bir evi bugünün parası ile 7500-8000 liraya boyatacaksınız.

Bir pencere taktırmak için 600-700 lira para vereceksiniz. 

Bir marangoza “Bana bir tane sandalye yap” diyeceksiniz; 1500-2000 lira para vereceksiniz.

Çünkü bulamayacaksınız. 

Çünkü bu bir Avrupa projesi. 

Türkiye’nin meslek erbabını bitirme projesi ve bu projenin temelinde Dışişleri Bakanlığı var. Kabul ettiler, onayladılar; her tarafımız üniversite mezunu. En kötü işletme mezunu. Memlekette taksicisinden sekreterine kadar, neredeyse çöpçüsünden hademesine kadar bunlar hakikaten birer meslek olmasına rağmen bugün üniversite mezunu adam işsiz olduğu için bu hale düştü.

 

Bakın Türkiye’deki işsizliğin temel sebebi ‘iş yokluğu’ değildir. İşin yönetilememesinden kaynaklanmaktadır.

 

İş yönetilebilir olursa bu fütuhatın sözünü dinlerseniz; Türkiye’de 4,5 milyon işçi açığı var ya, o yetmez size 4,5 milyon daha işçi getirmeniz lazım.

 

Siz sürekli Hastahane açıyorsunuz. Sizin tarıma önem vermeniz lazım ama Avrupa Birliği dedi ki “Biz size hayvancılık kredisi vereceğiz.” sonra işin tam yarısında bu krediyi de kestiler. Zaten onu da başka amaçlarla kullandı bu millet o ayrı bir konu…

 

Bize çok ciddi anlamda ‘bir anda köşeyi dönmek’ gibi Türk insanına bir hastalık bağladırlar; bir anda köşeyi dönen bir anda o köşeden tepetaklak düşer. İnsanoğlu 40-45 yaşına kadar adam gibi çalışır, sonrasında rahata erer. O zamana kadar çile çekmeye Eyvallah edeceksiniz. Sen 25 yaşında zengin olmaya çalışırsan tökezler kalırsın çünkü tecrüben yetmez.

 

Avrupa Birliğinin bize müktesebat anlamında ikinci pompaladığı mesele; aile meselesi. Kendisinde aile matematiği kalmadığı için bugün Türkiye’de de bir aile matematiğinin kalmasını istemiyor. 

 

Özel hukuk matematiğinin içerisine sokulan, devlet matematiği çerçevesinde Avrupalıya göre hazırlanmış bir müktesebatın uydurması ile bugün Türkiye’deki evliliği düşürmeye Avrupa mecburdur. Çünkü Avrupa artık bir yaşlı ülkesi. Evlenmiyorlar, çocukları yok; bunun yerine köpek bakıyorlar. Çünkü Avrupa’daki yaşlanma hızı ile 20 sene sonra yaklaşık 50-60 milyon iş gücüne ihtiyaçları olacak. O günde nereden isteyecekler bu iş gücünü? Türkiye’den, Orta Doğu’dan.


Peki bu Türkiye’den, Orta Doğu’dan, Kuzey Afrika’dan işçi diye getirecekleri insanlar kimler? Müslümanlar.

Dolayısıyla Türkiye ve Orta Doğu’da neden dini ve dini yaşantıyı aşağıya çekmeye uğraşıyorlar? Çünkü diyorlar ki, “Ben öyle bir şey yapmalıyım ki gelen 50 milyon bana dini ile gelmemeli. Bana dindarlığı ile gelmemeli. Buraya geldiği zaman benden mescit istememeli. Benim ülkemde İslam’ı yaymamalı. Müslüman gibi yaşamamalı. Tamamen dünya insanı olmalı, tamamen materyalist olmalı ve o kafada gelmeli.”

 

Bizim ülkemizdeki bu nüfus projeksiyonunu çözemediniz. Çözemediğiniz için diyorsunuz ki “Din meselesi bu kadar önemli bir mesele midir?”

Din hayattır. Eğer o hayat olarak bakmazsanız bugün o matematiği kavrayamazsınız.



Avrupa’nın 3 tane yıkım bacağı var.

 

1- Amerika Birleşik Devletleri.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ve Avrupa ile yapacak şeyleri neredeyse kalmamıştır. Bunu bugün anlamayacaksınız, ileride anlayacaksınız.

 

Türkiye’nin iş yapabilme gücü ancak Amerika ile mümkündür. Bu Amerika’nın hegemonyası altına girmek demek değildir. Amerika’da sizin dininizin yayılması için her türlü imkan vardır ama Avrupa bu imkanı size asla ve katiyetle vermez.

Çünkü Amerika dini ihtiyacı olduğunu yakında söylemeye başlayacak.

Diyecek ki “Biz bu işin altından kalkamıyoruz. Bu cinayetlerin, bu rezaletin, bu pisliğin altından kalkamıyoruz. Deist olduk, ateist olduk ama işin altından kalkamıyoruz bize bir din lazım.” Ve şu anda Amerika’nın işi Hinduizme kaydırmak için de bir talebi var ama yeterli değil çünkü ruh doymuyor. 

 

Dolayısıyla Amerika’da sizin İslam’ı anlatmanız ve yayılması gayet doğal ve tabii bir süreçtir. Ama Avrupa’da bu mümkün değil. 

 

Neden? 

 

Çünkü Avrupa’nın içerisindeki büyük fraksiyon sayısı 32’ye çıktı.

Yakında Avrupa’da insanlar birbirlerine aynı sağcı-solcu kavgasında olduğu gibi birbirlerine karşı savaş açmaya başlayacaklar. Birbirlerine karşı sadece sözleri yetmeyecek kavga etmeye başlayacaklar. Çünkü bu kavganın bir başka temeli var;

2- Avrupa finans sisteminin temelleri sarsılmıştır ve çökmek üzeredir.

 

Avrupa Birliği’nin bu Euro bölgesi ile oluşturmaya çalıştığı birlik anlayışı son anlayıştır. İngiltere’nin de Avrupa Birliği’nden çıkışı ile bu mesele kapanmıştır. Artık Euro’nun kağıt ötesinde bir değere sahip olması beklenemez. 

 

Birileri diyecek ki, “İyi de Almanya makine üretiyor, araba üretiyor, onu üretiyor bunu üretiyor nasıl olacak?”

Ama üretim tesislerinin çoğu Çin’e aktı ve Çin bu saatten sonra aynı fiyatlara iş yapmayacak. Çin aynı fiyatlara iş yapmadığında siz artık Avrupalıyı Çin’e mahkum edeceksiniz. Çin’e mahkum olan Avrupa artık Amerika’nın değil Rusya’nın istediklerini yapmaya mecbur kalacaktır.

 

Rusya bu manada artık Avrupa’nın başında gelecek bir isimdir.

 

O yüzden Rusya ile İngiltere arasında önümüzdeki dönemlerde başlayacak muhteşem çatışmadan iki taraf da zarar görecektir. 

 

Herkes Amerika ile Çin arasındaki ticaret savaşını konuşuyor. Bu size yansıtılan bir görüntüdür. İşin aslı İngiltere ile Rusya arasındadır. 

 

İngiltere Rusya’nın Avrupa’nın başına geleceğini bildiğinden Avrupa Birliği’nden çıkmıştır ve işi tamamen yönetimsel metafora aktararak Amerika ile yeni bir zeminde yeni bir oluşum arayışı içerisindedir. Ama bunun da tutma ihtimali yoktur.

Bu noktada şunu beyan etmekte yarar var; dünyanın her yerinde Hintli şirketlerin %95’inin sahibi İngilizlerdir. Hintliler görüntüde size o şirketin sahibi olduğunu gösterirler. Hindistan’ın sahibi İngiltere’dir.

 

Kim satmıştır Hindistan’ı? 

 

Gandhi satmıştır. Sizin o muhteşem ‘Hindistan’ı kurtaran adam’ diye tanıdığınız amca var ya; o zayıf amca Hindistan’ı baba gibi satmış olan adamdır. Hindistan tarihinin en büyük hainidir. Tarihte Türk hainleri de anlatmaya kalksak yine kafa kaldırmayacak oraya girmiyoruz. ‘Her gördüğün sakallıyı hoca bilme’ meselesi buradan geliyor. Dolayısıyla Gandhi dediğin adam İngiltere’nin eli ile Hindistan’ı ele geçirmede son çiviyi çakarak Hindistan’a ait olan bütün malı mülkü ne varsa İngiltere’ye bağlamıştır.

Ancak buradaki Pakistan metaforu, yani onun gelişecek olması ve Çin içerisindeki hareketlenme dolayısıyla Türkiye’nin Pakistan ve Amerika ile arasındaki ilişki ve köprüyü kurma vazifesi vardır. 

 

Biz bu fütuhatta daha önce beyan ettik tekrar ediyoruz; Çin’den kim neyi ithal ediyorsa, ister bardak ithal etsin, ister ağaç ithal etsin, isterse makine ithal etsin; batacaksınız. Başka bir ihtimaliniz yoktur. Dünya’nın yeni finansman sistemi bunu kaldırmayacak. Hiç bir şekilde ithalatçı firma Türkiye’de Çin’den ithalat yapıyorsa ayakta duramaz. Batacak, batması da gerekiyor. 

 

Çünkü Türkiye’nin yanı başında Pakistan gibi bir Müslüman ülke var. Onunla beraber dünyada yapamayacağınız hiçbir şey yok. Buna rağmen bizim Pakistan ile bağımızı kopartmaya çalışıyorlar.

 

Sokakta sorsan “Pakistan ile mi iş yaparsın yoksa Çin ile mi?” 

Adam sana diyecek ki “Pakistan’da ne var ki abi?”

 

Pakistan Çin’den çok daha etkili bir ülke.

Ancak orası da yine aynı Türkiye olduğu gibi din yolu ile, mezhep yolu ile, meşrep yolu ile çatışma zeminine götürülmek isteniyor.

 

Bugün Hindistan Pakistan’ın üzerine neden savaş açacağını beyan ediyor?

Pakistan’ın büyüyeceğini herkes biliyor.

Pakistan büyüdüğünde Türkiye’den başka hiç kimse ile de iş yapmayacağını herkes çok iyi biliyor.

 

3- Finansman sisteminin getirisi ile beraber şu andan itibaren başlamış olan o iç karışıklılığı tutamayacak olmasıdır. Özellikle mezhepsel ve gelişim manasında Avrupa Birliği parlamentosunda sizin beklediğiniz süreçlerin hiçbirisi olmayacak. Avrupa Birliği topyekun dağılırken Türkiye’den Avrupa Birliği’ne bağı olan herkes Avrupa’ya kaçmaya mecbur olacak. 

 

Bugün dikkat ederseniz, Türkiye’deki önemli sanatçılar veya yazarlar neden Avrupa’ya gidiyorlar?

Amerika daha özgür bir ülke değil mi?

Amerika daha imkanı olan bir ülke değil mi?

Avrupa’da para kazanmak eskisi gibi değil, çok zordur. Amerika’da bu çok daha kolaydır. Neden Avrupa’ya gidiyorsun?

Herkes maaşını aldığı yere gider.

Herkes hangi şirkette çalışıyorsa işi bittiğinde ya da yapamayacağını anladığında oraya gider. 

 

Bugün bu ülkenin aydın kitlesinin hala %85’i Avrupa’ya bağlı. Göbekleri Avrupa’ya bağlı. Mutfaklarındaki fırınlarından, arabalarına kadar, giydikleri ayakkabılarına kadar Avrupa’ya bağlılar. 

 

Devlet adamları, bürokratlar, sanatçılar hepsi bağlılar ama bu bağlantının yöntemi var. Adam senin kapını çalıp ‘gel sen Almanlara çalış’ demiyor tabii ki.

Düşünce kuruluşları eliyle yapıyor çünkü Avrupa’nın elinde sadece düşünce kuruluşları kaldı. Geriye başka hiçbir şey kalmadı.

 

Şuan ellerinde kalan son parayı da düşünce kuruluşlarına harcarken ortada kalan son 3 kurşundan birini Türkiye’deki dini anlayışa harcamak üzerine kurguladılar. 

 

Türkiye’nin kalan son bağı olan tasavvuf ilişkisini koparmaktan başka çareleri yok. Bu çare bu sistematiği çökertmedikçe de Avrupa’yı ayakta tutabilme imkanı yok. 

 

Bugün Avrupa Birliği’ndeki domino taşı etkilerinden bir diğeri ise o süreç içerisinde kıtlık, kuraklık, iklim değişikliği diye tabir ettikleri Rusya’nın saldırısı var. Çünkü iklim değişikliğini tetikleyen Rusya’dır. İklim değişikliği diye bir şey yoktur. Rusya elindeki elektromanyetik cihazlarla sıcak havayı sürekli Avrupa koylarına iter. Avrupa Rusya’ya mecbur kalacaktır. 

 

Buradaki tek geçiş yolu Türkiye’dir. Biz Avrupa’ya muhtaç değiliz; Avrupa bize muhtaçtır.

Avrupa’nın bize muhtaciyetini anlayabilmeniz için gençler, önce sizin kafanızı değiştirmeniz lazım.

Zihniyetinizi değiştirmeniz lazım.

Siz onlara bir şey satma peşinde değil de onlardan bir şey alma peşindeyseniz; bu materyalist matematiğin gereğidir. 

 

Halbuki sizin burada geliştirmek ile mükellef olduğunuz topraklar var. Orta Doğu toprakları var ve Kuzey Afrika ülkeleri var. Bu ülkeler ayağa kalkmadan Türkiye’de ayağa kalkamaz. Bu bilince varmanız lazım. Avrupa’ya olan beklentileriniz, Avrupa’ya olan ilişkileriniz ise tökezlemiştir. Kültürel manada da tökezledikleri apaçıktır. 

 

Dikkat ederseniz bizdeki yazarlar ‘Nobel’den ödül almış yazar’ olarak anılmak için mücadele veriyorlar. Aynı kültürel yapıyı kendi ülkenizde kurgulamak için o mücadeleyi vermek sizin vazifenizdir. 

 

Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin yarını hakikaten yoktur. Avrupa Birliği’nin finansman gücü, kredi kabiliyeti şu an tamamen New York ve Hong Kong borsasına bağlıdır. Bu iki borsa çöktüğü zaman Avrupa’nın parası yok. 

 

Neden biliyor musunuz? Avrupa topladığı bütün parayı bu iki borsaya emanet etti. Herkes Hollanda’da, İngiltere’de bir paranın olduğunu falan zannediyor. Avrupa’da şu anda kağıt dolaşıyor, altın falan kalmadı. Bir tek İngiltere’nin elinde var, o da çekiliyor. 

 

Fransa ve Almanya elindeki imkanları geliştirmek için bu saatten sonra savaşa girmeye mecburdur. Yeni kaynağa ihtiyacı var. O yüzden Suriye’ye sataşmak istiyor, Orta Doğu’ya gelmek istiyor. Eğer kıstırabilirsen, eğer engelleyebilirsen o zaman zaten Avrupa ayakta duramaz. 

 

Bir diğer mesele; Amerika Avrupa’nın tabiri caizse boynuzuydu ama boynuz kulağı geçti. 

 

Avrupa Amerika’nın bu kadar büyüyebileceğini tahmin etmiyordu. Bütün bu tahminlerin ötesinde herkes şu anda dikkat ederseniz Trump’ın gelişine gıcık öyle değil mi? Herkes Trump’tan nefret ediyor. Çok komik bir şekilde bizim ülkedeki yazarlar bile Trump düşmanı. Siz Trump’tan bir zarar mı gördünüz, neden gıcıksınız? 

 

Sebep şu, Avrupa tarihinde ilk defa Avrupa finansman krizine karşı çıkan adam Trump oldu. Dedi ki “Kim daha fazla para veriyorsa oraya giderim. Rusya mı veriyor? Ona giderim. Katar mı veriyor? Ona giderim. Benim derdim para.”

 

Tarihte ilk defa Avrupa’ya arkasını dönen bir Amerika var ve Avrupa şuanda düdük gibi ortada. Çünkü karşısında Rusya’nın kılıcı var ve o kılıç o kadar keskin ki vanayı kapattığı anda Avrupa soğuktan ölür çünkü doğalgaz Rusya’dan gidiyor. 

 

Bir başka mesele, Avrupa’nın günlük 8 ton uyuşturucu ihtiyacı var. Bütün Avrupa günde 8 ton uyuşturucu kullanır. Bu uyuşturucuyu Avrupa’da üretemiyorsunuz. “Müktesebat el vermiyor” diyorlar ya, hakikat öyle değil. Onu öyle kurguladılar, öyle sistemleştirdiler. 

 

Ve bu uyuşturucu ağının tepesine ise Rusya’nın engeli geldiği anda, öyle bir kotasyon gelirse eğer; “Ben bugün 8 ton değil 4 ton göndereceğim” derse ve elindeki imkanlarla onu engellerse yarın Avrupa birbirini kesmeye başlayacak. 

 

Amerika kendi işini Güney Amerika ile çözdü artık İran’a, Afganistan’a muhtaç değil. Amerika’nın arka kapısı var ama Avrupa’nın arka kapısı kapandı. Avrupa’nın arka kapısı Afganistan’dı, İran’dı; Rusya önüne geldi. Dedi ki “Arkadaş komisyonu veriyorsan uyuşturucunu vereyim.” Ne zamana kadar ödeyebileceksin? Fiyatlar günden güne artıyor. Rabbim bütün dünyayı kurtarsın ama siyasi bir gerçek bu. Diplomatik bir gerçek bu.

 

Avrupa’da ne yaptı biliyor musunuz? “Madem ki önümde böyle bir engel var, o zaman ben Türk gençlerini öyle bir hale getireyim ki bütün akım Türkiye üzerinden olsun.” 

 

Türkiye’deki bu uyuşturucuyu yaygınlaştıranların hepsi Avrupa’dan gelmiş olan adamların Türkiye’de vermiş oldukları mücadeledir. Onların burada kurmuş olduğu pek çok şirketin arkası bir uyuşturucu yapılanmasıdır. Türkiye’ye bu noktada muhtaçlar ve bu noktada kullanmak istiyorlar. 

 

Türkiye ise sokaktaki torbacı ile uğraşıyor.

Bu uyuşturucu kapıdan girerken neredesin sen?

Bu mal kapıdan girerken sen neredesin?

Bu mal Türkiye’de üretilmiyor ki…

Türkiye’de üretsen üretsen esrar üretirsin, 3-5 tane adama yeter. Bu büyük oranda üretim Türkiye’de yok. Kapıda yoksun, torbacı ile ne işin var? 

 

Torbacı gariban.

Bir hukuksuzluk yapıyor Allah ıslah etsin ama o da benim çocuğum.

Günaha bulaşmış evet ama o da benim çocuğum.

Meslek verebildim mi? Hayır çünkü sen sekreterini bile üniversite mezunu arıyorsun.

Evlendirebildim mi? Hayır çünkü senin birilerini evlendirmek gibi bir gayen kalmadı. 

 

Aile bitecek, uyuşturucu gelecek. Peki ondan sonra kimi tutabileceksin? 

 

Avrupa’nın önünde tek sibop var; Türkiye’nin batması. Ekonomik olarak değil yanlış anlamayın; Türkiye ekonomik olarak çok büyüyecek. Haddinden fazla büyüyecek ama o gün benim gencim Müslüman olmaktan çıkmışsa ne yapayım ben o parayı. Benim gencim kazandığı 5 bin liranın yarısını uyuşturucuya harcayacak hale gelmişse ne yapayım ki ben o parayı. Benim gencim cinsel durumunu değiştirmişse, öyle böyle olmuşsa ben ne yapayım o parayı. İnsanlar namaz kılmıyorsa, oruç tutmuyorsa, hayattan lezzet almıyorlarsa ne yapayım ben o parayı…

 

Dolayısıyla bugün Türkiye’nin yaşadığı şu ekonomik kriz var ya, Allahu Zülcelal’in büyük rahmeti. Uyanmak için kısa bir fırsat. Avrupa çökerken Türkiye çökmeyip ayakta kalınca ve çok para ile kalırsa problem çıkacak. O yüzden insanların kendi başlarına bir uyanış geçirmeleri lazım. 

 

Unutmayın fütuhat dünyanın en problemli yerine gelmiştir tarih boyunca. İstanbul şu anda dünyanın en problemli yeri olduğu için bu fütuhat İstanbul’a gelmiştir. Eğer İstanbul düzelirse, eğer bu coğrafya düzelirse dünyadaki İslamiyetin akışı da, dünya insanlığının hali de düzelecektir. 

 

Zira Avrupa’da yaşayan insanlar bizim düşmanlarımız değil, tebliğ ile vazifeli olduğumuz bugün vahşete kurban gitmiş olanlardır. Onları bu halden kurtarmak için bu imtihanların bir an önce atlatılabilmesi için bizim toparlanmamız lazım.

Ama benim gencim Avrupalıyı seviyor. Benim gencim Avrupalının hastası olmuş. Onun gibi yaşama peşinde, onun gibi oturup kalkıp onun gibi yeme peşinde.

 

Eğer sizler sokaklardaki restoranlara gidiyor olmasaydınız; bu kadar restoran açılmazdı. 

Şimdi pedagoglar veya ailedeki psikolog soruyor “Haftada bir gün eşinizi yemeğe çıkartıyor musunuz?”

 

Bundan 100 sene önce böyle bir şey yoktu. Biz 100 sene evvel veya halihazırda normal bir Müslüman aile pikniğe gider, beraber dışarıda yemek yapardı.

Yemek yapar komşusuna giderdi elinde tencereyle hadi beraber yiyelim diye.

Yemek yapar komşusunu çağırırdı.

Şimdi ne oldu? Arkadaşlarla toplanıp restorana gidelim…

Senin ev ne oldu? Avrupalı oldun ya.

“Arkadaşlarla restorana gidelim, kafeye gidelim, nargileye gidelim…” Arkadaşlarla bir yere gidiyorsan sen Avrupalısın. Çünkü bizim medeniyetimizde ya arkadaşlarım bana gelir ya da ben arkadaşlarımın evine giderim.

 

Bu kadar kafenin açılmasını tetikleyen şey medya olmadı mı?

“Kafede çok para varmış, bir kahveyi 1 liraya yapıyorsun 5 liradan satıyorsun; bundan güzel para var mı?” 6 ay bunu verdin mi zaten bizim Türk milleti köşeyi dönme hastası; her taraf oldu kafe.

Şimdi evlerde misafir var mı? Yok. Avrupalısın çünkü.

 

“Abi akşam bir yere çıkmıyor muyuz?”

Çık bir yere ama arkadaşının evine çık. Bir yere çık ama o sana gelsin. Evler şenlensin. Evler şimdi yetimhane gibi.

 

Çocuk zaten bütün gün kreşte, hanımlar çalışıyor. Adam ayrı bir dünyada, çocuk ayrı bir dünyada, kadın da ayrı bir dünyada. Bunun adı Avrupalı.

 

Bir insanın karısı ile haftada bir gün dışarıda yemek yemesinin ailesine verdiği psikolojik katkıyı henüz anlamış değilim. Bu fütuhat açısından söylüyorum. O nasıl bir zevktir? O nasıl bir katma değerdir? 

 

Oyuna geliyoruz. Avrupalılaştırılıyoruz. Avrupalı olmamız isteniyor. 

 

Biz o kadar çok yardımlaşma, beraber yapma, beraberce üretmekten uzaklaştık ki herkes tekil kendini kurtarma çabasında. Herkesin sadece kendini kurtarma peşinde olduğu bir matematiği bu millete kabul ettirdiler ve bunu kusura bakmayın sadece o kesim, bu kesim değil; bugün Müslüman olan bir kesim de bunu yapmakta.

Öyle yapmakta ki bugün anlaşılır mesele değildir, bugün bir Müslüman’ın 250 bin liraya düğün yapmasını İslam’ın hiç bir fıkhında hiç bir yere oturtturamazsın kardeşim. 


“Benim imkanım var, yemek verdim.” Nerede? Çırağan’da. Kaç para? 500 bin, 1 milyon. 


1,5 milyona düğün yaptı. Senin etrafında veya fabrikanda evlenemeyen 100 tane erkeği 1 milyon liraya evlendirirsin. 100 adama parasını verip bu çocukları evlendirsene. 

 

Sen düğünü tamam çadırda da yapma ama 1 milyon liraya düğün yapıyorsun. Niye? Kraliyet ailesini seyretti ya adam. 

 

Şimdi kapalı kızlarımız var. ‘Kapalı’ ya bizim kızlarımız; 30 bin liraya gelinlik alan mı dersin, 50 bin liraya düğün yapan mı dersin.

“O gelinlik öyle olmazsa giymem” diyen mi dersin.

Nereden gördüler?

Çünkü bütün kraliyet evlilikleri, ‘beyaz gelinlik’ hep oradan geldi. Avrupalılar gibi şaşalı yürüyecekler, gösterilecek. Bir gece giyilecek.

Tamam giyilmesin değil ama 30 bin lira ne arkadaş? Bu iş 3-5 bine olmaz mı? 3 bini buna versen de 27 bin lira ile bir insanı daha evlendirsen ya.

Bir Müslüman adamın böyle hayat biçimi yok beyefendiler.

Buna İslami hayat biçimi denmiyor.

Birileri başını kapatınca, 5 vakit namaz kılınca Müslüman olduğunu zannediyorsa; böyle bir İslam yok. Böyle bir İslami anlayış da yok.

 

Mesela bir insan tanesi zenginleşiyor, içki partisi yapıyor.

Ötekisi zenginleşiyor, içkisiz parti yapıyor. Ne farkı kaldı? Bizimkisi içkisiz oldu ya caiz oldu…

 

Ama aynı düğünü fotoğrafını çek; Avrupa’daki düğün ile aynı.

Avrupa’daki düğün düzeneği ile aynı.

Avrupa’daki düğünler yuvarlak masalarda yapılır. Şimdi bütün Müslüman aileler öyle yapmıyorlar mı? 

Buna biz şovalye oturma oturma düzeni diyoruz. Eski bir kilise geleneğidir. Bu kiliselerde büyük yuvarlak masalar yapılır. ‘Güneş bu masaya doğuyor’ manasındadır. O masanın etrafında mutlaka ‘tek’ sayıda sandalye bırakılır. -Bugün bizim düğüncülerde aynısını yapıyorlar- Etrafına aile aile oturulur.

 

Bizim kültürümüz ise şudur; yan yana iki uzun masa açılır. Bir masa erkekler içindir diğer masa da kadınlar için. 

 

Aile aile oturuyorsanız siz Avrupalısınız kusura bakmayın.

 

“Ya biz o şeyi öyle düşünmedik.” Çünkü senin hiç öyle bir derdin yok. 

“Bize bugüne kadar anlatmadılar.” Ama eline cep telefonu verdiğimizde kimse sana anlatmadan her şeyi çözüyorsun 2 dakikada. 

 

Anneanneler, dedeler, nineler ellerinde telefon ile “Hayırlı cumalar” yazmayı biliyor. Bunu neden bilmiyor? Derdi yok çünkü. Derdi Kur’an-ı Azimüşşan’ı yaşamak değil ki.

Başını örttü mü? Namazı kıldı mı? İş bitmiştir.

 

“Para da benim ya nasıl olsa, harcarım. Helalinden kazandım, helalinden harcarım.”

Ama kimin gibi harcadın? Senin harcadığın Müslüman gibi değil ki.

Avrupa böyle çöktü, sende böyle çökersin. Seni kimse tutamaz. Çünkü Avrupa’nın mekanizması sende yok. Sendeki mekanizmada yüz binlerce hain var. Bu kadar hainin alkış tuttuğu bir yerde, bakın anlatsam sabaha kadar sürer, düğünden, yürümesinden, kaldırım anlayışına kadar bu adamlar tek tek düzenleyerek getirdiler. Tek tek hemde.

Hepsi düzenlenerek geldi, hepsinin bir mantığı var.

Avrupa fasıllarını buraya alıyorsunuz. Aldığı fasıllarla yeni bir eğitim sistemi getirdiniz.

Eğitim sistemi bireysel ve özgürlükçülüğe yönelik.

Bugün ilkokullarda kusura bakmayın geri zekalı yetiştiriyor bu Milli Eğitim. Aptal yetiştiriyor.

Birinci sınıftaki bir çocuk 7 yaşında evinden okula tek gidip gelemiyorsa, bu sorun güvenlik sorunu değildir. Bu sorun zeka problemidir. Demek ki çocuk kendini ifade edemeyecek halde. Demek ki çocuk kendi bileği ile bir köşeden dönüp kaçamayacak halde.

Bizim ülkemiz bu kadar güvenliksiz bir ülke değil. Siz Paris’te gece 10’dan sonra sokağa çıkamazsınız. Bak saat 11 biz Şirinevler’deyiz.

 

Paris, New York, Hollanda, Amsterdam… Saat 10’dan sonra adam keserler. Sen buradan haberleri görmediğin için sana göre Avrupa özgürlükler ülkesi. Adam öldürür kim vurduya gidersin. 

 

Neden haber olmaz? Ailesi yok ki herifin. Ailesi olmadığı için ölüp gitti. Kim öldürdü belli değil. 

 

Dünya’nın en güvenli ülkesinde en güvenli şehirlerinde yaşıyoruz. Ama bir adam ölüyor 1 hafta boyunca haberi yapılıyor. Sonra Milli Eğitim’de bunu destekliyor. Herkes çocuklarını okula götürüyor.

Sokakta oynayan çocuk kalmadı. Bu bir Avrupa matematiği değil mi?

Avrupa’da gülüyorduk biz, şimdi o hale geldik. 

 

Dolayısıyla bütün bu matematik ile Avrupa çökerken bizler de kimliklerimizi kaybediyoruz.

Lütfen karşı tarafa, başı açıklara, şunlara bunlara bakmayın.

Bu kimlik bozulumu önce Müslümanlar’da. Önce kendini Müslüman zanneden insanlar bozuk. Onlar bozuk olduğu için ortada hakiki bir örnek yok. O örnek olmayınca karşı taraf da diyor ki “Aynıyız.” 

 

Şu andaki söylem o değil mi? Başı açık bir kadın geliyor diyor ki “Aynı yaşıyoruz. Ben ne yapıyorsam o da yapıyor.” 

 

Şu an 5 vakit namaz kılan ile kılmayan arasında ne fark var?

 

O da kafeye gidiyor, o öyle düğün yapıyor. Her şeyin caizi bulunmuş ya…

Her şeyin Müslümanca zengin yaşama imkanı kurulmuş ya…

‘Müslüman oteller’ denilip oralarda kuyruklara giriliyor; haftalık 7000-8000 liraya tatil yapıyorlar ya…

Sonra o da helal oluyor ya. Helali hoş olsun. Öbür tarafa gidince görürüz helal mi değil mi.

 

Biz Avrupalılaşırsak işimiz kötüdür.

 

Bu fütuhatı Rabbim nasip etmiş İnşallah insanlar bu fütuhatlara sahip çıkarlarsa iş düzelir. Yoksa işin hakikat ve hikmeti bu. 

 

Avrupa’nın beklediği de bu fütuhat. Avrupa’nın aradığı da bu fütuhat. Zira Avrupa şunu söylüyor; “Bizi İbni Arabi ayağa kaldırdı, bizi İbni Sina ayağa kaldırdı, bizi İbni Batutalar, bunlar bizi ayağa kaldırdı. Bizi ayağa kaldıracak o ilimi arıyoruz.” 

 

Ama Avrupa alamaz bu ilmi. Amerika alabilir, Kuzey Afrika alabilir. Türkiye’de İnşallah nasipse diyelim.

 

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

Avrupa'nın Bugünü - Avrupa'nın iç yüzü

Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Fütuhat kapısında Avrupa ile ilgili olan bir fütuhatı beyan edeceğiz.

Çünkü Avrupa tarihini zaten Türkiye’de okutmuyorlar. Tarihsel olarak dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde mutlak surette emperyal güçlerin tarihi okutulur. Osmanlı’nın tarihi mutlaka okutulur. Britanya yani İngiltere’nin tarihi mutlaka okutulur.

 

Geçmişte de hakiki medreselerimizde tarih derslerinde geçmiş ümmetlerin tarihi meseleleri anlatılırdı. Artık o hakiki medreseler yok gibi. Bu aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de varolan bir hakikattir. Kur’an-ı Azimüşşan’ı açtığınız zaman Nuh Aleyhisselam’ın kavmini okuyoruz. Bir medeniyetin başından neler geçti, ne oldu, nelere sebebiyet verdi…

 

İsrailoğullarının hayat hikayesini okuyoruz; Hazreti Musa ile, Hazreti İsa ile ve Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’a ve oradan bugüne kadar geçen süreçte yaptıkları ve yapıyor oldukları ve nasıl bir yapıya sahip olduklarını okuyoruz.

 

Kur’an-ı Azimüşşan bu medeniyetler tarihini bize çok net bir şekilde açık açık, farklı şekillerde izah ediyor. Bu izahatindeki maksat oradaki ehli küffarın halini anlatmak değil sadece. Aynı zamanda mümine bir vazifedir ki yaşadığı o çağı yönlendirdiği bilinen medeniyet merkezlerinin tarihlerini iyi bilmeyen bir Müslüman’dan ne ilim adamı olabilir ne bilim adamı olabilir.

 

Dolayısıyla ehli imanın gençlerinin Avrupa tarihini doğru bir şekilde anlamaları lazımdır ki bu fütuhattan sonra bir da Avrupa tarihini bir kitap olarak okumanızda fayda var. Tabi orada okuyacağınız tarih resmi tarih. Fütuhat gayrı resmi diye tabir ettiğimiz yani kitaplarda yazılmayan tarihi burada anlatacak.

 

Avrupa’nın ne olduğunu tanımazsanız eğer bu süreç içerisinde sizin önünüze çıkıp “Çok güzel sokakları var, güzel sistemleri var, insanlar orada çok güzel yaşıyor” diye anlatacaklar ve hatta bugün Suriyeli kardeşlerimize bile İstanbul’a ya da Türkiye’ye ulaşmak onlara yetmiyor; buradan Almanya’ya, İngiltere’ye, İtalya’ya gitmek istiyorlar. Avrupa’da rahat edeceklerini düşünüyorlar. Geçmişte de bu böyleydi bugün de böyle. Belki yakın bir tarihe kadar böyle olması da devam edecek ki Avrupa’nın İslamlaşma süreci içinde bu bir ihtiyaçtır. Sonuç itibariyle İnşallah onlar dinlerini kaybetmeden oraya İslam dinini anlatan insanlar olarak İnşallah orada varlıklarını sürdürüyor olacaklar.

 

Başka bir taraftan Türkiye’de yaşayan insanlar açısından söylemek gerekirse; hem okudukları üniversitelerde hocaları hem de dışarıdan gelen pek çok etken ile beraber “Vay be Avrupa’da böyle bir şeymiş, muhteşem bir yermiş” algısı oluşturuluyor.

 

Hatta bir çok üniversite hocası kürsüye çıkıp, “Çocuklar şimdi Avrupa’da olsaydık bu böyle olmazdı, şöyle olurdu” diye söze başlıyorlar.

 

Önce ‘Avrupa medeniyet midir’ onu biraz izah etmek lazım.

İşin sosyolojisini anladıktan sonra konunun sadece ekonomi ile nitelendirilemeyeceğini de izah etmek lazım.

 

Çünkü medeniyetler batıya doğru akmaya devam ediyor. O batıya doğru geçiş serüveninde medeniyetin fikriyatının üretildiği yer öncelikle Orta Asya’ydı. Sonrasında Horasan bölgesine geçti. Sonra Mekke ve Medine oldu. Hatta Grek dönemine giderseniz Ege bölgesiydi, Milas’tı, Grit’ti.

 

Zira bir medeniyetin medeniyet olabilmesi için olmazsa olmaz esasi koşullarından bir tanesi fikriyattır. Yani ilmi olarak o topluluğun gelişmiş olması gerekliliğidir.

 

Şu son 30 seneye kadar Avrupa bu merkeziyetçi konumunu devam ettiriyordu. Ancak şimdi o merkeziyetçi konumunu kaybetti. İki arada bir derede bir hayat sürmeye çalışıyor. Dersin ikinci bölümünde o hayat nereye doğru gidecek onu anlatacağız İnşallah.

 

Türkiye’nin bu noktada yapması gereken meseleler ve Türk insanının Avrupa’ya bakış açısının ne alemde olması gerektiğini iyi anlamamız lazım.

 

Gençler diyor ki “Günün birinde Avrupa’ya kapak atmakta fayda var.”

Evet belki ekonomik olarak düşünüldüğünde mesele budur ama medeniyet tasviri içerisinde Avrupa’nın medeniyetleşme sürecine bir bakalım. Hakikaten bir medeniyet var mı ya da paranın gelmiş olması o medeniyeti getirmiş midir Avrupa’ya onu iyi anlayalım.

 

Birinci madde şunu izah etmek lazım; Avrupa’nın oluşum sürecini iyi anlamanız lazım. Avrupa’da 3 tane ana millet var.

 

Bu milletlerden bir tanesi Slav ırkı diye tabir ettiğimiz Doğu Avrupa. Bu ülkeler ne Rusya tarafına yamanabilmişler ne de batıya geçebilmişler. Batı ile doğu arasında tabiri caiz ise bir sur vazifesi gören bir ülkeler topluluğu var. Ukrayna, Litvanya vesaire. Bu ırkın burada varlıklarını devam ettiriyor olmaları halihazırda batıda tarım faaliyeti olmadığı içindir.

 

Mesela Hunlar eski bir Türk kavmidir diye anlatılır. Hristiyanlaşmış Türklerdir. Daha da batıya gitmemişlerdir ve orta bölgede kalmışlardır; bugünkü Macaristan.

 

Bu matematik ile baktığınız zaman burada tam da Avrupa ile Rusya’yı birbirinden ayıran bir hat var. En kuzeyden başlayan ve aşağıda Ukrayna, Moldova diye devam eden ve hatta Bulgaristan’a kadar uzatabileceğiniz bir süreç var.

 

Avrupa’nın en acıklı hayatını yaşamış olan bu Slav ırkı köken itibariyle Türkler ve Çinlilerin bir karması olarak beyan edilebilir. Batıya daha fazla gitmemelerinin temelinde varolan sebep batıda tarımın olmayışı. Çünkü geldiğiniz memlekette büyük bozkırlar var ve büyük bozkırları sadece siz Ukrayna, Litvanya, Beyaz Rusya civarında görebilirsiniz. Buradan biraz daha kaydığınız zaman Alp dağları başlıyor ve o çok beklediğiniz büyük ovalar yok. Ve o üretim biçimi itibariyle de sizin üretebileceğiniz ürünler yok bu sefer. Güneye inme şansınız da yok o bölge tamamen bir kuşatma altında oraya birazdan geleceğiz. Dolayısıyla bir Slav ırkımız var ve bu ırk iki arada bir derede kalmış olan bir ırktır.

 

İkinci olan yapı Avrupa’nın güneyindeki yapı. Genel itibariyle bakarsanız eğer genellikle Kuzey Afrika ile ve Kuzey Afrika’dan göç edip gelmiş olan, biraz daha Arap kökenli olan, Endülüs Devleti’nin buradaki 500 yıllık kurgulamış olduğu medeniyet tasvirinin yayılmış olduğu bir Akdeniz ülkeleri bölgesi. Bizim Akdeniz Ülkesi olarak bildiğimiz İspanya’dır, Portekiz’dir, Portekiz’in Akdeniz’e net bir kıyısı az olmak ile beraber yapı itibariyle Akdeniz insanıdır. (Bu noktada Fransa’yı çok Akdeniz Ülkesi olarak anmamak lazım çünkü aslında Fransa’nın güneyi Fransa’ya bırakılmayacaktı ama İtalya ile İspanya’nın arasını ayırmak için yapıldı. Çünkü İspanyollar biliyorsunuz daha önce Latin kökenli oldukları için geldiler 1. ve 2. Haçlı Seferleri dönemlerinde İstanbul’a kadar gelmiş oldukları bir vahşi dönemleri var. O vahşeti engellemek için İtalya’nın korkusu dolayısıyla Fransa’ya verilmiş olan bir bölgedir. Aslında Fransa güneyi alabilecek ya da o denize inebilecek bir yapısı yoktu.) Ve devamen Bosna Hersek bölgesi ve Yunanistan bölgesi.

Burası Grek yapıya sahip yani eski Roma İmparatorluğunun en etkin olduğu bölge. Bu bölgenin de en büyük etkenliği Arap kökenli olmasıdır. Yani İtalya’nın güneyi de, Sicilya Adası’da, Yunanistan’ın güneyi de, İspanya’nın güneyi de; Akdeniz’e kıyısı olan bölgelerin tamamı yapılmış olan denizcilik faaliyetleri ve benzeri gelişler-gidişler dolayısıyla her zaman Afrikan bir kökene sahip olan tayfadır. Ve hatta bugün bile insan ticareti ya da insanların Avrupa’ya kaçış yolları biliyorsunuz genellikle İtalya üzerinden devam ediyor.

Bu Avrupa’nın kadim geleneğinde işçi sınıfını oluşturur.

Yani Slav ırkı arada bir bariyer vazifesi görüyor. Kabul görmemiş Avrupalılardır bunlar. Avrupa bunları Avrupalı olarak kabul etmez. Bugün ‘Avrupalı gibi’ kabul etmelerinin sebepleri Rusya’ya karşı olan tutum ve davranıştır. Güneyde varolanlar ise Avrupa’nın işçi sınıfıdır. Zaten komünizmin yayılışına bakarsanız yine Avrupa’nın güney kısmının çok daha fazla bu işten etkilendiğini ve yayılım gösterdiğini görürsünüz. İspanya’da, Portekiz’de, İtalya’da, Yunanistan’da komünizm daha baskın ve etkin bir fonksiyon gütmüştür.

Dolayısıyla Avrupa’nın göbeği bu etki altında işçi sınıfı olup, Afrika kökenli olup hatta Arap kültürünü yoğun bir şekilde içerisinde taşıyan ve hatta sıcak diye tabir etmelerinin sebeplerinden bir tanesi de odur; yemesi, içmesi, kültürü ile Arap kültürüne ve Afrika kültürüne çok daha yakın olan bir topluluk.

 

Ortada ise yani yukarıda ise 2 tane büyük topluluk var ve bu 2 topluluğun yüzyıllardır süren bazen aşikar olmuş, bazen gizlenmiş ve bugün de gizlenmeye devam eden bir asalet savaşı var. İkili bir asalet savaşı.

 

Bu asalet savaşı tarih boyunca devam etti. Milattan önce 3000-4000’li yıllardan başlamış bir süreçtir. İki tane büyük anlayışın kutuplaşması vardır Avrupa’da ama bu kutuplaşmanın önüne her zaman din geçmiştir.

Yani bugüne kadar o kutuplaşmanın önüne din geçti. İnsanlar kutuplaşırlar, farklı düşünürler, bu uğurda birbirini kesip biçerler. (İslam medeniyetinde bu yoktur ama batı medeniyetinde vardır) Mesela yüzyıl savaşlarında Fransa, Almanya, İngiltere’nin içinde bulunduğu o karmaşada kimlerin nasıl öldürüldüğü acayip bir meseledir.

 

Ortada varolan bir asalet savaşı var. Bu asalet savaşının bir tarafında Fransa var, bir tarafında ise Almanya ve İngiltere var. Almanya ve İngiltere derken tabi biraz daha olayı İngiltere tarafından düşünmek gerekiyor çünkü asaleti o kraliyet mevzusundan gelen bir yapı itibari ile Avrupa’da temsil ettiğini iddia eden her zaman için İngiltere olmuştur.

 

Bu asalet kavgası nereden çıktı önce kısaca onu anlayalım.

 

Bu asalet kavgasının çıktığı yer İngilizler ve onların hegemonyası altında bulunan Norveç, İsveç, Danimarka, Hollanda, Avrupa kıtasının içerisine kadar gelmiş olan bu yapı geçmişte denizcilikten dolayı Avrupa’nın en büyük denizci kervanlarına sahip olan balıkçılık ile uğraşan, dünya ticaretine henüz girmemiş ama balıkçılık ve denizlerdeki hegemonyası o kuzey bölgesindeki denizlerdeki etkileşimi unutulmayan bir grup var.

Bu grubun geçmiş çağlardaki karşılığı ise yine Mısır bölgesine dayanan bir yapısı var ve Mısır’daki Keldaniler ile de o bölgedeki İsrailoğulları ile de yakinen ilişkisi var. Ve bu asalet grubunun karşısında ise yerli üretimi gerçekleştirmekte olan, toprakta çalışan Fransız hegemonyası var.

Bu iki hegemonya tarih boyunca Avrupa’da çatıştı.

Ne zamana kadar?

İslamiyet’in doğuşuna kadar. İslamiyet’in doğup geliştiği ve Avrupa’da Viyana kapılarına dayandığı sürece kadar Avrupa için birincil mahiyette geçerli olan unsur İngiltere ile Fransa arasındaki asalet savaşlarıydı.

Ancak geçen süreç içerisinde İtalya ve özellikle Vatikan, İslamiyet’in yayılışını engelleyebilmek adına, hele ki Endülüs ile beraber müthiş bir çivi çakılınca Avrupa’nın göbeğine, Avrupa’da İslam yeniden kendisine bir imkan bulup doğmaya başladığı zaman bu hareket tarzı içeresinde asalet savaşları bir kenara bırakılarak bir pay ediş çabasına girişim başladı.

 

Bu girişim aşamasında ortaya çıkan ise, Avrupa’da önemli aileler ön planda oldu. Ailelerin ön planda tutularak aileler üzerinden yönetim biçiminin gerçekleştirilmesi her zaman Avrupa’da derebeylikler yöntemi ile başlamış olan bir süreçtir. Avrupa’daki bu süreci eğer Vatikan geçmişte insanları kendi eliyle Cehenneme koymak gibi bir saçmalığa girmeseydi veya Cennetten anahtar satıyoruz demeseydi bugünkü Avrupa Birliği’nin kuruluşu başta olmak üzere Avrupa Birliği’nin varlığının temelleri açısından konuşulduğunda çok büyük bir imkan doğabilir ve Avrupa’nın önüne hiç kimse geçemeyebilirdi.

 

İşte bu engel teşkil eden Vatikan karşısında Fransa’nın Protestan bir kimlik ile Vatikan’ı adam akıllı yola getirebilme matematiği ise yine dikkat ederseniz bir Fransa’dan çıktı bir İngiltere’den. Fransa’dan Protestanlık çıktı İngiltere’den ise Anglosakson anlayışı çıktı.

 

Bugün papanın karşısında iki tane daha Hristiyanlık merkezi var. Bir tanesi Fransa’dır Protestanlığın merkezi olan, biride İngiltere kraliçesidir ve papaya dini olarak denktir. Çünkü bir tanesi Katoliklerin lideri olan papadır ve Anglosakson anlayışın lideri olan Anglikan kilisesinin lideri de kraliçedir.

Bu arada bunları artık bir mezhep kavramı olarak söylemek çok zor çünkü Anglosakson, Protestan, Kalotik, Ortodoks 1950 ve 2000’li yıllara kadar birbirlerini Cehenneme sokan bir anlayışa sahipti.

 

Bütün bu süreçte ticaret en önemli fonksiyonu güttü.

Bu noktada hani hep diyorlar ya “Biz geri kaldık çünkü Avrupa matbaayı buldu.” diye.
Avrupa matbaayı buldu da Avrupa’nın elindeki basacak şeyler neydi ki matbaayı bulunca onlar uçuşa geçtiler? Yani insanlar çok okudukları için mi üretim yapabilir oldular? Bununla alakası yok.

 

Onların matbaayı buluş serüveninden 1500 sene önce Çin zaten matbaayı kullanıyordu.

Bugün Çin’de yapılan araştırmalarda çıkan papirüs kağıtları, baskılı kağıtlar, Çin’in Avrupa’dan 1500 sene önce gazete bastığını gösteriyor. Yani Avrupa’nın Çin’den 1500 sene sonra matbaayı bulmuş olması, onların kültürel olarak bir şeye sahip olup da matbaa ile ileri geçtiğini göstermez.

Yani yaklaşık 150 yıldır Türkleri kandırıyorlar. Türk gençlerini kandırıyorlar. Milli Eğitim’in kitaplarında çok klasik bir laf vardır, “Geriye gitme sebeplerimiz; matbaayı Avrupa bulup kitap okumaya başlamışlar. Biz ise matbaa geldiğinde ‘bu bir gavur aletidir diyerek reddetmişiz.”

Bu tarihin en kıdemli yalanlarından bir yalandır.

Sebep?

Aynı tarihlerde biz tiyatro oynuyoruz. Aynı tarihlerde film çekmeye başlıyoruz 1800’lü yıllara geldiğimizde. Yani Avrupa ile kapışacak bir mücadelemiz var ama hiç kimse Coğrafi Keşiflerin etkisinden bahsetmiyor. Hatta onu Coğrafi Keşifler diye anlatıyor.

 

O zaman bir hatayı düzeltelim.

Avrupa matbaaya sahip çıktığı için ya da biz matbaayı reddettiğimiz için bu halde değiliz.

Avrupa bir Coğrafi Keşif’te yapmış değildir.

Tarih boyunca bir Avrupalı bilim adamının ya da coğrafyacının dünya yüzeyinde bulduğu tek santimetrekarelik ada parçası dahi yoktur. Tamamı çok daha evvelinden Çinlisi, Arabı, Hindusu zaten dünyayı çok iyi tanıyorlar. Dünya’nın neresinde ne var çok iyi biliyorlar.

Coğrafi Keşif’ten kastedilen mesele şu; Avrupa daha öncelerinde Akdeniz üzerinden inip çıkarken verdiği vergiler bölgedeki yapısal etkiler sebebi ile ve kendi aralarında bir türlü anlaşamadıkları için ve hırsızlıktan korktukları için bir tanesi çıktı dedi ki “Ben Afrika’dan gideceğim.” Çünkü Avrupa medeniyeti hırsızlık üzerine konumlandırılmıştır. Sebep şudur; Avrupa’da adam gibi tarım arazisi yok. Adam gibi çiftçilik yapabilen yok. Adamlar tarih boyunca lojistik işi yapmışlar yani taşımacılık. Parayı nakliyecilikten kazanmıştır Avrupalı. Zaten ciddi bir nüfus da yok. Savaş haricinde Avrupa’nın içinde kim yaşamak ister, niye yaşamak ister? Deniz kıyılarını anlıyoruz ama orta bölgelerinden bahsediyoruz.

Ancak ne zaman ki tuzun ticareti, şekerin ticareti, ipek yolunun etkisi gelişmeye başladıkça; o en büyük hırsızlık ve korsanlar olan özellikle Hollandalılar tarihin en sağlam korsanlarıdır, en iyi hırsızlarıdır. Önlerine geçen gemiden vergi almak değil, topyekün gemileri ele geçirdikleri için Avrupalı Avrupa’nın vahşetinden korkup ve ondan nefret edip bir tanesi çıktı dedi ki “Ben Afrika’dan gideceğim. Her seferinde Akdeniz’den gidiyoruz, 3 gemiden 1 tanesi ya geliyor ya gelemiyor.”

Hatta Avrupalılar bu dönemde gemilerine Müslüman dünyasından tayfa seçiyorlar. Çünkü savaşmaktan korkuyorlar, kılıç çekmekten korkmuyorlar, Avrupalılar gibi korkak bir yapıya sahip değiller.

Şunu da unutmayın denizciler korkaktır. Dünya’nın en kolay savaşlarını eğer biraz cesursanız denizde kazanırsınız. Çünkü denizci adam yapısı itibariyle korkaklık üzerine yetişir. Karada savaşana göre daha cesur değildir. Kara-Hava-Deniz cesurdan korkağa doğru sıralayabiliriz. Korkak derken eli ayağı titrer manasında değil; cesaret sıralamasında en alttadır denizciler çünkü onun korktuğu şey sadece silah değildir bir de denizin kendisi ile mücadele ediyor. Bunun fırtınası var, sisi var, osu var busu var yani adamın kafasında tek bir şey yok ki, binlerce mesele var. O yüzden daha zeki ve kıvraktır, ani sorunları, ani problemleri hızlı çözüm getirir ama karadaki kadar cesur değildir. Karadaki de bu kadar pratik değildir. O daha hantal ve daha ağırdır çünkü bir tane meselesi var kafada.

İnsan hayatında mesele arttıkça kabiliyet artar. Olaylara bu açıdan bakın. Şimdi adam diyor ki, “Benimkisi de hayat mı? Annem beni bıraktı, babam beni bıraktı. O böyle oldu, şu şöyle oldu…” Çok problem; çok iyi adam yetişmesi demektir. Ne kadar çok problemin varsa bütün o problemlerden doğan delikleri doldurmak için geceni gündüzüne katar, kendini arabesk dünyanın içkisine salmazsan eğer, o delikleri doldura doldura o zor şartlar altından çıkan doğru, düzgün, adamakıllı ve toplumda işe yarayan adam olursun. Ama adam arabesk kültüründeyse ona zaten bir tane dert de yeter, 5 tane derdi olmasına gerek yok.

 

Avrupalı ne yaptı?

Tuttu Afrika’nın üzerinden gitmeye başladı. Yalnız Afrika üzerinden giderken bunların arasında Fransızların ve İngilizlerin karşılıklı olarak şöyle bir tahammülleri doğru; dediler ki “Bu zaman içerisinde Afrika’ya gidip geliyoruz, buradan bir mal satın alıyoruz parasını veriyoruz ama karşımızdaki insanların kendilerini savunmak gibi bir durumları yokken biz burayı ele geçirsek de, ilhak etsek, bunların bağımsızlıklarını ellerinden alsak ve köleleştirsek; daha çok para kazanacağız.”

Çünkü adamlarda bir savaş matematiği yok. Coğrafi Keşifler diye cümleyi süslüyorlar. Bu dönem Coğrafi Keşifler değil; bu dönem kıyım dönemi. Dünya tarihinin en aşağılık kıyımının ve vahşetinin yaşandığı dönemdir.

 

Bu dönemde de Afrika bölgesi nere Orta Doğu coğrafyası nere arada ciddi bir mesafe var. Ciddi bir iletişimsizlik var.

Bu iletişimsizlik ile beraber Osmanlı açısından Afrika’yı fethetmek ya da ele geçirmek gibi bir durum söz konusu değil. Çünkü bu bölgede hızlı bir şekilde İslamlaşma var. Yoğun bir şekilde Güney Afrika’ya kadar da Müslüman olmuşlar.

Yani bugün İslam tarihi dersinde Kuzey Afrika’yı İslam olarak çiziyorlar; bu bir projedir. Allah nasip eder de bu kitap çıktığı zaman Avrupa’nın büyük projelerinin hepsinin tek tek yıkıntılarını okuyacaksınız. Bu akşam sohbet babında kısaca geçiyoruz.

 

Hatırlayın İslam tarihi haritasını veya yazın internete. Mekke, Medine bizim. Türkiye Anadolu bizim. Osmanlı’nın en büyük olduğu döneme gidiyoruz; Kuzey Afrika’yı çiziyor beyefendi. Afrika’nın tamamı Müslüman ama? Yani Osmanlı Devleti bölgeyi ilhak etmemiş, bölgeyi fethetmemiş ancak bunun bir sebebi var. Afrika’nın kendi kültürü savaşmaya gerek duymadan zaten İslamlaşıyor. Osmanlı Devleti’nin de Afrika’ya inmesi için bir sebebi yok. Bir gereği yok. Burada yaşayan milletler ve topluluklar kendi ekonomileri ile kendileri zaten ayakta durabiliyor dolayısıyla harita yanlış. Bu haritada Osmanlı’nın en büyük olduğu dönemde Afrika’nın %65’inden fazlası zaten Müslümandı. Geriye kalan %35’de İslam ile müşerref olmak üzereydi. Bunlar da Afrika’nın orta bölgeleri, Orta Afrika dediğimiz bölge.

 

Yani o harita topyekün yanlış bir haritadır, bilinçli bir haritadır. Bizim Milli Eğitimimizin ihanetidir. Böyle bir İslam haritası yok.

 

Afrika Müslümanlaşmış, orta bölge boşta dedik;

 

Fransızlar geliyor diyor ki, “Ticaret yapıyoruz iyi ama adamlar bizimle savaşmıyorlar. Biz ilhak etsek bundan daha güzel bir şey olabilir mi?”

 

Avrupalıların tarih boyunca derdi Hristiyanlığı yaymak olmadı. Bir başka hata da budur. Avrupa’ya misyonerliği öğreten Protestanlardır. Ne Ortodoksların, ne Katoliklerin tarih boyunca tebliğ gibi bir mücadeleleri olmamıştır.

Hristiyanlıkta tebliğ mücadelesi Hristiyanlığın birinci dönemidir. Aziz Pavlus’un saçmalığından başlar, Roma ile beraber, Bizans ile beraber İstanbul’un fethi ile biter o iş. Yani biri Hristiyan olmuş olmamış hiç umrunda değil.

Misyonerliğin başladığı tarih ne?

Coğrafi Keşifler.

 

Geldiler burada bir kıyım başlattırlar. Şimdi biliyorsunuz Amerikalılar Kızıl Derilileri mahvettiler. Avrupa’da Fransa, Almanlar ve İngiltere birleşerek (Önce Fransızlar arkasından İngilizler) Afrika’nın tamamında bu coğrafyada yaklaşık 380 milyon insan öldürmüşlerdir. Sadece o tarihlerden bahsediyoruz. Yani nüfusun neredeyse yarıya yakını. Afrika kıtasının yarısını Avrupalılar paramparça ettiler.

 

Peki savaş yoktu neden parçaladılar? diyecek olursanız;

 

İnanın bana, Avrupa’da bugün bazı toplulukları görüyorsunuz adama diyorsun ki “Ya bu insan olamaz.”

 

Şimdi hatırlıyor musunuz yamyam filmlerini?
Afrikalılar insan eti yiyormuş diye bir yamyam filmi var değil mi?

 

Tarih boyunca 1 ya da 2 kabilede görebilirsin. Afrika’da insan eti yiyen hep Avrupalılar oldu. İnsan kesip insan eti yiyen Fransızlar, Almanlar ve İngilizlerdir. Genlerindeki vahşet en son radde olarak orada çıkmıştır. En iğrenç halini Afrika’da görebilirsiniz.

 

Afrikalılar durdurabilmek için dediler ki, “Ya biz Hristiyan olsak kurtulur muyuz acaba?”

Bakın şunu asla unutmayın, bu insanlar Avrupa medeniyetinin kendi sınırları içinde kendi kendileri ile olan ilişkilerinde medeniyet ehlidir. Yani Fransa’nın içinde yaşayan adam bir Fransıza karşı medenidir. İtalyan İtalyana karşı medenidir. İngiliz İngilize karşı medenidir. Eğer bir vahşet hasıl olacaksa; orada ya İngiliz ya Fransız ya da Alman vardır.

Amerika Birleşik Devletleri’ni kim kurdu?

Bu 3 devlet. İngiltere, Fransa ve Almanya. Amerika Birleşik Devletleri bile 3 bölgedir. Bu 3 bölge tabanlı oluşuyor. 

 

Dolayısıyla karşınızdaki insanlardaki medeniyetin temelinde bir vahşet var.

 

Afrika’ya girmelerinin bir başka sebebi; o tarihe kadar Avrupa’nın görmediği miktarda altın Afrika’da vardı. Hemde sokaklara saçılmış halde. Çünkü Afrikalı için altın demek, yenilmeyen bir şeydi. Senin için cebindeki 20 lira neyse Afrikalı için de o gün 20 gram altın da o demekti. Yani ha 20 gram altın cebinden düşmüş ha 20 lira düşmüş…

 

Böyle bir altın stoğu var ve bunlar gün yüzünde. Neden böyle olduğunu kitapta detaylandıracağız.

 

Bütün bu altın hegemonyası Avrupa’ya geldi ve Avrupa’da müthiş derecede bir altın patlaması yaşandı. Dünya tarihinde görülmemiş miktarda gerçekten hırsızlık eliyle elde edilmiş altınlar Avrupa’ya getirildi.

Avrupa’ya geldikten sonra ise, güneyli işçiler

Bu noktada şu konuya kısaca değinelim; Avrupa medeniyetini kim kurdu? İspanyollar, İtalyanlar, Yunanlılar. Bu üçü yoksa Avrupa medeniyeti yok. Avrupa’nın kendi medeniyet tarihinde bilimi, edebiyatı, matematiği, tarihi, teknolojik gelişimelerinin tamamı Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan başarmıştır. Diğerleri ise dünyanın diğer sokaklarının hırsızlarıdır. Giderler çalarlar, öldürürler, parçalarlar, ele geçirirler, parayı getirirler.

Bu altından Avrupa’ya geldikten sonra yani para geldikten sonra zaten aşağıda çalışan bir sistem var. Adamlar parası olmadığı için teknolojiyi üretemiyor, parası olmadığı için makineyi üretemiyor, parası olmadığı için madencilik yapamıyor. Demir-çelik çağında İngiltere’nin çelik döneminde o çeliği üretebilmesi için gerekli olan işçilerinin tamamını Afrika’dan getirmiştir. İlk kurulan fabrikalarda yaklaşık 100 bine yakın köle ölmüştür. Gerek kimyasallar yüzünden, gerek yanarak, gerek kazanların içinde… 100 bine yakın.

 

Yani bugün bu fütuhatın verileceği adreslerde Avrupa’nın göbeginde Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de bir kazı çalışması yapılsa; aynı anda 20 bin insanın toplu halde gömüldüğü yerler bulunur. Vahşetin merkezidir Avrupa. Kanla beslenen yapı Amerika değildir; Amerika salaklar ülkesidir. Bugün bütün dünyaya kimi pazarlıyorlar? Amerika’yı. Teknoloji yüzünden, büyüklüğü yüzünden… E o kadar büyük devlet olursan o kadar büyük askerin olur zaten.

 

Ama seni kim kurdu kardeş? 

Senin baban kim?

 

Bir çocuğa bakarsın, çocuk iyidir hoştur “Ya bu tatlı bir oğlan, aklı başında, zeki. Bunun annesi kim babası kim?”

Annesi babasından anlarsın meseleyi.

Veya adam hırsız, çalıyor çırpıyor çocuk. “Ya bunun annesi kim babası kim?”

Ailede bir problem varsa anlarsın meseleyi.

 

E şimdi Amerika’ya bak bakalım bunun annesi kim babası kim?

 

Bunun babası da annesi de İngiltere, Fransa, Almanya.

Bu adamların tarih boyunca döktüğü kan miktarını inanın bana Moğollar dökmedi. Mesela Moğollarda bir vahşet vardı ama o vahşet önceden haber veriliyordu bari. Adam “Ben geliyorum bana biat edeceksin. Etmezsen savaşırız, savaşırsak seni öldürürüm.” Bu diplomasi ya da siyasi tarihte gayet makul bir şeydir. Savaş yanlısı olduğumuz için değil ama hakikat böyle. Devletler savaşırlar bu bir gerçek. Şimdi bu gerçeği Kur’an-ı Kerim yazınca başka bir açıdan bakılıyor ayrı bir mesele.

Avrupa’nın tarihini bizde matbaa ve Coğrafi Keşif ile anlattılar. Birde onların gelişinde insanlara özgürlükçü yaklaşımı ile anlattılar. Öyle değil mi?

 

Şu anda da söylüyorlar, “Avrupa’da düşünce özgürlüğü var.”

Düşünce özgürlüğü Avrupa’da yok Amerika’da var. Amerika’da paran varsa düşünceni yayarsın. Amerika para ile yaşayan bir ülke. Avrupa öyle değil. Avrupa’da paran varsa da yapamazsın.

 

Avrupa’da sen bir fikri trilyonlarca doların olsa yine yayamazsın çünkü Avrupa’da tam tersine düşünce özgürlüğü olduğu iddia edilir; o düşünceyi söyleyecek olan adamlar seçilir. Düne kadar böyleydi ama durum değişecek tabi onu da izah edeceğiz.

 

Düne kadar sen Almanya’da çıkıp da Almanya’yı eleştir? Zaten Almanya’yı eleştirebilecek gazeteciyi o gazetede bir yere getirmiyorlar ki. Sen İngiltere kraliyet ailesini düne kadar eleştiremiyordun ki yeni başladılar. Bir sebebi var anlatacağız.

 

Avrupa’da 1950 ile 1980 arasında, hani bugün diyorlar ya “Türkiye’de 80’li yıllarda 3000-5000 faili meçhul cinayetler var. Nasıl oldu, kim öldürdü, nerede adam belli değil.”

Sadece Fransa’da 1975 ile 85 arasında öldürülen insan sayısı yirmi iki bin. Bunlar ortada yok. Kimlikleri ile beraber yoklar. Öldürüyorsunuz, Ukrayna teslim ediyorsunuz veya Moldovya’da belli bölgeler var; bu bölgelerde yakılıyorsunuz. Külünüze kadar yakıp ortadan kaldırıyorlar. Avrupa’daki bütün bu yapılanmanın temelindeki o vahşet henüz bitmiş değil.

Dolayısıyla Avrupa’daki düşünce nereye kadar özgürdür? O adam isteyene kadar. O adam öyle bir çizgi çekmiştir ki sen zaten Almanya’da iyi bir televizyon kanalında Genel Yayın Yönetmeni olacaksan sen zaten o misyon ile oraya kadar gelebilirsin. O misyona sahip değilsen asla oraya gelemezsin. Sen bir şeyler yaptığını zannedersin.

 

Geçmişte kalktın Avrupa’nın göbeğinde bir İslamiyet anlatımına başladın. Dikkat edin hep beraber düşünelim; Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta bu kadar tekkeler var değil mi hali hazırda gidiyorsunuz görüyorsunuz. Ya bu tasavvuf erbabı Fransa’ya Almanya’ya hiç gitmedi mi? İspanya’da Endülüs Devleti var nerede bu insanlar? Bunların tekkeleri nerede, yok muydu bunlar? Bunlar İslamiyeti yaymak istemediler mi? Neden bu iş Viyana kapısında son buldu?

 

Çünkü o kadar büyük vahşet işlediler ki Evliyaullah’ın “Buradan sonrası vahşet, buradan sonra insan yok” demelerine sebep olmuştur.

Hani sen tebliğ için bir yere gidiyorsun, karşındaki adam kafir ise problem yok. Kafir, Hristiyan, ateist, deist. Ne yapacağım? Tebliğ edeceğim. Adam reddedebilir veya kabul edebilir. Ama vahşi ise ne yapacaksın? Adam insan eti yiyorsa ne yapacaksın?

 

Size bugün neyi anlatıyorlar? Çinliler vahşi bir şekilde canlı insan yiyorlarmış, cenin yiyorlarmış. Avrupa’nın yıllık, 1 yıl içerisinde Endonezya, Malezya, Çin bölgesinden kaçırdığı 6-14 yaş arasındaki kız çocuğu sayısı 15 bin. 15 bin kız çocuk hala kızıl haçın eliyle ve Birleşmiş Milletlerin eli ile Avrupa’ya taşınır ve ticareti devam eder. Bu ticaret hiç bitmedi. Çok sevdiğiniz Avrupa diyorsunuz ya.

 

Bugün Türkiye’de neyi anlatıyorlar? “Çocuklara tecavüz var.” Evet Allah hepimizi kurtarsın, teşhis belli tedavi de belli. Bu işi küçümsemek için söylemiyoruz sakın yanlış anlamayın.

1 Yılda benim ülkemde kaç çocuk kaçırılıyor? Resmi rakamlarda 100-150. Hadi olsun 1000. Peki kaç kadın bu ülkede yıllık anormal bir şekilde, insanlıktan çıkmış bir şekilde dayak yiyor? 1000-2000. Hadi ona da diyelim 5000.

Avrupa’da yılda öldürülüp de cesetleri ortadan kaldırılan kız çocuk sayısı 15 bin. Bunların üstünü örtüşlerinin tamamı ise size bir misyon yükleyerek; ‘cinayeti işleyen sensin, barbar olan sensin, medeni olan benim, aklı başında olan benim, dünyaya fikriyatı sunan benim’ şeklinde oluyor.

 

Bakın hayatta bir gerçek vardır; bir toplum ne kadar vahşi ise o kadar kurala ihtiyacı vardır.

 

Şimdi diyorsunuz ki “Avrupa Birliği bir yasa hazırlamış, eksiksiz. Bir kitabı şuradan alıp şuraya koyarken bunun yöntemi ne olmalıdır, nasıl olmalı yazmış çizmiş. Muhteşem bir medeniyet değil mi?”

 

Bir yerde adam edemeyeceğin vahşi adam çok ise orada yazılı kuralların sayısı artar kardeşim. Senin ceza kanunun ne kadar kalın ise, ne kadar çok madde varsa senin o kadar geri bir millet olduğun görülür.

 

Sebep şu, her kanun maddesi bir vahşet sebebi ile çıkmaz mı? Mesela internet yoktu, dolayısıyla dolandırıcılığı yoktu. İnternet geldi, dolandırıcılık geldi, kanunu geldi.

 

Yani bir şey olması lazım, daha önce görülmemiş olması lazım, hukukçu buna bakacak ve ona göre hukuk yazması lazım.

 

Bugün Avrupa dünyanın en kalın ceza hukukuna sahip. Sebep? Vahşetin şekli yok. Vahşeti anlatmaya da dil el vermez, akıl da almaz. “Sen herhalde geceden bir film seyrettin geldin bize film anlatıyorsun” derler.

 

Bunun bir tane delili var; böyle devam edecek mi? Bu vahşetin bir bedeli var. Genç kardeşlerim bunu bilmediler, unuttular çünkü çocuk yaştaydılar.

 

1995 yılında Bosna Hersek’te öldürülen ve tecavüz edilen insan sayısını biliyorsunuz. Binler, on binlerce kadına tecavüz edildi ve insanlar katledildi.

Hollanda’da Cuma’dan Cumartesi’ye gazetelerde bir reklam başlardı. O zaman internet yoktu, televizyonlarda da zaten bu işin reklamı olmaz. “Haftasonu insan avına ne dersin?” diye bir reklam.

 

Hollanda’da 3-4 saat uçabilen bir helikopter gelir, kişi başı 50 bin Mark karşılığı 15 kişiyi alıp götürürdü. Götürürken de şu soruyu sorardı; “Tecavüz mü etmek istersin? Yoksa adam mı öldürmek istersin?”

Hala bugün bu yolla Bosna Hersek’te adam öldürmüş, adamın kemiklerini evine asmış Hollandalı profesörler var. Siz Avrupa medeniyeti diyorsunuz ya.

Adam Bosna Hersek’te tecavüz ettiği kadının saçını örüp kendine tablo yapmış. Şu anda Hollanda’da Başbakan yardımcısı. Bu adamlar var. Saysak insan içine çıkamazlar ayrı mesele.

Ama hakikat şu; sizin o medeniyet bildiğiniz Avrupa ne dün medeniydi ne de bugün medenidir. Onlar kendi içinde medenidir. Kendilerine medenidir.

Günün birinde sen Allah korusun düşersen, Allah korusun seni bir karıştırırlarsa soluğu Edirne’de, İstanbul’da, Bursa’da her nerede alabiliyorlarsa alacaklar ve ilk işleri adam kesmek olacak. Çünkü genetik öyle.

Avrupa nasıl geçmişte yıkılmışsa şimdi de bir yıkım sürecine geçiyoruz. Dersin ikinci kısmında da Avrupa’nın yarınını anlatalım İnşallah.

 

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

Hakiki Mutluluk, Sadakat, Özgürlük, Hak

Hakiki Mutluluk

Önceden; insanların Müslümanlara karşı bakış açısının bozulduğunu ve bu algının kırılması için bizim bazı kavramları bilmemiz, anlamamız ve bu kavramları öyle kullanıp öyle yaşamamız gerekiyor demiştik.
Gelelim ilk kavramımıza.

Bu kavramlardan birincisini Fütuhat ‘Mutluluk‘ olarak seçmiş.

Neden?
Çünkü mutluluk kavramsal olarak bugün bütün dinlerin ve bütün insanlığın ortak kelimelerinden bir tanesi.
Ne diyor Hristiyanlar? “Biz dünyada mutluluk istiyoruz.”
Müslümanlar da “Biz Mutluluk istiyoruz.” diyor.
Ateistlere soruyorsunuz onlar da “Mutluluk üzere yaşam sürmeyi arzu ediyoruz.” diyorlar.
Bir kısım diyor ki “Biz Müslümanız, Müslüman olduğumuz için mutluyuz.”
Bir kısım diyor ki “İnsanız insan olduğumuz için mutluyuz.”
Bir kısmı da diyor ki “Biz ateistiz, bak Müslüman da değiliz ama gene mutluyuz.”
Bunlardan bir tanesi doğru yapıyor, diğerleri yanlış yapıyor.
Eğer kavramı doğru bir şekilde anlar ve ortak bir paydayı beyan edip delillendirebilirsek o zaman insanların büyük bir kısmının mutlu olmayıp; kendini mutlu zannettiğini ortaya koyabiliriz.
Ve o günde o insanlar mutlu zannetmekten hoşlandıklarını öğrendiklerinde gerçek mutluluğu aramaya başlayabilirler.
Yani şöyle tabir edelim, bugün bir ateiste soru soruyorsunuz, “Kardeşim sen Allah’a inanıyor musun?”
Haşa “Hayır.” diyor.
“Peygambere inanıyor musun?”
Haşa “Hayır.”
“Ölünce ne olacaksın?”
“Toprak olup gideceğim.” diyor.
“Kardeşim peki sen, böylesi sonu gelip de ardı olmayan bir hayat yaşarken huzurlu musun?”
Çocuk diyor ki, “Gayet huzurluyum.”
Müslüman bir amcaya dönüyorsun, namaz kılıyor orucunu tutuyor veya bunları yapmasa bile İslam dininin müntesibi. Ona soruyorsun diyorsun ki “Amca ölümden sonra hayat var mı?”
“Var evladım.” diyor.
“Kabirde bir hayat var mı?”
“Var evladım.”
“Bundan önce ne vardı?”
“Ruhlar alemindeydik evladım.”
“Peki amca Cennet Cehennem var mı?”
“Var evladım.”
“Peki amca sen huzurlu musun?”
O da “Huzurluyum.” diyor.
Şimdi huzurluluk kelimesinin içeriğini kavramsal olarak net bir ifade ile beyan edemezsek, o zaman kürsüde oturan adam şunu söylüyor; “Böyle bir huzur olamaz.” diyor mesela ateiste. Ateistte o zaman ona soru soruyor, “Peki huzur ne bakalım söyle hadi anlat?”
Cevap yok. 
Neden cevap yok? Çünkü İslam dünyası son 300 yıldır ilimde cehaletin de altına gitti. Bunun pek çok sebebi var bu ayrı bir konu. O noktaya gittiğimiz için, kavramları konuşmadığımız için karşıdan dünya gelip size diyor ki “Madem ki İslam’da huzur var diyorsun, ben ateistim bende huzurluyum nasıl olacak bu iş?”
‘Bana anlat bakalım huzuru’ dediği zaman ne yazık ki bu artık tebliğde bilinmesi gereken bir ayrı kavram ve fütuhatın da bir başka önemi.
Mutluluk geçmişte, yani bundan 100 yıl evvel kavramsal düzeyi bozulmaya başladığında -kavram bu değil, doğru kavramı en sonunda vereceğim- ilk bozuluş anı şöyleydi; insanlara diyorlardı ki “Eğer bir insanın güzel yaşamasına vesile olursanız bunun adı mutluluktur.”
Sonra bu süreç içerisinde gelişti gelişti gelişti şimdi de şunu söylüyorlar, “Eğer siz kendi hayatınızı güzel yaşarsanız mutlusunuzdur.”
“Peki o güzel yaşamak nedir?” diye sual ettiğinizde bugünün kavramsal dünyasının bize en net cevabı ‘zevk’tir. Yani hayatından, yediğinden, içtiğinden, gününden, gecenden ayrı ayrı zaman ve mekanlarda zevk alabiliyorsan güzel yaşıyorsun demektir. Güzel yaşıyorsan mutlu bir adamsın demektir.
Toplumsal açıdan ise şu cevabı ortaya koyuyarlar, diyorlar ki “Eğer bizim ülkemizde yaşayan insanlar gündelik hayatlarından zevk alırlarsa, güzel yaşayabiliyorlarsa bu ülke bir refah ülkesidir.”
Sonra o zevkin içini doldururken ne geliyor arkadan? Para, kadın, imkan, şan, şöhret geliyor… Bunlar varsa hayatta mutluluk vardır. O mutlulukların getirisi zevktir. Bu da insanoğlu için mutluluktur.
Dolayısıyla dünyanın ağa babaları da diyor ki “O yüzden bir ateistte mutlu olabilir, bir Müslüman’da mutlu olabilir, bir Hristiyan’da mutlu olabilir. Mutluluk insanlığın ortak bir kavramıdır.”
Ama şöyle bir gerçek var; insanlığın ortak kavramı olarak ortaya koyduğunuz mutluluk bugünkü gençlerin hedefi ise eğer, bu kavramın içeriği bu kadar boş olamaz.
Çünkü İslam dinine göre insanın yaratılışı da bir mutluluktan doğmuştur.
Nedir o?
İslam dinine göre Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın nurunun bütün alemlerde hazır ve nazır olması ve bilinmesi üzere Allahu Zülcelal’in bilinmesi; o ikisinin arasında var olan aşk üzere bina edilmiş. Bunun adı mutluluktur.
Bu yüzden Müslümanlar Peygamber Efendimize yapılan her türlü Salavat-ı Şerife’den dolayı mutlu olurlar.
Eğer mutluluk kavramını doğru anlayabilirsek ve doğru anlatabilirsek; “Mevlidi Şerife şirktir” diyenlere de vereceğimiz cevap onları da rahatlatabilecek çünkü kavramı yanlış algılıyorlar.
O günün bir gereklilikten doğmadığını, mutluluğun sonucu olduğunu İslam dünyası anlatamıyor.
İmam efendi kürsüye çıkıyor, aşağıda cemaatten biri diyor ki, “İmam efendi mevlidi şerif şirktir.”
İmam’da diyor ki “Hayır o gece Peygamber Efendimiz doğmuştur. O gece biz mevlid ile onu anarız.”
Adam da neden diye soruyor.
“Çünkü O alemlere rahmettir.”
Verilen cevaplar doğru ama siz kavramlar üzerinden hareket etseniz ve deseniz ki,
“Ey güzel kardeşim, senin annen hastalansa ve şifa bulsa mutlu olur musun? -Evet olurum.
Çocuğun doğsa mutlu olur musun? -Evet olurum.
-Evlendiğin gün mutlu olur musun? -Evet.
-Sen Peygamberini seviyor musun? -Evet.
-E o da bir mutluluk günü müdür? -Evet.
Peki mutluluk günlerinde ne yapılır? -Kutlama yapılır…”
Mesele bitiyor. Meseleyi bu şekilde ele alabilmeniz için şimdi söyleyeceğimiz mutluluk kavramını anlamanız gerekiyor.
Fütuhat mutluluğu şöyle tanımlıyor; sevilebilme duygusunu oluşturan her şey mutluluktur.
Çünkü bir insan sevilebilmek ister. Başkaları tarafından sevilebilmek insanda mutluluk halini oluşturur.
Ama bu sevilebilme halinin 2 tane ciheti vardır. Yani 2 yönü vardır.
Siz ya insanlar sizi sevsin diye hareket edersiniz ya da yaratıcı sizi sevsin diye hareket edersiniz.
Eğer insanlar sizi sevsin diye hareket ederseniz mutluluğunuz dünyevidir. İşte Hristiyanların da, Yahudilerin de, ateistlerin de “Ben mutluyum” demelerinin sebebi budur.
Müslüman’ın mutluluğu ise, hakiki bir Müslüman ise eğer o yaratıcının kendisini sevmesi için hareket eder. Orada da bir sevilme ihtiyacı var.
Bizler Rabbimizden ne istiyoruz? En özünde şunu istiyoruz; Ya Rabbi bizi sev diyoruz. Aslında bütün öz buraya çıkıyor.
Eğer Peygamber Efendimiz bizi severse Allahu Zülcelal’de bizi sever diyoruz. Şeyhimiz bizi severse veya Evliyaullah bizi severse bu silsileden gelen büyükler de sever ve en nihayet Allahu Zülcelal bizi sever. Aslında istediğimiz bu.
Bu istek bir sevgi ihtiyacı, sevilme ihtiyacı.
İnsanoğlu bu ihtiyaç ile doğar. Son nefese kadar bu ihtiyacı vardır.
Yaşlılar “Neden kapımı çalan kalmadı” derler? Çünkü sevilmeye ihtiyaçları var. Muhabbet o anda o yaşlarda sevilmenin göstergesi. Küçük yaşlarda oyuncak almaktır bu. 70 yaşlarında ise bir insan için 20-30 dakika o insanın hayat hikayesini 150. defa olsa aynı anısını dinlemektir.
Bunlar mutluluğun araçları. Ama yine özünde sevilebilmek var.
Öyleyse mutluluk esas itibari ile asli bir yaratıcının sevgisini kazanma uğrunda yapılıyorsa eğer bu mutluluk uhrevi ve alemleri kuşatmış olandır.
Eğer insanoğlu için yapılıyorsa ölüm anında kesinlikle ve kesinlikle bitecek olandır.
İnsanlar beni sevsin diye atılan her adımdan elde edilen her mutluluk bir nihayete sahiptir. Bitecektir.
Ama Allahu Zülcelal beni sevsin, O sevdiği zaman dünya beni sevmese umrumda olmaz diyen adam için mutluluk bütün alemleri kapsar. Öyle ki insanlar da onun menfaatsizliğine muhabbet duyarlar.
Bugünün genci mutluluğu aradığı yeri işte bu yüzden şimdi daha net kıstaslara göre belirleyebilir. Genç adama soruyorsun, “Mutlu musun?” -Hayır. 
“Neden?” -Param yok, arabam yok, işim yok. O yüzden mutsuzum.
Bende sana diyorum ki, mutluluk öyle bir kavramdır ki; ne para, ne araba, ne iş sana verilse yine mutlu olamayacaksın. Sende sevgi eksikliği var. Tasavvufi manada iman eksikliğidir. Ama bilimsel manada sevgi eksikliğidir.
Genç adam sen sevilebilme duygunu doyuramamışsın. İnsanların seni sevmesi için de işi, arabayı veya güncel hayatın ihtiyaçlarını araç edineceğini zannediyorsun. O araçlarla elde edilecek mutluluğun adı mutluluk değil.
Mutluluk ya bir yaratıcı olursa ancak uhrevi ve daimi oluyor.
İşte o uhrevi olduğu zaman da yokluk, fakirlik, sıkıntı veya her bela seni o mutluluktan alıkoymuyor.
Sahabei Kiram’ın hayatı baştan sona çile, baştan sona mutluluktur.
Şimdi bugünün dünyası için ise bu, büyük bir mazoşizm. Öyle ya, diyorlar ki “Demek ki bu adamlar acı çekmekten zevk alıyormuş.”
Neden? Hem savaş göreceksin, hem yurdundan olacaksın, hem malından, hem ülkenden, her şeyinden olacaksın ama hala mutlu olacaksın. Senin başındaki mihmandarın Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam sana diyecek ki “Ey Ashabım gülümsemek sadakadır.”
O hale göre bu gülümseme için mutluluk kavramının içini bomboş ettiğimiz anlaşılıyor çünkü mutluluk ne sevinç ile ne hüzün ile ölçüye konulmaz. Mutluluk insan için ya yaratıcıdan ya da insandan kendisine gelen bir enerjidir.
İnsanların sana sevgisi azalmışsa mutluluğun düşer.
Yaratıcının sana sevgisi azalmışsa o asli olan mutluluğunu kaybedersin.
Dolayısıyla Müslüman insanın mutsuzluğu işte bu yüzden mümkün değildir.
Bir adam hem Müslüman olup hem de mutsuzum dese ona söylenecek söz şudur, Ey kardeşim sen bu tarihe kadar, şu mutsuzum ben dediğin ana kadar insanların seni sevmesi için mücadele etmişsin. Hakiki olan mutluluk ise yaratıcının seni sevmesidir. Sen henüz yaratıcından habersiz bir İslam yaşıyorsun.
Gençlere bunu söyleyip bu duvara toslamalarını sağlamaya mecburuz. Çünkü gençler bir süre sonra diyorlar ki, “Ya biz dergaha gittik daha da mutsuz olduk. Kur’an okumaya başladık daha da mutsuz olduk. Namaz kılmadan evvel daha mutluyduk şimdi daha mutsuz olduk.” Arkadaş sizin anladığınız mutluluk mutluluk değil ki. Kavramınız yanlış. Sizin Ahmet dediğinizin aslı Ayşe. O kadar çarpıtmışsınız meseleyi. Sizin aradığınız şey başka, söylediğiniz şey başka. Siz Ankara’ya gitmek istiyorum derken uçağa atlayıp Amerika’ya doğru yol almışsınız. Dolayısıyla meselenin içi bu.

İkinci mesele sadakat meselesi.

Yine güncel manada Batı’da da, Doğu’da da, Kuzey ve Güney’de de oldukça tartışılan ikinci kavramımız. Geçmişte ‘sadakat’ bozulmaya başladığında ‘bağlılık’ anlamı yüklendi sadakate. Sınırsız bir bağlılık olarak. Ve dediler ki, “İnsanlar bu kadar sadakat ehli olmamalı, sorgulamaya başlamalı. Eğer sorgulamadan sadakat olursa, sonunda bedbaht bir son olur.”
-4 tane ana mesele var onları bitirip detaylandıracağım.-
Bu durum bir zaman sonra şimdi şu noktaya geldi; “Sadakat değil, mantıklı ortaklık yapalım. Mantıklı bir ilişkimiz olsun. Sadakat mantıksız bir şeydir, çünkü geçmişten beri gördüğümüz örnekler bir insanın bir başka insana sadakat ile bağlılığının mantıksız olaylara adım atmasına insanda sebep oluyor.” dediler.
Örneğin dediler ki, “Bir terörist var, bir de terörist başı var. O terörist ise bu terörist başına sadakat duyuyormuş. E bu adam terörist. Demek ki sadakat iyi bir şey değil. Bağlanmış çünkü. Aklını da satmış, mantığını da satmış bağlanmış.”
“İnsan bu durumda akıllı bir ölçümleme yapmalı, aklını kullanmalı.” dediler.
Toplum da bu tarz insanlara karşı dedi ki, “İnsanoğlu bu sadakati ancak yararlı olduğunda ve menfaati söz konusu olduğunda yerine getirebilmeli.”
Halbuki sadakat bunlardan hiç biri değil.
Sadakat; koşullarının yaratıcı tarafından belirlendiği birlikteliğin adıdır.
Eğer sadakat koşullarını insan belirlediyse; o koşullar menfaatlerin çeliştiği ve olayların birbirine girdiği yerde, evet yaşadığı toprağa da, bulunduğu ülkeye de bir zelalete sebep olabilir. Ama hakikat; eğer sadakatin koşulları yaratıcı tarafından belirlenmiş olan koşullar ise, oradaki koşulların getirmiş olduğu birlikteliğin adına sadakat denir. Oradan zulüm doğmaz. Oradan bedbaht bir sonuç doğmaz.
Yani insanlar eğer şeyhlerine, başlarında bulunanlara, iman ettiklerine, koşulları kendi elleriyle değil; Kur’an-ı Azimüşşan’ın ve Sünnet-i Seniyye’nin esasında belirlenmiş koşullar altında bağlılarsa bunun adı sadakattir. Diğeri zaten menfaattir.
Bir kaç defa anlatmıştık, İslam literatürü üzerinden gidiyoruz çünkü bu kavramlar en çok bizim topraklarımızda karmaşık hale getirildi. Zaten Avrupa ve Batı’da sadakat bitti. Dünya’nın diğer tarafında sadakat yok. Mantıklı ortaklık var; eğer sen benim için varsan, ben de senin için varım. Sen beni seversen, ben seni o zaman severim. Sen bana verirsen, ben sana o zaman veririm.
Bu da sadakat olmadığı için tamamen olayın dışında.
Dolayısıyla bizim İslam dünyasında geldiğimiz zaman bir insanın şeyhi olur, imam olur, önderi olur, ne olursa olsun; koşulları bu adam değil Kur’an-ı Azimüşşan ve Sünneti Seniyye’nin koşulları geçerliyse; sadakat burada hakikatini bulur.
Öyle ki bir adam eğer şeyhini ‘gavs’ olduğu için sevmiş, 50 sene de ona öyle olduğuna inanarak hizmet etmişse; onun hizmeti Allahu Zülcelal’e değildir, makamadır. Makamın sahibine değil, makamın kendisine.
Yarın öbür gün ona gelip onun gavs olmadığını söyleseler ertesi gün şeyhini terkedecektir. Zira derdi şeyhi değildir, makam-ı gavsiyyettir.
Bir gün Hazreti Pir kendi bulunmuş olduğu dergahtan çıkıp yola düşünce yine yürüdüğü sokak üzerinde bulunan bir Evliyaullah zat var, yanında da bir tane müridi var. Bir tane. Allahu Zülcelal’in her kuluna verdiği ayrı bir görev var. Hazreti Pir’e insanın ve cinlerin sultanül evliyalık görevi verilmiş, yürürken ardından binlerce insan yürümüş ve şu tarihe kadar milyonlarca insan ona bağlanmış böyle de gidiyor Elhamdulillah.
O zata da bir mürid vermiş Cenabı Hakk. Bir adamı adam et diye görev vermiş.
Tabi Hazreti Şeyh oradan geçtiği sırada herkez Hazreti Pir’e bakarken o mürid de kendi velisine hizmet etmek ile meşgul. Hazreti Şeyh geldi yanına bu müridin dedi ki, “Evladım bak ben buradan geçerken herkes dönüp dönüp bana baktı, bana selam etti. Sen neden dönüp bana bakmadın da bu zata baktın?”
“Efendim o şeyh benim şeyhimdir. Size hürmetimiz sonsuzdur. Siz bütün Evliyaullah’ın baş tacısınız ancak o benim şeyhimdir ben onun hizmetiyle görevliyim.”
Hazreti Pir dedi ki, “Ey evladım, ben sana dua edeyim; Cenabı Hakk sana büyük hayırlar nasip etsin.”
O mürit de dedi ki, “Efendim şeyhim varken, yanımdayken bunu benim sizden almam hak değildir, doğru değildir.”
Hazreti Şeyh bu durumu tabi imtihan için yapmıştı. Döndü ve “Rabbim şeyhine de çok şey versin, sana da çok şey versin.” deyince her ikisinde de büyük bir imkan hasıl oldu.
İşin esası; o çocuğun sadakati şeyhin bedeni cismine değildi, Rabbineydi. Rabbinin onun karşısına çıkarmış olduğu kul, ona baş tacı edilirken; o kisvelere kapılmamıştı.
Şuan dünyada ya da ülkemizde öyle şeyhler var ki o şeyhler bir gün bir hata etseler ve insanlar görseler ki şeyhlerinde bir günah var, ertesi gün terk ederler. Bunlar insan değil mi? Allahu Zülcelal’in bütün kullarının günah işleme kabiliyeti olduğu gibi, İslam akidesine göre günahsız kul yok Peygamberlerden başka. Şeyhlerini bile günahsız hale getirmişler. Bu iftira olmadı mı Rabbine karşı? Öyle oldu.
Çünkü sadakat teriminin içi bir başka şeyle dolduruldu. 

Üçüncü maddemiz; Özgürlük.

 Özgürlük kelimesinin içinden milyonlarca cümleler çıkartanlar geçmişinde ‘köle olmamak’ üzerine bir kavram geliştirdiler.

“Kimseye köle olmayın, özgür olun.” dediler.
Gelecek için özgürlük ise ‘istenilen her şeyi elde edebilme kabiliyetine kavuşmak’ olarak adlandırıldı.
Yani özgürlüğünü isteyen insanlar kölelikten kurtulduklarını zannetiler. Kurtuldular da. Ama günümüz çağında ‘istenilen her şeyi elde edebilme kabiliyeti’ olarak görüyorlar.
Bu noktada insanda gelişen ‘benlik’ toplumsal açıdan kabul görülebilmek ve pazarlanabilme kabiliyeti dairesine teslim edildi.
Halbuki özgürlük; sınırları belli olan, bazen başkasının da alanına girilebilir olduğu, ‘yarar’ ilkesine dayalı olan bir yaşam biçimidir. Sınırsız bir özgürlük yoktur. Sınırlar belirlenmiştir. Bu belirli olan sınırların dışına çıkmak mümkün değilken özgürlük hiç bir canlıya, maddeye ve manaya verilmemişken insan tarafından arzulanması şeytani bir taleptir.
Şimdi bunu doğru anlamamız lazım. Örneğin biz bu ülkede Allah korusun yarın bir şey olsa biz ne deriz? “Özgürlüğümüzü istiyoruz.”
Aslında kelime yanlış. 
Neden?
Özgürlüğümüzü istiyoruz demek değil ki o. Hakkımızı istiyoruz demektir o. Bu vatan bizim, bu toprak bizim; dolayısıyla bu bizim hakkımızdır diyerek hakkınızı istersiniz.
Özgürlük hiç bir canlının elinde değildir. Suyun su olmaktan başka bir şansı yok. Maymun’un maymun olmaktan başka bir şansı yok. Kuşlara uçma hakkı verilmiş, ben yüzmek istiyorum diyemez.
İnsana gelince şeytanın hilesine bak ki, o müthiş bir özgürlük ile size bir şeyler pompalıyor. Her şeyi yapmak istiyor. Her alanda kendi hür iradesini ortaya koymaya çalışıyor.
İrade maddeye tabi midir değil midir? Tabidir. Bu bardağın iradesi kendine verilmiş imkan dairesinin dışına çıkamaz. Benim bugün içime su koymasınlar katı bir cisim koysunlar diyemez; hacmi bellidir, iradesi hacmiyle belirlenmiştir.
Dolayısıyla insanoğlu için özgürlük söz konusu değildir. En garip olan ise bunu Müslümanların söylemesi.
Abdullah kelimesini ağzından düşürmeyen insanoğlu, köle olmayı Cenabı Hakk’tan niyaz eder ama bir başka yerden de der ki ben özgür olmak istiyorum.
Bu kavram insanlığa ait bir kavram değildir. Bu kavram Roma’lılar tarafından tanrısızlık ilkesinin meydana gelmesi için Paganizm tarafından uydurulmuş olan bir kelimedir. Özgürlük Müslüman’ın hakkı değildir, olma şansı da yoktur.
Hakkıdır desen zaten elde edemeyeceksin.
Özgürlük adı altında ne yazsan hepsi boştur veya hepsi bir başka anlama çıkar. Ama özgürlük kelimesi ile adlandırılmaya çalışılır. Özgürlük kelimesinin kökeni de gideceği yer de esasi itibariyle şeytanın ayak bağına bağlanmaktan başka bir anlama gelmez.
Tabi bu sözümüzü anlamaları bir 50-60 sene alacak. Sonra “Biz hakikaten bu kavramı yanlış anlamışız. Özgürlük insani bir şey değilmiş, kusura bakmayın” diyecekler.

HAK

Dördüncü madde; herkesin bahsettiği Hak kelimesi. “Bu benim hakkımdır, hakkım yendi.” diyoruz.
Peki hak nedir kavramsal olarak?
Geçmişte hak elde edilen demektir. Bir şeyi bir kabiliyet usulü ile elde edebilir olma haline hak denirdi.
Şimdi ise hak, insanın kendi eli ile oluşturduğu imkana deniyor.
Çocuklarımıza ne öğretiyorlar? “Kader senin elinde. Ellerinle imkanını kenden oluşturman lazım ki hak hasıl olsun.”
Peki bunun karşısında kavram böyle değiştirilince insana ne tayin edildi? Mücadeleci olma esası. “Mücadele edin, hakkınızı elde edin” beyanatı sunuldu.
Toplum da bu manada dedi ki “Biz seçiciyiz. Hakları seçeriz. Bu seçicilik ululüne göre hakları tayin ederiz. Tayin ettiğimiz yere göre sizler ya hakkın sahibi olur ya da olamazsınız.” dediler.
Ama esasta hak şudur; hak yaratıcının takdir ettiği, aktarıcının taksim ettiğidir. İnsanoğlu hak alanını belirleyebilme kabiliyetine sahip değildir. Hak alanını belirleyebilmeniz için sizin bir şeyin üzerinde sahibiyetiniz olması lazım. Ama bütün sahibiyetimiz emanetçilik üzerinedir. Elimizdeki her şeyin emanetçisiyiz.
Şimdi doğru anlayalım bu şu anlama gelmiyor; bizim elimizde bir bardak vardı, birisi geldi sahtekar bir şekilde bunu almaya çalıştı. Hakkımızı aldı götürdü. Ne yapalım ne edelim?..
Bu değil. Bu manaya gelmiyor.
Şu manaya geliyor; ‘bu bana emanet edilmiş olandır’ diyerek bunu korumak haktır. Ama senin kendinde olmayan bir başka şeye ‘bu da benim hakkım değil mi’ diyerek vereceğin her çaba, senin için şeriatin dışına çıkmana vesiledir.
Diyelim ve burada bitirelim.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
edeb ya hu

Edep

Zaman zaman tekrar edilmesinde fayda olunan konuları bazen yeniden gündem etmek gerekiyor ki fütuhat bu noktada oldukça geniş bir imkana sahip Elhamdulillah.

Mesele dönüyor dolaşıyor yine edep mevzusuna geliyor.

Tolum olarak, insan olarak, kişi olarak hepimizin bu konuda sayısız eksikleri var. Sayısız eksikleri olduğunun ve bu tarz derslerin devamiyetinin sürekli olmasının gereği illada bir olaya bağlanmamalı.

Çünkü Cenabı Hakk Asr Suresi’nde diyor ya, “Şüphesiz insan muhakkak hüsran içindedir.” Bu hüsrandan insanı kurtaracak olan imandır, salih ameldir; devamiyet gerektirir.

Ve, “Birbirlerine hakkı tavsiye ederlerse, bu hüsraniyetten kurtulurlar.” Ama yeniden hasıl olur çünkü insan nefis taşıyor.

“Birbirlerine sabrı söylerler.” O sabır ilimde sabırdır.

Dolayısıyla bu tekrara ihtiyacımız olduğu Asr Suresi‘nde açıktır.

Öyleyse birinci madde odur ki, bu dersin tekrarı bir şeylerin olması gerekliliğinden ötürü değildir sadece. Elbette olan şeyler var ve sürekli oluyor ve olacak. Olması da gayet normal insan olduğumuz için. Öyleyse edep gibi bir mevzunun tekrarına muhtacız.

İkinci önemli mesele şudur ki, Türk insanının en büyük hastalıklarından bir tanesi; film seyreder, oradaki dedikodu yapan ablayı komşu kızına benzetir. İyi adamı hep kendine ya da babasına, dedesine yorar.

Yani filmde hiç şunu göremezsiniz; filmi seyretti, yanlış işler yapan kötü bir karakter var, “Yav arkadaş, bende bu adama benziyorum bazen” dediğini görmezsin.

Kitap alır eline okur, başkasını hep düşünür. “Burada bu cümleyi kuruyor, aynen böyle bir arkadaşım var. Burada bu adamdan bahsediyor aynı böyle bir teyze tanıyorum; vah vah demek ki sonları da böyle olacakmış…”

Bir kitap 3 şekilde okunur;

1- Önce kendi nefsine.

Burada anlatılan adam benim. Vahyi İlahi olan Kur’an-ı Azimüşşan bize değil mi? Bize vahyedildi. İçinde cehennemi anlatıyor, kafirleri, münafıkları anlatıyor. Ehli İman’ı anlatıyor, musaddıkları anlatıyor.

Yani diyor ki Allahu Zülcelal, (Rabbim bizleri korusun) “Son nefese kadar iman sahibi olacağınıza dair bir garanti mi verdim size ey kullarım?”
Hayır Ya Rabbi.
“Öyleyse bilin ki kafirlerin hali budur. Nefsiniz kafirdir. Son nefese kadar -Allah korusun- münafık olmaktan kendinizi alıkoyacak bir garanti mi verdim size ey kullarım?”
Hayır vermedin Ya Rabbi.
“Öyleyse bilin ki münafıkların hali budur. Sizin nefsiniz sizden bunu ister, dikkat edin.”

2- Bir başkasına bu hakkı söylerken nasıl hal edinebilirim?

Birinci yöntem kendimi nasıl düzeltebilirim iken, ikinci yöntemde ise başkasının bu halini düzeltmesi için nasıl tebliğ edebilirim.

3- Toplu okumadır. Beraberce bir kitabı okumak. Fütuhat meselesi.

O yüzden edep konusunu dinlerken, bu dersi sosyal mecradan dinleyenler mutlaka şu dersi 3 defa dinlesinler. Allah rızası için.

Önce bir kendi nefislerine dinlesinler; akıllarına bir şey geldiği anda “Ya fütuhat şimdi şunu anlatıyor, haa şu adam da böyleydi” dedikleri anda, durdursunlar sohbeti tevbe istiğfar çeksinler, baştan başlasınlar. Taa ki “Evet burada anlatılan adamın özellikleri bende var.” veya “Bende bu adam gibi olabilirim” veya “Allah beni böyle olmaktan korusun” diye dinlesinler.

Bu bir nefis oyunudur. Bu sözlerin her birisi bizatihi kendimizedir.

Edepli olabilmek için önce kendimizdeki şahsı iyi tanımamız gerekir. O şahıs bizim biat ettiğimiz, alim olarak, mürebbi olarak tabi olduğumuz şeyhimizdir. Tarih boyunca Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’dan bu güne bu iş böyle gelmiştir.

Edepli olacağımız şahsın kendisinin ne olduğunu iyi kavrarsak, ona karşı yapmış olduğumuz ve takınmış olduğumuz tavırların da nerelerde eksiği gediği olduğunu, nerelerde fazlası olduğunu iyi anlamış oluruz.

Birinci mesele şu, şeyh demek mürebbi demektir. Yani insanı Rabbine götürmek için onu eğiten şahıstır. Öyleyse talebenin öğrendiği akidei tevhid içindir. Bunu şeyhi önünde kullanan ahmaktır.

Yani bir mürebbiden bir talebe yüzlerce, binlerce şey öğrenebilir, on binlerce sırra vakıf olabilir; bu sırlardan bir tanesini dahi talebe öğretmeninin önünde uygulamaya kalkarsa -fütuhatta dahil- bütün ulema onlara ahmak demiştir. Yani kendinden habersiz adam.

Ahmaklığın da çaresi yoktur.

Lokman Hekim’in beyanatı ile “Tarih boyunca herkesi tedavi ettim, iki kişinin tedavisini bulamadam. Ahmaklar ve hainlerin.” Bunların tedavisi yoktur.

Adam şeyhinden, öğretmeninden, hocasından, mürebbisinden Rabbine giden yolda bir şeyler öğrendiyse, bir sırrı aldıysa, bir imkana kavuştuysa günü gelir ona şeyhi herkesin içinde veya hariçte “Yav şunu yapabiliyor musun sen?” der. Beyefendi hemen ortaya atlar, yapabildiği zaten gerçektir ve yapar; yaptığı yerde kalır.

Yani insanoğlunun ne garip özelliğidir ki, illaki öğrendiğini satma peşinde.

Bu ders bizim dergaha ait bir ders değil, dünya Müslümanları edebini kaybetti, annesine karşı da, babasına karşı da, şeyhine karşı da, ulemaya karşı da kaybetti. Bu kaybolunca devletine karşı bile kaybetti. Devlete karşı da bir edep vardır. Hata eder, eksik eder, kusur eder; senin küfür etme hakkını doğurmaz, keyfe keder eleştiri hakkını doğurmaz. Çünkü devlet giderse bu millet gider.

Düzeltemeye çaba sarf etmek söz ile değil, hizmet iledir, gayret iledir, muhabbet iledir.

Dolayısıyla bu sözümüz bu dergaha ait olmadığından sosyal mecrada canlı olarak beyan ediyoruz.

Bütün müridanın, her hak tarikatın bilmesi gereken odur ki; şeyhinizin size öğrettiği şeyler sizin şeyhinize yeri geldiğinizde kendinizi ispat etmek, etrafınızda bulunanlara hava atmanız için değildir. Yeri geldiğinde tevhidin akidesi uğrunda veya o tevhid akidesi uğrunda gereken yerde kullanmanız içindir. Bunun yeri ise şeyhinizin yanı, ulemanın yanı, Evliyaullah’ın yanı değildir.

İkinci mesele, iyi bilmek lazımdır ki şeyh demek doktor demektir. Kişinin ancak ve ancak bir tane doktoru olur.

Oysaki müridan hemen yukarıdaki şeyi öğrenir öğrenmez çevresindeki hastaları teşhis ve tedavi yöntemlerinde başlar konuşmaya, başlar anlatmaya, başlar satmaya…

Bir mürid şeyhinden başka birisinden bir ilaç umuyorsa; o henüz hangi eczanede olduğunun farkında değildir. O hangi deryada yüzdüğünden habersizdir. Belki henüz o deryaya bile kabul edilmemiştir.

Ama iş odur ki; size, bize, her zaman yer yerde şeyhimizin öğrettiği ilaçlar eğer umuma aitse eyvallah. Ama esasa aitse veya mesela kişi geliyor ortama “Ya rüyamda bir şeyler söylediler, sen şu konuda şu zikirleri çek” veya “Şu ilacı da kullanmakta fayda var, şunun da faydasını mutlaka görürsün. Bunu kullansan hayır olur.” dese, biz o adama baktığımız zaman şunu anlıyoruz fütuhat penceresinden, ‘arkadaş benim bir tane doktorum var zaten.’

Benim doktorum benim hastalığımı bilir. Benim hastalığım için senin vereceğin ilaç, belki benim daha büyük bir hastalığımız yan etkisidir, onu tetikleyecektir.

Ancak insanlar doktor olmayı çok seviyorlar. Hasta olmayı tercih eden gördünüz mü hiç? Kimse hasta olmak istemiyor. Halbuki Ümmeti Muhammed hastadır. İmanen hastadır. Hasta olmasak İslam Cumhuriyetlerinin hali bu olmaz.

Bizim hastalığımızın en büyüğü; kimse hastalığını kabul etmiyor. Herkes iki günde doktor. Herkes bildiği şeyde en iyisini bilerek hareket ediyor…

Üçüncü mesele, şeyh demek seni batıni zorluğa hazırlayan demektir. Zahirde bir görevi var, bir de batında yani ruh dünyanda bir görevi var ki o daha farklı bir boyut. Bu batıni zorluğa hazırlayan demektir.

Batında öğrendiğini şeyhinden habersiz uygulayan akılsızdır ve yalana meyillidir.

Şimdi hakiki Evliyaullah’ın hepsi çok mütevazidir. Çok naiftir. Bizim şeyhimiz çok mütevazidir.

Gidiyor adam, “Efendim ben batında bir şey gördüm, bir melaike gördüm, bir rüya gördüm. Rüyamda bana bu zikri öğrettiler, şu işi yapmamı söylediler. Yapayım mı yapmayayım mı?”

Birinci madde bunu sormak esastır. Bu elbetteki sorulmalı, “Böyle bir durum oldu ne yapmalıyım?” veya doğru mudur değil midir diye.

Ama hakikati sorarsanız eğer, işin erbabı kendisine gelen bu tarz bilgiye gözünü açmayan adamdır.

Sebep?

“Ben bir zata biat etmişim, Cenabı Hakk’a onunla vuslat etme yolunda Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın torunlarından biriyim. Vallahi lazım olsaydı o bana söylerdi.”

Bunlar birer imtihandır. Bu imtihanları daha önce ifade etmiştik.

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin şu sözünü lütfen kafanıza kazıyınız;
“Biz bu yola -Kelimei Tevhid yoluna- tasavvufun herhangi bir okulunda, herhangi bir hakiki şeyhinin önünde Allah rızası için oturmuş her adama birer şeker veririz. Bir müridden keramet görülse -o farkında olmadan dahi- şaşırmayın buna. Ama şekeri alıp kendine emzik edineni de o emdiği yerde bırakırız, Rabbine vuslat edemez. Aldığı ile oturur, oturduğu ile ölene kadar oynar, oynadığını da hakikat zanneder.”

Size bir tüyo; şeyhlerin en büyük yaptığı meselelerden bir tanesi, mesela İmam-ı Şafii Hazretleri bu konuda mahir bir mürebbidir. Kendi evlatlarından bazılarına gecenin bir yarısı şöyle derdi, “Evladım daha hızlı hıfz etmek için sana bir sır vereyim mi? Ama kimseye söyleme.”

Tabi mürid hemen söylerdi.

Bazı talebeleri de hiç bunu uygulamazdı. Uygulamayan talebelere sorardı,

“Neden uygulamıyorsun?”
“Efendim bana uygulamamı söylemediniz, böyle bir emir vermediniz, bir şey öğrettiniz ama bu öğrettiğiniz şeyi ben henüz Rabbimin rızası için mi yapacağım yoksa kendimi arkadaşlarımdan üstün tutmak için mi yapacağım; henüz nefsime bu konuda güvenmediğim için kullanmadım efendim.” derdi.

Yani bu noktada da İmam-ı Şafii Hazretleri talebelerini çok özene bezene yetiştirmiş bir zattır. Elekleri çok ağırdır.

Çünkü bu Meşrep-i Kadiri’nin, Meşrep-i Muhammedi’nin bütün okullarında elekler çok acayiptir.
Bu eleklerden bir tanesi de hakiki olarak batındadır. Ama bir bakıyorsunuz ki adam batında hiç bir şey bilmediği halde veya mesela ona bir şey söylendi, o da bunu yapıyor. Mutlak surette onu müridanın önünde göstermeye çalışır. Hemen satmaya çalışır, tutamaz içinde. Evet söylediği de işe yarıyor olabilir ama hakikat; kendi vuslat yolculuğunun sonuna gelmiştir, daha da bir kapı aramasın. Daha da ona bir kapı açılmaz çünkü edep dairesini kırmıştır.

Edeb Ya Hu

Edep odur ki, İmam-ı Şafii Hazretleri yine topladı talebelerini, “Şöyle bir sual var” dedi ve suali sordu, fıkıh sorusu.

Fıkıh sorusundan öyle bir soru ki daha önce hiç kimseye sorulmamış. Farklı bir konu, yeni bir döneme ait bir konu. Dedi ki, “Ne söylersiniz ey talebelerim?” artık yetişmişler alim olmuşlar. Artık İmam-ı Şafii’nin “Gidin, siz fetva verebilirsiniz” dediklerine sorduğu sual bu.

İçlerinden yarısı dediler ki sıra kendilerine geldiğinde, “Efendim siz varken ve hayattayken bu konuda fetva vermek bize haramdır.”

İmam-ı Şafii Hazretleri döndü 2 rekat şükür namazı kıldı ve dedi ki, “Ya Rabbi sen bana ilmin hakikatine ermiş talebeler nasip ettin, sana şükürler olsun.”

Alimi, hocası, şeyhi yaşarken, şeyhinden öğrendiğini satan cahildir.

Bunlar; o yaşarken, hayattayken, edeben sende verilmiş olan, bir başka yerde bir başka mahalde lazım olduğunda aciliyet ile verilmiştir. Kullan diye emir verilmemiştir.

Dördüncü madde, şeyh dediğin senin biat ettiğindir. Burası önemli bir mevzu. Biat ettiğin baban dahi olsa o seni zorluklara mecbur etmekten sorumludur. Bizim şeyhimiz yakın olamayacağımız kadar olabildiğimiz bir zattır. Aynı sofrada yemek yiyebildiğin, beraber yürüyüş yapabildiğin, beraber yatıp beraber kalkabildiğin Türkiye’de kaç tane şeyh var? Bir elin parmaklarını geçmez, kimse kusura bakmasın.

Ancak en yakınında da olsan, baban da olsa, sende evladı olsan ki öyle olmaya niyaz ediyoruz; unutma ki o senin şeyhindir. O senin şeyhin olduğu için senin nefsinin hastalıklarına göre seni imtihan etmek için görevlendirilmiştir. Senin nefsini zorlayacak sözleri sana söylemekle görevlendirilmiştir. Seni üzecek durumları senin önüne çıkartarak bir başka yerde başına daha büyük bir bela gelip de Rabbine edepsizlik etme diye bazı yerlerde “DUR” diyen zattır.

Ama müridan, özellikle Türk milleti ne yazık ki bu konuda oldukça şımarıktır.

“Nasıl olsa babamdır, nasıl olsa bizim şeyhimiz mütevazidir, nasıl olsa o kendinden istenileni reddetmez” denilerek rahat tavırlar insanın kendisine zarar verir; o şeyhe zarar vermez.

Bu insanlar kendi kendilerini heder ediyorlar. Edep konusundan heder olan bir toplumla karşı karşıyayız.

Aynı anda bir hizmette bulunmak, bir bakıyorsunuz şeyhin yanında iki gün, üç gün, yirmi gün, otuz gün, kırk gün, kırk yıl fark etmez; yanında bulunuyor, üç gün sonra bambaşka bir havaya bürünüyor beyefendi. Üç gün sonra bir başka noktaya taşıyor kendi kafasında kendisini.

Beyefendiler bizler hastayız ki o bizi kendisine yaklaştırıyor. Duruma böyle bakmamız lazım.

Ne kadar çok hasta bir adamım ki onun yakınında vakit geçirmem gerekiyor.

Madem hastasın sus ve edep et. Neyin kime havasını atıyorsun…

Bizim memlekette başbakan, bakanlar hava atmaz; makam şoförleri hava atar. Özel kalem hava atar, kapıdaki bekçi hava atar; “Belediye Başkanı’nı göreceksin ama ben varım, benim önümden geçeceksin yani…”

Bu bizim milletin hastalığıdır müridanın değil.

Cumhurbaşkanı mütevazi olsa ne olur? Etrafında 100 kişi kibirlidir adı kibirliye çıkar. Çünkü etrafındakiler “Onun yanındayız biz he, bizi görmen lazım, bizi de bilmen lazım” der.

Beyefendiler İslam davasını ayakta tutan Allahu Zülcelal’dir. Hiç bir zaman, hiç bir ilim, hiç bir hizmet şahsa bağlanmaz. Bağlanmışsa orası hakiki bir dergah değildir. Şu anda ben bu fütuhatı seslendirmecisiyim. Şu an burada bu görev benden alınmak üzere olsa veya ben şurada ölsem; bu sözü devam ettirecek binlerce adam hazırdır dünyanın dört bir köşesinde veya aramızda. Bu iş bana bağlı değil. Bir başka iş bana bağlı değil. Çay ocağı çaycıya bağlı değil.

“Ya ben süpürmesem burayı süpüren olmaz, ben yemek yapmasam burada yamak yapan olmaz, arabayı kullanmasam arabayı kullanan olmaz.” diyen adam; hastalığın dibine vurmuşsun haberin olsun. Bu hastalık senin dünyanı da mahveder, ahiretini de mahveder.

Şeyhler mütevazidir; Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’dan bu yana hiç bir zaman yüzüne söylemez. Hep bir başka yerde bir sohbet arasında bir ince fıkra ile geçiştirir. Ama kibirli olan, ama bir şeyleri bir yerlerde yapıyor olmanın havasına giren; o edebi kaybettiğinden ondan da bir şey anlamaz.

Şunu da unutmamak lazım, insanın biat ettiği şahsın kendisine yaptıklarının nefsine ağır gelmesinden daha güzel bir şey olabilir mi? Olamaz değil mi. Dolayısıyla bu hakikat dairesi unutulmamalı.

Beşinci madde odur ki, şeyh hak kapısıdır. Cenabı Hakk’ın hakikatini beyandan sorumlu, mükelleftir.
Hak senin değildir.

“Bu artık benim hakkımdır” diyen zalimdir.

Tarih boyunca bütün zalimler kendilerinde bir hak gördüler. Firavun “Tabii ki bu devletin üzerindeki bütün haklar bana aittir.” dedi.

Nemrut, toprakların yönetim hakkını bırak “İnsanların nefes hakkı bana aittir.” demiştir.

İnsanoğlu ise biraz hizmet, biraz muhabbet, biraz yakınlık, biraz ilgi görünce hemen kendinde sayısız haklar görmeye başlar.

“Ona bunu bu veriyor? Bana da bunu vermiş olmalıydı, bana da bunu söylemiş olmalıydı.” der, hemen kırılıverir. “Halbuki bunu bende hak etmemiş miydim” der.

Unuttuğumuz bir şey var, Cenabı Hakk dahi -ki O veriyor bütün bunları, Evliyaullah sadece burada bir vesile ve bir mürebbi pozisyonunda- biz Cenabı Hakk’a diyebiliyor muyuz “Ya Rabbi beni neden fakir yaptın?” diyebiliyorsan zaten iman problemin var. “Ya Rabbi beni neden hasta ettin?” diye soruyorsan iman problemin var.

Adam şeyhin kapısına geliyor, kalbinde diyor ki “Ya yandaki arkadaş 3 gün oldu geleli, biz 3 yıldır buradayız; olmadı böyle şeyler.” veya bunun gibi herhangi bir şey. “Ona şeker verdi bana vermedi, ona koku verdi bana vermedi, ona sarıldı bana sarılmadı, onu öptü beni öpmedi, ona git dedi bana dur dedi.”

Beyefendi hepimiz kendi adımıza hastayız, hepimizin hastalıkları farklı. Dolayısıyla hepimizin ilacı farklı.

Bu baba-evlat ilişkisini bu millet karıştırıyor. Biat ettiğimiz manevi babamız onun keyfe keder bizim isteklerimizle hareket etmesini bekliyor olmamız doğal olarak insanın kendi nefsani problemidir. Bu nefsani problemleri aşmak için geldiğin yerde sana karşı yapılan, senin nefsine karşı yapılan en küçük operasyonda senin yapmadığın kalmıyor.

Dünyanın en ayıp şeylerinden biri insanın şeyhine, alime, ulemaya surat asması. Çünkü mümin mümine gülümsemekle mükelleftir bırak şeyhi, alimi.

Neye surat astığını biraz irdelesen 2 gün önce şeyh birisine sarılmış, öbür gün ona sarılmamış da beyefendi gönül koymuş. Sende gönül yok kardeş, sen nefsin dibine vurmuşsun, nefsi emmarenin tepesi orası.

Nefsi emmarenin tepesindeki adam surat asar, hoşlanmaz. Nefsi emmare istemiyor ki bütün bunları. Nefsi emmare burada olmayı da istemiyor, dergahta olmayı da istemiyor vesaire…

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri diyor ki kendi yetiştirdiklerine ve kendinden sondaki şeyhlere mirasında;

“Evladım bütün müridana ilim ile değil hilim(yumuşaklık) ile yanaş.”

Çünkü ilim insanları kaçırır. Bu haram bu helaldir, bu yanlıştır diyerek değil; yumuşaklık ile yanaş. Ama onun yumuşaklık ile seni kazanmış olması, senin genç kız edasıyla durmadan trip atma hakkını doğurmaz. Ama bizim milletimizde böyle bir enteresan tuhaflık söz konusudur.

Bunlar neden oluyor?

Bizde de bu kabahatların var olmasının bir temel sebebi var, gerek eğitim sistemi, gerek evlerimizin içindeki anlaşılmaz demokrasi. Anne-baba-çocuk arkadaş oldu ya şimdi. Öğretmen de okulda arkadaş. Dışarıda senin müdür arkadaş. E şeyhin de senin arkadaşın değil, biat ettiğin deyince tabi oturmuyor. 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde bu kültürü yıktıkları için adam burada da aynı şeyi bekliyor.

Şöyle ifade edeyim, hadis kaynaklarını okuyabilirsiniz. Hadis kaynaklarında bire bir var.

Hazreti Fatıma anamız anlatıyor bir rivayette ya da Hazreti Ali Efendimiz, okuyarak görün. Diyor ki; “Biz yatağımıza uzanmıştık”  (Normal günlük uzanırsın ya, Araplarda adettir. Biraz yorulunca hani Ayet’te de var ya ‘yanları üzerine uzanırlar’ diye)

Hazreti Fatıma bir tarafta Hazreti Ali bir tarafta uzanıyorlar.

Diyor ki, “Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam yanımıza geldi uzandı.”

Şimdi biri kızı, biri hem damadı, hem amca oğlu, hem dünya ahiret kardeşi, hem de ilmini kapısını varis kıldığı şahıs. Bak bundan öteye bir yakınlık var mı? Yok.

Hazreti Ali Efendimizin Sahabe içerisinde Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’a karşı yaklaşımı nasıldı biliyor musunuz? Uzaktan baksanız, “Hazreti Ali dedikleri, Peygambere kardeş dedikleri budur.” diyebileceğiniz bir davranış biçiminde değildi.

Ama bizde 2 gün aynı sofrada yemek yese, üç gün aynı arabada geçse; dördüncü gün aynı posta oturduğunu görürsün. Beşinci gün gecenin bir saatinde arama hakkını kendinde bulduğunu görürsün.

Bakın edep Hazreti Ali’nin edebi. 3 gün bu zatlar üst üste oruç tuttular mı kardeşim? Azhap Suresi’nin indirilme sebebini anlattık değil mi? 3 gün oruç tuttular mı? 3 gün iftar saatinde yiyecekleri yemeği yolda kalmışa, bir gaziye(askere), bir fakire verip de iftarı da yapamadan bir daha yatmışlar mı? Yatmışlar. 3 gün boyunca Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın bundan haberi var mı? Madden yok, çünkü Ayet öyle.

Üçüncü günün sonunda, Hazreti Ali, Hazreti Fatıma, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin yatağa düşmüş mü açlıktan? Evet. Peygamber Aleyhisselatu Vesselam durumdan hala habersiz. Mescitte dönüp dediği cümle şu, “Ali nerede?”
Dediler ki, “Ya Resulullah evde heralde.”
Dedi ki, “Hayırdır?”
Sonra bir öğrendi ki oruç tutmuşlar, yiyecekleri yemekleri yokmuş. Hazreti Fatıma kızı, Hazreti Ali kardeşi, Hazreti Hasan-Hüseyin torunları.

Kapıya doğru gitti Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam, kapıda vahiy inzal oldu, “Biz Ehli Beyt’i temizledik.” diye.

Bak düşün, oğlunu evlendiriyorsun veya evlenmedin baban ile beraber yaşıyorsun, bir evdesin, karı koca aç kalmışsın. Babanı aramaz mısın? “Baba biz bu ay maaşı erken bitirdik, zor durumdayız, evde yemek yok” Veya bunu demesen bile onun evine gidersin değil mi?

Hazreti Ali Efendimizin haşa hiç mi aklı yoktu beyler? Derdi ki, “Ya Fatıma iftar saati yiyeceğimizi verdik bir fakire, gel gidelim kayın pederim Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın sofrasında yiyelim.”

Hazreti Fatıma’nın aklı yok muydu haşa? 2 tane evladı açlıktan hasta olmuş. Hazreti Hasan-Hüseyin’i alıp gitmesini bilmez miydi Hazreti Ebubekir’in evine, Hazreti Aişe’nin evine, Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın evine?

Edep vardı. Edep böyle bir şey beyler.

Baban Peygamber bile olsa “Bu Rabbimin imtihanıdır” deyip susmuşlar.

Vahiy öyle geldi onlara, bedavaya değil. Bu vahiy edep üzerine indi. Ehli Beyt, Seyyidlerin edebi budur. Aç kalır ses etmez. Susuz kalır ses etmez.

Şimdi müridana bir bak, gece saat 12, yüzlerce kere şahit olduğum var, “Şeyhim karnım ağrıyor.” Beyefendi o kadar çok yemiş, karnı ağrımış hazımsızlık var. “Karnım ağrıyor, ne içsem acaba…”
“Şeyhim işler kötü, ne yapalım?” Sabretsene.

Hani sen Ehli Beyt’i çok seviyorsun ya, bir söz üzerine 300 tane Maşallah diyorsun ya, Ehli Beyt’in yaşantısı böyle beyefendiler. Edep böyle edep.

Yoksa birilerinin tekkede öğrettiği gibi kapıdan girerken “Hu” demek, yok bir ayağının üstüne bir ayağını koymak, yok diz üstü oturmak… Böyle bir şey yok. Bunlar hikaye. Bunlar birilerinin saltanatı.

Elhamdülillah Hazreti Pir Abdulkadir Geylani, Ahmet Er Rifai, İbrahimi Dussuki, Ahmet El Bedevi gibi akidede, tevhidde şah olmuş bu zatların hakiki okullarında bu saltanat yok Elhamdülillah.

Ama dikkat, bu saltanat yok ama edep var. Öyle edep var ki kolu kopsa sesi çıkmaz adamın. Bilir Rabbi vermiş o imtihanı. Birisinin vesilesi ile veya bir şeyin vesilesi ile.

İnsan bu kadar rahat olamaz. İnsan bu kadar hem rahatı istiyor, hem zorluk istemiyor, en ufak söze kırılacak, sonra diyecek ki, “Şeyhim bizden bir şey olur mu?” bizden bir şey olmaz. Çünkü bir şey olması edebe bağlı. Edepler Ayeti Kerime ile sabit.

Altıncı madde, “Şeyh bir çobandır. Kardeşinin hatasını dedikodu eden, bu yolun evladı değildir.” İki kere iki, dört. Bu sözler Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretlerine aittir, isteyen kabul eder, isteyen etmez…

O bir çobandır, bizler koyunuz. Koyunlar kendi aralarında zaman zaman sıkıntı yaşayabilir.

İnsanız nefis sahibiyiz. Ancak dedikodu etmez. Dedikodu eden bu yolun evladı değildir.

Bu yolun evlatları şikayetçi de değildir; kardeşinin derdini çözen ya da onu örtebilendir. Ya çöz ya üstünü ört ya da sus. Beceremiyorsan daha bu yolun evladı değilsin.

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri bu dersin sonunda şu beyannameyi söyler,

“Evladım, ben yaşarken benim elimden 700 bin kişi biat aldı, tövbe etti. Bunlardan ancak 210 bini bizim yolumuza dahil oldu.” (Zorluğa eyvallah dedi, ben bu yolda yürürüm dedi. Diğerleri de evlat, bu 700 bin kişi de İnşallah kurtuldular. Ama 210 bin kişi bizimle yola çıktı.)

“Bunlardan ancak 5 bini imtihanlara göğüs gerdi, evladımız oldu.” (Diğerleri müridimizdi.)

“5 bin tanesi evladımız oldu.” (İmtihanlara göğüs gerdikleri için)

“Bunlardan ancak 500’ü menfaatini gütmedi de has evlatlarımızdan oldu.” (Dünya menfaatelerinden de sıyrıldı, kendine bir şey istemedi, kendine bir şey aramadı, geriye kaldı 500.)

Yanlış anlamayın Hazreti Pir diğerlerini dışarıda bırakmıyor. İnsanlar arasında Rabbinin dereceleri nasıl hasıl ettiğini anlatıyor bizlere. Yoksa 700 bin kişi Hazreti Pir’in talebesi ama talebeler nasıl derecelendi iyi anlamak lazım.

Bunlardan ancak 500’ü hizmette menfaatini gütmedi de has evlat oldu. 700 bin kişide 500. 700 kişide 5 kişi yapar.

“Bunlardan da ancak 50 tanesi dünya ile ahiret menfaatini bir yerde bırakabildi de ben onları Rabbimle tanıştırdım.” diyor. Bir yer geldi, o 500 tane has evladımdan 50 tanesi ‘biz ahireti de boşadık’ haline geldiler, ‘derdimiz ne Cennettir ne Cennet ümididir ne Cehennem korkusudur’ dediler. Ve “50 tanesini Rabbimle buluşturdum” diyor Hazreti Pir.

Umulur ki anlarız.

Has evlat olmak çok yakınında olmak anlamına gelmez. Adam Japonya’dadır, 15 yıldır görmüyordur şeyhini ama has evlattır.

Adam şeyhin yanında 24 saat hizmetkardır, sadece müridi olmak için hazırlanıyordur hala. İnşallah mürid olabiliriz.

Has evlatlık böyle bir şey. Mürid olmaya gayret edenleriz.

Ümmeti Muhammed unutmasın ki, bizler bu edebe kavuşmadığımız sürece daha çok bekleriz.

Sadece ahiretlik değil, dünyada da bu edebe muhtacız.

Ey gençler babalarınız sizin arkadaşlarınız değildir. Anneleriniz sizin arkadaşınız değildir. Şeyhleriniz sizin arkadaşınız değildir velev ki onlarla 24 saat top oynasanız. Velek vi onlarla yıllarca gezseniz, şakalaşsanız. Bu ayrı bir yer, edep ayrı bir yer.

Küçükler, abileriniz sizin arkadaşlarınız değildir. Onlar sizin abilerinizdir. İsterseniz günde 2 saat sizi sırtınızda taşıyor ve eğlendiriyor olsunlar.

Bu ayrımı bu millet yapmayı beceremedi. Bu millet ona boyun büktürene Eyvallah ediyor çünkü kendisi de boyun büktürüyor.

Bu millet neden saltanat seviyor biliyor musunuz?

Çünkü bu milletin nefsi saltanat hastası. Bu millet kendi yapamadığı saltanatı başkasında görünce boyun büküyor.

Acı olan; saltanatın olmayıp da tevhid akidesinin birinci madde olduğu, mütevazilikte zirve olan bir yer ile karşılaştığımız anda ise ne yazık ki şımarıveriyoruz. O da bizi dünyada da, ahirette de perişan ediyor; habersiz kalıyoruz.

Cenabı Hakk bizleri edeplendirsin. Anamıza, babamıza, devletimize, şeyhimize karşı edeplendirsin.

Lütfen bu yazıyı 3 defa okuyun.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

gözyaşı hakkında bilgiler

GÖZYAŞI

Bir sinir damarından beynin akıntısıyla meydana gelmiş olan gözün içerisinde ayrı bir alem vardır.   O alemin …

avrupanin-cokusu

Avrupa’nın Yarını – Avrupa’nın çöküşü

Geçen dersimizde Avrupa’nın dününden ve vahşetinden bahsettik. Peki böyle mi devam edecek? Hayır.    Bir kaç …

Avrupa'nın Bugünü - Avrupa'nın iç yüzü

Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Fütuhat kapısında Avrupa ile ilgili olan bir fütuhatı beyan edeceğiz. Çünkü Avrupa tarihini zaten Türkiye’de …