Web sayfama hoşgeldiniz

hosgeldiniz

Web sayfama hoşgeldiniz

Herkese merhaba,

Ben Elife hoca olarak yıllardır sizlerin sorunlarını ve problemlerini çözmek ile uğraşıyorum. Bu uğraşlarımı ilmi çalışmalar ile yapmaktayım. Bu ilmi çalışmaları manevi çerçevede Allah’ın rızasını kazanmak için yapmaktayım.

Elife Hoca sadece bayanlar ile çalışmaktadır.

biz-hep-guzeliz

Biz Hep Güzeliz

Bayram yeryüzündeki belkide ahirete intikal ettikten sonra hatırlanacak ender günlerden biridir.

Öyle ki insanlar cennete giderler, cennete gittikleri zaman dünyadan neredeyse hiç bir şey hatırlamazlar.

Çok defa anlatmıştık ama hatırlayacakları şeylerden bir tanesi mesela Resulullah’ın doğum günleridir. O pazartesi günü doğduğu günde, Cennet’in bir yerinden bir nur, bir ışık saçılır. O ışık saçılınca Cennet’te hafif böyle latif bir yağmur, kokulu bir yağmur düşer ve insanlar o gün Resulullah Aleyhisselam’ın doğduğunun tekrarını hatırlar.

Bayramlar ise genel itibariyle kokular ile anlaşılır.

Her bayramın bir kokusu var.

Her ümmete Cenabı Hakk bir bayram nasip etmiş. O bayram zannetmeyin ki sadece Ümmeti Muhammed içindir.

Hazreti Adem’den bugüne kadar İslam dininin her ümmeti hem oruç tuttular hem o orucun bayramını eda ettiler.

Hazreti İbrahim Efendimizden sonra daha muteber bir hale gelen bir de kurban bayramı var ama  özellikle ramazan bayramı bütün ümmetlerin ortak bayramı olarak vardır.

Ve bu bayramın içerisinde Cennet’te insanlar bunu bir kokuyla algılarlar. Bu latif bir kokudur ve bu kokuyu insanlar duydukları zaman tekrardan hoşnut olurlar.

Hatırlayacakları anlardan bir andır burası. İnsanın dünya hayatından hatırlayabileceği en güzel anlardan bir an. En güzel olması, en güzel yerde tekrardan hatırlanabilmesi için bir imkan. Hatta bizler neden bayram günlerinde mezarlarımızı ziyarete gideriz bilir misiniz?

Çünkü o gün ehli imanın hepsine bayramlarda bir izin verilir ki onların kendilerine gelmiş olan misafirlerini daha rahat görebilmeleri, daha rahat karşılayabilmeleri, onları daha rahat algılayabilmeleri için. Rabbim herkese mezarda kolaylık nasip etsin. Ehli imanın işi kolay ama tabi derece derece zorlu alanlarda var ama hakikat, şu bayram sabahı onlara da bir bayram sabahıdır. Ve o bayram sabahlarında Sahabei Kiram Efendilerimizin neşesi muhabbeti tarih boyunca değişmemiştir. O neşe ve o muhabbet aslında ümmeti bir ve diri tutan, yıl boyunca tekrardan ayakta tutan ve o ümidinin depreştiği andır.

Öyle ki Resulullah Aleyhisselam’ın bir gün Sahabei Kiram’ın arasında -elbette her zaman çok ciddi sorular sorulmaz, arada bir böyle latif sorular soran Sahabei Kiram efendilerimiz olurdu- bir tanesi dedi ki; ”Ya Rasulallah, bu kurban bayramından önce şeytan taşlanırken bu direklere bağlanıyor. Ya Resulallah, bayram günü şeytan ne yapıyor?”

“Ey benim ashabım, şeytanın sizin getirmiş olduğunuz o teşrik tekbirleri ile nasıl kaçtığınız görseydiniz eğer, o zaman ona tuhaf tuhaf bakardınız.” dedi.

Çünkü şeytanın yer yüzünde insanlardan en nefret ettiği an, insanların toplu bir halde Rabb’ini andığı an. En çok kendisini kaybettiği anlardan bir tanesi.

Çünkü o da o olayı hatırlıyor.

Hangi olayı?

Allahu Zülcelal Sad suresinde,

Sad-suresi
Sad Suresi

”O vakit onu düzenlediğimde, insana şekil verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde, hemen ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi toptan secde ettiler. Yalnız iblis müstesna ve kafirlerden oldu”

İşte o tarihten beri küffar, başlarında iblis olmak üzere ehli küffarın o toplu tekbirinden, o beraberce bir araya gelip aynı anda secdesinden, Cuma saatinde ve bayram sabahlarında müthiş derecede berbat bir hale gelmektedir.

Zira iblis için önemli olan neydi?

İnsanları şaşırtmak yoldan çıkartmak.

İnsanlarsa bugün Elhamdulillah 1,5 – 2 milyara yaklaşan Müslüman dünya, 5 vakit namazını henüz kılmak nasip olmamış insanlarda dahil olmak üzere, Cumalarını bile yarım yamalak aksatanlar da dahil olmak üzere, Elhamdulillah bugün herkes bayram sabahında camilerde ve secdeye gidecek. Bu Cenabı Hakk’ın katındaki değeri o kadar üstün ve o kadar yüce bir şeydir ki, insanoğlunun yer yüzünde bu ikmali ve bu muhabbeti yaşayabileceği başka bir an dahi olmaz.

Şöyle düşünün bugün yer yüzünde çok belki küçük bir istisna, Müslümanların %99.99’u bir araya gelmiş olacaklar, hatta oruç tutamayanları, Cuma’ya gitmeyeni, namaz kılmayanı, günahkar olanı hepsi bayram sabahında bir araya gelmek ve Cenabı Hakk’a secde ediyor olmakta olacaklar. Böylelikle insan Rabb’ine karşı duymuş olduğu o muhabbet ile Müslüman olmanın getirdiği hassasiyeti yaşamış olur.

Öyle ki Hazreti İsa Efendimiz kendi bayramlarında, bayram sabahlarında 8 bayramda her seferinde şu duayı tekrar tekrar yapmıştı; ”Ya Rabbi, benim ümmetimi benden sonra gelecek olan Nuri Ahmet’e hizmetkar eyle.”

Çünkü tarih boyunca Hazreti Adem Efendimizden bu güne kadar Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’dan önceki en son nübüvvet halkasında bir önceki Hazreti İsa Efendimizdi. O’na kadar her birisi Ümmeti Muhammed’in muhteşem üstünlüğünü, onun Resulullah’a ümmet olacağının bütün vecis hallerini bildikleri için dualarında her seferinde en başında genellikle ve çoğunlukla, Resulullah’ı anıyorlar ve o andıkları hali ile ümmetleri için, -evet onlar ümmeti Muhammed olamadılar ama- “Ya Rabbi eğer onlardan o günü görecek olanlar varsa, onların çocuklarını torunlarını onlara Ümmeti Muhammed’den et” diye dua ediyorlardı.

Ve şimdi belki bizlerin, belki 100 dede, 150 dede, 200 dede öncesinde, hangi Peygambere intisap ettiyse bizim sülalemiz geçmişimiz, belki o peygamberin duasıyla bu Ümmeti Muhammed’den olma şerefine nail olduk.

Yani bir Cenabı Hakk’ın kulu olmak, bütün melaikenin secde ettiği Hazreti Adem’in torunu olmak, yetmedi Resulullah Aleyhisselam’ın ümmetinden olmak ve ehli iman olmak. Bu hakikat dairesinde neşeden ve muhabbetten başka ne getirir ki insanoğluna?

Öyle ki, Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’a bedevilerden birisi yeni Müslüman olmuştu ve tabi doğal olarak ona sorular soruyordu adamcağız. -Bu arada hemen bir anda Resulullah’ı görünce onun bir anlık bakışına bir anlık nazarına cezbe mi, muhabbet mi ne derseniz deyin, bir anda Müslüman olan çok fazla insan var. Özellikle Medine döneminde ve Mekke Fethi’ne yakın 1-2 yıl önce. Yani adam böyle bir köşeyi dönmüş, Medine’ye ticaret için gelmiş, Resulullah Aleyhisselam ile karşı karşıya geliyor, -“Kimdir bu adam?”
+”Bu adam peygamberdir.”
-“Ben ona iman edeceğim.”
+”Ya ne olduğunu biliyor musun, neye iman edeceksin, ne yapacaksın?”
-“Yok ben iman edeceğim.” Böyle çok olaylar yaşandı.

Böyle 60 yaşlarında bedevi adamcağızlardan bir tanesi de Sabahei Kiram’dan oldular, Cenabı Hakk şefaatlerine nail eylesin, Resulü Kibriya Aleyhisselam’ı görür görmez hemen oturtturdu onu. Biraz da onlar serttir ya böyle.

“Otur ya Muhammed otur” dedi.

Resulullah Aleyhisselatu Vesselam nazik adam, hemen oturuverdi.

“Ben iman etmek istiyorum” dedi. İman etti. Sonra soru sormaya başladı.

İman etmeden önce hiç bir soru sormamış. Namazdır, oruçtur bir şeyden haberi yok adamın.

Bir anlık aşk diyorlar ya, yıldırım aşkı. Görür görmez adamcağız kelime-i şahadet ile Resulullah’a tabi oldu.

Nasıl bir tabi?

Bu öyle bir zattır ki, ne söylese kabul ettim diyecek. Yanında getirdiği 100-150 kişiye de “Oturun ve iman edin” diye emir verdi.

Hatta diğer Sahabei Kiram efendilerimizden bir kısmı dediler ki, “Ya Resulallah, bu amca bir katarın başı (bir arada yol alan grup). Katar’da 100-150 adam var, hepsine birden oturun iman edin diye emir veriyor olur mu böyle, zorlamaya girmesin bu iş” deyince Resulullah cevaben, “Oturun, oturun. Onlarda nasibini alacaklar” tabiri caizse.

Oturduktan sonra sorular başlıyor.

Ama bu ilk görüşte aşktır. Zaten bu meşhuriyet Mekke’ye ulaşmıştı son 2 sene kala. Fethine 2 sene kala Mekke’dekiler Resulullah Aleyhisselam için diyor ki artık, “Ya bunlarda işi artık iyice azıttılar artık böyle anlatmayı falan da geçti iş. Millet 100-150 kişi görür görmez iman etmeye başlamış. (haşa) sihirbazlığı baya artmış.” Onlar yine aynı kafada tabi…

Bu amca sordu, “Ya Muhammed, senin Rabbin nerede?” Çünkü öyle ya bugüne kadar gördükleri hep yerdeydi. Taştı, tahtaydı, topraktı, yıldırımdı, ateşti vs…

sad-suresi-2

Cenabı Hakk’ın şu Ayeti Kerime’sini okudu;

”Göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabbidir” yani gökte değil, yerde değil ama gökte yerde ne varsa görür; onlara Rabb’dir, onları yönetendir, onları yaratmış olandır.

Bunu duyunca bedevi bir anda beyazladı, dedi ki, “Ya Resulullah, o zaman o beni her an görüyor mu?”

“Ever her an görüyor.”

Şimdi bedevinin kafasında dönmeye başladı tabi. Şimdi her an görüyorsa bir mesele olacak, bir günah olacak, bir hata bir kusur olacak; insan bu. Korktu adamcağız.

Gülümseyerek Ayetin devamını okudu Resulullah;

”Çok güçlü ve çok bağışlayandır.”

Şimdi buradaki ayette “El Azizul Gaffar” deyince, ‘Gaffar’ kelimesi Esmaül Hüsna’da çok büyük bir Esma. Affediciliğinin sınırı yok.

‘El Azizul Gaffar’ deyince bu şuna geliyor, mesela birileri o adam affedilmesin diye bir şey de yapsalar, Azametini tecelli ettirir yine affeder.

El Azizul Gaffar bambaşka bir şeydir. ‘Aziz’ üzerine geldiği zaman çok ayrı.

‘Gaffar’ kelimesi sadece gelseydi şuydu, hani bir adam içki içti tövbe etti, Cenabı Hakk Gafur’dur affetti, Gafur’dur affetti böyle devam eder.

Ama ‘El Azizul Gaffar’da şu var, adam mesela içki içmiş tövbe etmiş, Rabbim tövbesini kabul etmiş. Öbür gün arkadaşı yanına gelip gel bir içki daha içelim diyor. Allah korusun adamın arkadaşı adamı tekrardan yoldan çıkardı onu zorladı.

“Hadi ya şimdi sen 2 günde Müslüman mı oldun?” filan demeye başladı zorla götürdü onu.

Cenabı Hakk diyor ki, “Ben Azizul Gaffar’ım.” Eğer sen o içkiyi içerken veya gitmek üzereyken yoldayken kalbinden böyle bir cız geçse, “Ya keşke yapmasaydık, adam bizi zorladı gidiyoruz ama, keşke yapmasaydık” diye bir pişmanlık geçsin; “Ben o arkadaşı da senden alırım o meyhaneyi de kapattırırım, o yolu da değiştiririm, evinden de ederim barkından da ederim seni El Aziz ile Gaffariyete kavuştururum.”

Yani Seyyidimizin de beyanatı var ya, bütün Evliyaullah’ın güzel bir sözü var, “Sen bu yolun adamıysan ya severek olacak ya da zincirle olacak ama bir şekilde olacak.” Rabbim seni Gufraniyetiyle affetmeyi bekliyor, senin içindeki ‘cız’lar varsa eğer, o cızlara mukabil El Azizul Gaffar seni tutup o hakikate döndürecek.

Bedevi bu sefer rahatladı. Dedi ki, “Ya Rasulallah, eğer öyleyse, eğer ki o El Azizul Gaffar ise biz ne yapsak o bizi affedecek olandır.”

O da dedi ki, “Aynen öyledir.”

Rabbimizin bizim affediciliğini beyan ederken, ‘El Aziz’ kelimesini kullanması, kendisini ‘Rabbus semavati vel ard’ olarak tanıtıyor olması; “Ey kullarım! Yerde gökte ne varsa bana ait. Hepsinin sevk-i idaresi bana ait. Sendeki bu tasa nedendir?” Bu manadan bakarsanız eğer insanoğlunun tasası çok gariptir.

Hakikat, Resulullah Aleyhisselam’ın da, Sahabe-i Kiram’ın da neşesi işte bu ayetlerden gelir.

Yani dünya alt üst olsa ne olur?

Çünkü Sahabei Kiram bir birlerine öyle beyan ediyorlardı, bir şeyler çok sıkıntıya gireceği zaman, bir anlık bir üzüntü hasıl olduğu zaman, -kolay bir hayat yaşamadılar ki- işte o anda diyorlardı ki birbirlerine, “Rabbus semavati vel ard.”

“Yerin sahibi o. Göğün sahibi o. Aradakilerin, içindekilerin, gördüğünün, görmediğinin, bildiğinin, bilmediğinin sahibi o” dediği anda insan bir rahatlıyor.

Neden rahatlıyorsun?

“Ya Rabbi ben yapabileceğim her şeyi yapıp elimden gelen gayreti gösterdiysem, hatalarım günahlarım olmasına rağmen yarım yamalak, eksik fazla 30 gün oruç ile zikrimle muhabbetimle geldim kapına.” dedin. Ve o farkındalıkla Rabbine yöneldin. Ve Ümmeti Muhammed’sin ve Adem oğlusun ve böyle zatların hayat ikliminden geçiyorsun.

Öyleyse “Rabbus semavati vel ard.”

İblis ile beraber bütün ehli küffarın işte tek derdi bu; Müslümanların ümidi kırılsın, neşesi bitsin.

Neşe ümidin tohumudur.

İmanın bir cüzüdür.

O muhabbetin bir gereğidir.

Ve o bayram sabahları, insanların her neşesi ile; O’nun arzın ve semanın yaratıcısı olduğunu bir kez daha hatırlatıldığı andır.

O bayram sabahları, her bayram namazında her bir Ümmeti Muhammed’den her bir zatın başına melekler gelirler. Rabbimiz sorar onlara, “Ne yapıyor benim kullarım?”

“Ya Rabbi onlar hep beraber bayram namazında buluştular sana secde ediyorlar.” dediklerinde, Rabbimizde onlara bu hakikat dairesinde El Azizul Gaffar, “Ne varsa affettim.”

Şimdi o affediciliğin içinde öyle muhteşem alanlar var ki, işte bu yüzden biz her dem güzeliz.

Her dem güzelliğin içindeyiz.

Biz bir çok fütuhatta bu hakikati böyle beyan ettik. İnsanoğlunun, Müslüman’ın çirkin bir hali yoktur. Günahlarımız çirkindir ama iman hakikati Ümmeti Muhammed’den olmak, bayram içerisinde bir araya gelmek, bu esas hükmüncedir.

Tarih boyunca Müslüman dünyasına yapılmış bütün saldırılarda bayram günleri özellikle seçilir.

Sebep?

Ümitleri kırılsın, neşeleri kırılsın, muhabbetleri kırılsın diye.

Ancak…

Müslümanlara uygulanan Boykot zamanında dahi, Resulullah Aleyhisselam ara sıra ümmetini topluyor, onlarla toplu zikir yapıyor ve onlarla neşesini Mekkelilere duyuruyordu ve bu Mekkelileri çığrından çıkarıyordu.

“Ya bu kadar zorluk var, adamlar aç kaldı yolsuz kaldı, mallarını aldık, canlarına eziyet ettik yapmadık işte bırakmadık. Ya adamlar hala gülüyorlar…”

Hani demişler ya “Deliye her gün bayram” diye, cümleleri alt üst ettiler.

Aslında o iş “Veliye her gün bayram” idi.

Sağolsun bizim TDK veliyi hep deli yapmayı çok sever. Onu da ‘deliye her gün bayram’ diye değiştirdi. Normal şartlarda o sözün aslı ‘deliye her gün bayram’ değil; ‘veli ye her gün bayram’dır.

Niye?

Allah dostuna her gün bayramdır ki. Her gün o bayramın neşesini üzerinde taşır ki o gülümseyiş ve o muhabbetle insanlara yanaşmaktadır. Zira, Saffat Suresi 5. ayeti kerime;

saffat suresi
Saffat Suresi 5.Ayet

“O göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Maşrıklerinde, Doğularında Rabbidir.”

Şu ayeti kerimenin bir inceliği var. Zamanın birinde bir Arap kabilelerinden birisi Müslüman olunca Hazreti Ali Efendimizin yanında oturuyor. Tabi o Mekke’nin Batı tarafından gelmiş. Sahabei Kiram Saffat Suresini okuyunca, adam bu ayeti kerimeyi duyunca, gelip şu suali etmiştir.

“Ya Ali Allah Batı’nın Rabbi değil midir?” Bizlerde Batı’dan geliyoruz ya, o mana-i ilahi ile…

Hazreti Ali Efendimiz ise, buradaki ‘doğan’ matematik ile yer yüzünde her dem hayatın bulunacağı ve hayat üzerine Cenabı Hakk’ın arşın ve semanın sahibi olduğu üzerine beyanatını tekrar etti.

Ne gariptir, mesela bir anektot var, “Güneş batıdan doğacak” denilir kıyamet zamanında. Sonra da derler ki, “Ya işte batıdan doğacak biz bunu tefsir ettik, ilim batıdan doğacak diye tefsir ediyoruz bunu”…

Ya arkadaş kıyametin kopacağı an güzel bir şeye tefsir edilir mi?

Kıyamet kopacak. Güneşin batıdan doğması demek her şeyin altüst olması demek. Oradan ilim gelmesi ile nasıl bir ilişki kurabilirsiniz? Kuramazsınız.

Zira ‘meşarıka’ Rabbimizin bu ayeti kerimede dahi beyanatı, doğular beyanatı, dünyanın her zaman güneşin doğduğu taraftaki hakikat ve neşe-i muhabbetle yeryüzüne inkişafın devam edeceğini beyan eder ve 1400 yıllık İslam tarihi de bunu çok açık gösterir. Hali hazırda İslam toplumlarının ekserisi doğudadır. Yani Osmanlı Devleti de, Abbasiler de, Emeviler de, Fatimiler de, farklı dönemlerde farklı şekillerde batıya doğru bir gidişat oldu fetihlerle mücadelelerle ancak genel itibariyle bakarsanız hakikat hep bu doğudadır. Güneşin doğuşu ve o muhabbetin varlığı.

Peki bizler bu noktada yaşarken, bu hakikati göremeyerek her seferinde ümitsiz bir duruma düşüyor olmamızın sebebi nedir? Zira bugünlerde herkesin söylediği bir cümle var ya, “Biz iyi bir halde değiliz, bu yüzden neşemizi kaybettik.”

Bak o işin kökeninde şu var; iman hassasiyetini kaybedersen neşeni kaybedersin kardeşim.

Neşe imanın hassasiyetinden gelir. Müslüman’ın gönülden gelen o gülüşü yüzündeki asıklığa dönüşmüşse; onun dünya derdine düştüğünü anlamaya başlarız. Dünyanın derdine düşmüştür, elem üzerine binmiştir.

Kişi ne zaman ki;

Hz meryem
Hz Meryem

“Şüphesiz ben arkamdan yerine geçecek yakınlarından endişeliyim. Hanımım ise bir kısırdır, bana katılan bir veli ihsan eyle” denildiğinde Hazreti Meryem’e gönderilmiş olan Hazreti İsa Efendimizi hatırlasa; şunu görecektir ki yeryüzündeki bütün hakikatler zorluklarla inkişaf olmuştur. Her şey bir zorluğun arkasından gelmiştir.

Şimdi sen Hazreti Amine’yi, Hazreti Abdullah’ı, Resulullah’ı düşün.

Tarih boyunca Müslüman bir alim olup da yeryüzünde dert çekmemesi mümkün mü?

Hayır.

Peki neşesi nereden geliyor?

”Rabbus semavati vel ard.”

Bu dünyada kalıcı değilim ki. Gidiciyim. Gideceğim yerde yaşayacaklarımın ise ne olduğunu şimdiden hissediyorum.

Sebep?

Ben dünyayı bıraktım bir tarafa.

Evet rızkımın peşinden koşuyorum, evet çalışıyorum ama şu bilinci hiç kaybetmeden; Vallahi yarın daha güzel mi olacak daha kötü mü olacak o beni ilgilendirmiyor, bir hakikat var, ben Müslümansam her gün biraz daha zorluklar karşıma çıkacak ama ben iman hakikatiyle güzelsem, ben ahsen-i takvimde beyan edilen o güzelliğe haiz isem, yarın ne olursa olsun arkadaş.

Dünya birbirine girse, o öyle olsa, bu şöyle olsa, neticelerin veya kazançların hiç bir tanesi beni bozmuyorsa, beni aşağıya ya da yukarıya çıkarmıyorsa; ben anlarım ki o zaman veliye her gün bayramdır.

Fakire de bayramdır, zengine de, dertliye de, hastaya da… Herkese bayramdır.

Çünkü bir gerçek var, bitecektir her şey.

Her şeyin biteceği yerde insanoğluna düşen tek bir kademe-i ilahi var. Bu hakikat ile bakmak, neye bakarsanız bakın, imtihan olarak size ulaşmış her şeyde size karşı bir güzelliğin varlığını görebilme imkanına sahipseniz; işte o, hakiki bir velilik olmaya başlıyor.

Niye?

Sen artık bela okumayı, nefret etmeyi “Bu da benim başıma gelecek” demeyi bıraktığın yerde, her şeyin içinde “Aa bu böyle oldu ama bunun arkasında bu benim vücuduma, benim hayatıma, benim Rabbim ile olan ilişkime bide bunu kattı, bunu ekledi”
diyebiliyorsan eğer; o zaman işte 2 ramazan arasında geçen her günün bayramlardan bir bayram olarak devam edebilme imkanı bizlere nail olmuş olur.

İşin bir başka tarafından bakarsak eğer, yeryüzünde bir şeyleri güzel yapmaya çabalamaya kalksak, dünya hayatı için nefsani olarak baktığımız hayat için; ömrümüz yetmez ki. Biz bir şeyi güzel yapmaya kalksak yarım kalacak, çocuklarımıza kalacak.

Mesele neyi ne kadar güzel yaptığınız değil, yaptığınız her şeyin içerisinde bizim ne kadar niyetimiz, ne kadar Rabbimizin rızası olduğuyla alakalıdır.

İşte o günler geldiği anda o bayram günlerinde, diğer bütün dünya ülkelerinin derdi bu hale geliyor, onlar da istiyorlar ki neşesiz bir dünya olsun.

Neşesiz bir dünyaya karşılık, neşeyi de dünyevi olan lezzet ve tatlarla ölçmeye kalkıyorlar ve o lezzetleri elde edersek eğer o zaman dünya neşeli bir yer olacak zannediyorlar.

İstanbul’u da hayatı da, dünyayı da en güzel haliyle en muhabbetli haliyle yaşayabilmek için benim güzel olmam esastır. Bizim güzel olabileceğimiz yer ise, güzellerin en güzeli, Resulullah Aleyhisselam Efendimizin dizi dibinden bugüne kadar gelmiş olan Ehli Beyt ile onlarla yetişmiş ulema ile onlarla yetişmiş olan alimler ile beraber olmaktır.

Çünkü bizler şunu çok iyi biliriz; güzel, güzelden öğrenilir kardeşim…

Yani bir adam ne kadar güzelse, tipine bile bakarsın bambaşka bir havası vardır anlarsın ki onun anası da güzel babası da güzeldir. Böyle gelir ya neseb, herkesin bir nesebi var. Her insan güzeldir hepsinin ayrı bir havası vardır. Annesinin babasının havasını da oradan alırsın.

Resulullah Efendimizin havasını da, tabiri caizse, onun güzelliğini de, inşallah yeryüzüne dağılmış olan bütün o Ehli Beyt ile alırsın.

Öyleyle Ümmeti Muhammed’in korkmaya hiç sebebi yok. Zira, Rabbus semavati vel ard.

Bizler güzel olduğumuz müddetçe ehli imanın hayatı bu minvalde ve bu hakikat dairesinde veliye her gün bayram olma esabesi ile yaşanabilir. O zaman bizim dünyanın ne hale geldiğinden çok, bizim ne halde olduğumuz ön plana çıkar. Biz kendi halimizi anlamaya başlamamız için de Ümmeti Muhammed’e hizmet etmek esastır. O hizmet esasında insan güzelleşir, o güzelleşme hep hizmet ile hasıl olur.

Derler ya yeryüzünde bütün büyük güzeller, yüzüyle suratıyla, Hazreti Yusuf Aleyhisselam, Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam; bunlar nesebi itibariyle Rabbimizin yaratılışıyla güzelleşmiştir. Ama çocuğunun güzel olmasını istiyorsa bir anne, hamileyken yaşlı bir kadına yemek yapsa çocuğunun güzelliği değişir.

Neden?

Güzele tabi olan bir insan hizmetiyle güzelliği aktarmaya başlar. İşin bir havassı (havas), bir inceliğidir.

Dolayısıyla ehli küffar neyi ararsa arasın, ne kadar bizim ümitsiz olacağımızı düşünürse düşünsün. Hakikat; Rabbim bizi güzellerin güzeli Resulullah Aleyhisselam’a ümmet olarak yaratmış. Bizleri o güzellerle beraber olabilme imkanı vermiş. Güzel bir memlekette güzel bir sancağın altında, güzel bir bayram sabahında bir araya getirmiş; zaten her şey güzeldir.

Her şey bugüne kadar hep güzeldi, Rabbim bu güzelliklerle aynen devam edip yaşamayı nasibi müyesser eylesin.

Cenabı Hakk dünyevi güzellikler ile değil ahiret güzellikleri ile süslesin bütün Ümmeti Muhammed’in gençlerini, bütün Ümmeti Muhammed’in halini. Çünkü yarın her şeyimizi bedava da yapsalar, yarın hepimizin cebine birer milyon dolar da koysalar, hakikat; bize son nefeste sorulacak sorular bunlar değil. Bunlarla hesaba çekilmeyeceğiz. Herkes zengin olsa vallahi yine herkes mutlu olmayacak. O gün başka bir şeyin kavgası başlar. Bu kavga asla bitmez. Dünyada bitmez. Bu kavga bir tek Cennette biter. Cenette herkes doyacak. Ama bu dünyada bu nefisi doyuramazsın kardeşim. Su, elektrik, doğalgaz ne iztiyorsan hepsini bedava yap yine doyuramazsın. Doymak ancak Rabbinin zikri iledir, ancak o muhhabbet iledir, ancak bu bayram sabahlarındaki secdelerin yarın sabah namazında da aynı muhabbet ile devam etmesi ile mümkün olur.

Rabbim hepimize bu muhabbeti nasip eylesin.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

Tütsü Yakmanın Faydaları Nelerdir?

Tütsüler Ne İşe Yarar 

Tütsüler ne işe yarar? Tütsülerin amacı nedir? Tütsüleri hangi milletler kullanmıştır? Tütsü yakılan yere 3 harfliler girer mi? Bunlar gibi sorular birçok insanın merak konusudur. Tütsüler genel olarak istenmeyen kokuların giderilmesi, meditasyon ve romantizm amaçlı kullanıldığı bilinse de dinsel anlamda da ilahi dinlerde yeri vardır. Tütsüler genel olarak bilindiği üzere; 

  • Hindistan 
  • Çin 
  • Tibet 
  • Tayland 

Gibi Budizm inancına sahip ülkeler tarafından asırlardır kullanılmaktadır. 

Tütsü Yakmanın Faydaları Nelerdir?  

Tütsülerin yaydığı enerji sayesinde insanın ruhsal yapısını düzene sokmakta ki becerisi asırlardır bilinmektedir. Bununla birlikte dini ayin ve törensel ritüellerde de kullanılmaktadır. Zamanımızda tütsüler daha çok bulunduğu ortamın havasını değiştirmek, yoga sırasında odaklanmak ve rahatlamak için kullanılmaktadır. Bu işlemlerin dışında büyülerden kurtulmak, kendini rahat hissetmek ve ortamın havasını değiştirmektir. Ayrıca tütsüler; 

  • Kötü enerjiyi yok etmek 
  • Gerginlik halinden kurtulmak ve rahatlamak 
  • Karşı cins ile geçirilecek romantik bir zaman için 

Bu gibi durumlarda tütsülerin olumlu etkilerini görebilirsiniz. 

Tütsü Yakmak İslam Dininde Günah Mıdır?  

Tüm dinlerde olduğu gibi İslam Dininde de güzel kokular caizdir bununla birlikte, güzel koktuğu ve insanı rahatlattığı için tütsülerin de günah olmadığı söylenebilir. 

Fakat tütsü yakmanın caiz olmadığı durumlar da söz konusudur: Büyü sırasında ve mevtanın mezarlığa defni sırasında tütsü yakmak İslam dininde caiz değildir. 

İslam’da Geçen Buhur ile Tütsü Aynı Mıdır?  

İslam dininde buhur kullanılmakta ve Peygamber efendimizden (SAV) günümüze kalan hadis-i şeriflerde de bunlardan bahsedilmektedir. 

İslam dinini anlatan kaynaklarda bahsedilen buhur ile tütsü yakmak arasındaki bağa bakıldığı zaman, aynı amaçlara yönelik olduğunu görebiliriz. 

İslam dininde de tütsü veya buhur bu makale de bahsedilen şartlarda kullanılmakta ve bu sebeple kullanımı herhangi bir dini engel oluşturmamaktadır. Buhur ile tütsü mantıken aynı kapıdadır.

Tütsü ile Büyü Yapılabilir Mi?  

Tütsü kullanılarak yapılan büyüler bağlama büyüleri olarak bilinmektedir. Bağlama büyüleri amaç itibari ile birbirlerinden fiziksel ve zihinsel olarak ayrı olan insanların birbirlerine tekrar bağlanmalarını sağlamak amacı ile uygulanmaktadır. 

Tütsü ile Aşk Büyüsü Nasıl Yapılır?  

Tütsü ile yapılan büyüler arasında en fazla başvurulan büyü çeşidi aşk büyüleridir. Büyü ilmine vakıf olmuş ve bu ilimde tecrübeli insanların yani bildiğimiz adıyla medyumların uygulayabildiği aşk büyüleri karşı cinsi kendinize aşık etmenize, bağlamanıza ve sizin için meftun olmasını sağlayacaktır. Nasıl yapıldığını fazla öğrenmemek gerekmektedir. Burada ben büyü yapımından çok bozumu için tütsü kullanmaktayım.

Tütsü Yakmak Nazara İyi Gelir Mi?  

Tütsüler sadece büyü yapmak için kullanılmamaktadır. Aynı zamanda büyü bozma işlemlerinde de tütsülerden yararlanılmaktadır. Nazar da İslam dininde bilinmekte ve gücünün etkisini daha iyi anlatabilmek için, Peygamber Efendimiz (SAV) de nazara maruz kalmıştır. Nazar isteyerek ya da istemeyerek bir insana zarar verebilir. Nazardan korunmak için ise özellikle Anadolu insanının sıklıkla kullandığı üzerlik bitkisinin kurusu yakılarak tütsü olarak kullanılır ve nazar değdiğine inanılan kişinin etrafında yanan üzerlik dumanı gezdirilir. Çoğu işlemlerinde büyü bozmak için özellikle tütsü yakılmaktadır. Kötü varlıklar ve enerjiler bazen tütsüler ile kolaylıkla ortadan kaybolur. İşlemlerimde tütsü önemli bir aşamayı alır. Nazarın gitmesi ve etkisinin kaybolması için tütsü önemlidir.

Ayrıca çörek otu ve üzerlik birleşiminden yapılan özel tütsüler de bulunmakta ve nazar şerrinden korunmak için yakılan bu tütsü ile birlikte Felak-Nas sureleri okunarak nazarı uzaklaştırmaktadır. Elife hoca olarak bazı işlemlerde siz farketmeksizin tütsüleri kullanmaktayım. Siz de evinizde bu tütsüleri kullanabilirsiniz. 

ne-ugrunda-yasayacaksin

Ne Uğrunda Yaşayacaksın

Yavaş konuşunca insanlar bu fütuhatın kendi içerisinde bir deveranı mıdır yoksa hakikati anlamak için biraz daha böyle mi gerekiyor? Diye sual etseler cevaben; Cenabı Hakk’ın Seyyidimize sunmuş olduğu bu ikram dairesinde anlatılacak şeylerin fazlalığı, ona yetişemeyecek olan dillerin varlığı, ama onun gönülden gönüle inkişafında verilecek olan mücadele, o mücadele içerisinden varsan eğer, sana mügayir olan değerleri yeniden anlaman için zannedersem bu hız senin için yavaş gelecektir.

Bir hakikatten bahsetmek gerekirse, sana hayatın boyunca söylenmiş olan bir cümlenin bugün biyolojik, matematiksel ve bütün değerle ele alınış biçimiyle, ‘uğrunda yaşayan’ bir adam olmak isterken sen, önce ‘neyin uğrunda’ olduğunun farkında olman gerekmez.

O farkındalık gerekliliğinin sen farkına varmadıkça, bu fütuhatların senin mucibinde neleri değiştirdiğini fark etmedikçe, o farkındalığı bir başkasına taşıman ne kadar zor olacak, onun da farkında mısın belli değil.

Onun farkına varabilmek ve kendi vücut kimyanı şöyle uzayın bir noktasından başlayarak kendi kalbindeki bir noktaya kadar getirebilmek için belki şu 20 dakika mümkün değil çünkü bu fütuhatın kendisi 2400 sayfalık bir fütuhattır. Ön sözüyle beraber 2500 sayfaya ulaşacak olan şu fütuhatın içerisinde bir şeyin uğrunda yaşayan bir adamın neyin uğrunda yaşadığının farkına varmadığı andan itibaren mahşer yerinde vereceği hesabın karşılığında neyle karşılaşacağını fark edememesi gayet doğaldır.

Mahşer yerinde ne ile karşılaşacağını fark etmeyen adam bu dünyada da neyin farkında olabilir ki?

Bu dünyada bir şeyin farkında olmayan adamın doğal olarak mahşer yerinde de farkındalık yaşayamayan bir adam olacağı gayet doğal ve gerçektir.

Yani hakikat itibariyle şunu söylemek ister fütuhat; eğer bu dünyada kendinizin ne olduğunun farkında olmazsanız eğer, mahşer yerinde ne olup bittiğinin farkında olamadan hesabın en zor haliyle karşılaşmanız mümkün. Hadi o yaşanmadığı için ve hayal dünyasının beyninizde oluşturamadığı baskı unsurunu siz de meydana getiremeyince, belki esbabı mucibinde neyin uğrunda yaşadığınızın farkında olduğunuzu zannediyor olabilirsiniz. Çünkü dünyanın en tehlikeli şeylerinden bir tanesi zandır.

O zan ile ilgili Kur’an-ı Azimüşşan’da beyan edilmiş olan ‘zan ehli olmama hali’ genellikle başkaları adına söylendiği zannedilir. Zannın içerisinde var olan zan insanın rüyadaki hali gibidir. O yüzden Resulullah Aleyhisselatu Vesselam insanların dünya hayatındayken bir uykuda olduğunu beyan etmiştir.

Zanna bina edilmiş bir rüya halidir bu. Halet-i ruhiye derler buna esasında buna ama hikmet babına erilse, insan zannınca hareket ederken kendisine zannettiği zandan bahseder Kur’an-ı Azimüşşan.

İnsan işte bu yüzden ne uğruna yaşadığını bilmezse o farkındalığın esasına asla ulaşamayacaktır.

Bugün bütün gençlere söylenen temel bir değer var; ”Neyin uğrunda yaşadığının farkında olmalısın ve bir şey uğrunda çalışıyor olmalısın.” derler.

‘Uğur’ kelimesinin günümüz karşılığı; kimi olaylarda görülen ve insana iyilik getirdiği inanılan belirti ya da kimi nesnelerde var olduğu inanılan iyilik kaynağı olarak ifade edilmiştir. Yani bir iyiliği elde etmek için verilen mücadele uğrunda verilmiş bir mücadeledir. Ve o uğrunda verilmiş olan mücadeleye tek bir muvazeneye bağlayarak bir adamı doktor olmak uğrunda, avukat, profesör, devlet yönetmek uğrunda, yahut tek bir muvazene-i ilahi’den kopuk, dünya hayatı uğrunda çalışan bir adamın insan bünyesinde fiziksel, kimyasal, biyolojik ve matematiksel getirmiş olduğu değerlerin farkında mıdır insan?

Hayır.

Kendinin farkında olmayan adamın halidir bu.

Tasavvuf erbabının insana söylemiş olduğu en temel değer ise; senin kendinin farkında olduğun andan itibaren Cenabı Hakk’ın farkındalığının başladığı gerçeğidir. Senin kendinin farkına varamama durumun ise uğur-u ilahi değil, uğur-u dünyevi olmandan kaynaklıdır.

Basit bir sual etmek isterim sana, bir timsah yer yüzünde tek bir şey uğrunda yaşıyor olabilir mi?

Eğer sana tek bir şey uğrunda yaşamanı söyleyenler, evrimsel biyoloji matematiği ile bahsediyor olsalar da hakikat dairesinde hayvanatın da tek bir uğur dairesinde çalıştığını iddia ve ispatları gerekmez mi?

O halde hep beraber timsahın hayatına bakalım.

Timsah dediğin bir nehrin içerisinde yüzüp gelen ara sıra canı sıkıldığında bir şeyler yiyen bir canlı mıdır?

Yaratılışı itibariyle evrimin kökensel boyutunda biraz daha sıkılıp karaya çıktığı zaman karasal bir hayvana dönüşmüş olan bir memeli midir?

Ne deri anatomisi, ne göz altyapısı, ne burun delikleri buna imkan vermezken belki biyoloji kitabında daha detaylı okuyacağınız üzere sadece bu haliyle baksak timsah sadece keyif etme uğrunda yaşayan bir canlı mıdır?

Timsahın tırnaklarını ele alabilir misiniz mesela?

Biyologlar bilir mi? Biyologların bilmediği bir başka gerçekle başlayalım.

Timsah‘ın tırnağı.

Yani işin ucunun ucundan başlayalım. Timsah nehrin dibinde gezerken parmaklarının sivriltilmişliği, o nehir bölgesinde kuluçkaya yatmış olan balıkların bırakmış olduğu yumurtaları, o bölgeden daha serin ve daha sıcak bölgelere taşımak için görevlendirilmiştir çünkü doğum yapmaya gelen anneler, yani dişi, o yumurtayı bırakacak olan balıklar, genel itibariyle vücut ısıları yüksek olduğu için çok da sıcak olmayan daha soğuk yerlere bırakmıştır yumurtalarını ama yumurtaların biraz daha ısıya ihtiyaçları vardır.

İşte timsahlar gelip o balıkların üzerinden onları kovalar, o dişi balıkları oradan itelerken, tırnak aralarına girmiş olan o yeni balık yumurtalarını alır ve bir başka yere sakince bırakırlar.

Çok garip bir şey vardır, balığın kendi larvasının tek girebileceği yer, özellikle o bölgede yaşayan balıklar için, timsah tırnaklarının iç yapısındaki içbükey geometrisiyle bire bir uyumludur. Garip bir elektromanyetik statik çekim gücü vardır ve gölden almış olduğu statik güç ve enerji sebebiyle bu larvalar oraya taşınırken hiç bir problem yaşanmaz.

Basit bir tabirle anlatmak gerekirse, bugünkü tüp bebek yapma teknolojisinde kaybedilen spermlerin yeniden kazandırılabilmesi için timsah tırnağı geometrisine ihtiyaç vardır. Bilirler mi? Hayır.

Timsah’ın haberi var mı? Evet bir mana-i cüz’ide haberi vardır zira Rabbinin kendisini boş yere yaratmadığını bilen timsah, burnundan nefes alış verişi yaparken salgıladığı burun enformasyonu ile, yani burundaki bilgi hakikati ile çevresinde bulunan sıtmaya ait olan bütün sivrisinekleri kovaladığını bilir misiniz?

O hakikat dairesinde ceylanlar, timsahların gelip geçtiği yerden su içerler. “Bunlar akılsız mıdır” diye sual etsen, buna cevaben; Timsahların bulunmuş olduğu nehrin özellikle böyle girip çıktıkları, o hızlıca hareket ettikleri yerlerde var ya, işte orada burunlarından çıkan o sülfürik koku sebebiyle o bölgede sıtma hastalığını oldukça yaymakta olan ve ceylanların patolojik yapısını bozacak olan sinek yapılarını kovarlar.

Yani ceylanlar “Hadi beni timsahlar yesinler” diye gitmezler oraya.

Gergedanlar, taylar, tay yavruları, özellikle yavruları doğmuş olanlar, timsahların özellikle gezdiği nehir bölgelerine “Hadi benim çocuğumu yesinler” diye gitmez.

Timsah’ın burnundan çıkan o kokudur ki bölgede kendi tayları, kendi yavruları ilk defa o virüsle, mikropla karşılaşacak olan yavrusu ondan ölür diye tabiri caizse kendisini ve evladını korumak adı altında timsahların bulunduğu yere gider.

Devam edelim ister misiniz?

Timsah’ın derisi kendisi farkında olmasa dahi üzerindeki çıkıntı yapıları göl ve nehir altında var olan o otsul yapıların tohumlarını taşımak için kullanılır.

Yani “Neden tırtıklıdır bu” diye sual etseler; o göbek altından timsah süründüğü yerden o yapraklardan çıkmış olan tohum yapısını alır, taşır ve bir başka yere doğru götürür.

Yani timsahın tırnağından başladık, burnu dedik, derisi dedik her birisi ayrı bir canlı grubu için bir başka şeyin uğrunda yaşayan bir varlık haline dönüşmüşken timsaha sorsan bundan haberi var mı?

Yok. Zira onun aklı yok dersen, timsah hangi nehirde hangi mesafede ve ne kadar yüzülmesi gerektiğini, derinliklerinin tamamını bir önceki gitmiş olan timsahın kendisine bırakmış olduğu el izi ile anlar. Nereden? Bütün nehir girişlerinde timsah dişlerinin bırakmış olduğu izler vardır. Özellikle bölgedeki büyük ağaçların kenarlarına bırakılmış olan bu izleri okurlar ve ona göre giderler.

Sen buna akılsız diyemezsin.

Ama bir başka durum vardır ki timsah bunu farkında olmadan yapar. İnsan ise farkında olup yapabilme üzerine ve cürretince yaratılmıştır. Rabbinin izni inayetiyle ona Rahman ve Rahim olarak bütün alemlerin Rabbi olan Hazreti Allah, o Besmele-i Şerife’yi ona niyaz etmiştir ki o bunun farkında olabilmiştir.

Kendisinin farkında olmayan bu adem oğluna bir baksan, bu ademoğlu sadece kendini bir meslek ve bir tek yol üzerine yürütecek olsa, o kendine zulümlerin en ağırını işlemiş olur. Zulümatın en ağırı odur ki, kişi tek bir şey için ömrünü harcasın.

Ey genç adam, dön ve bir bak. Hayatını neyin uğrunda yaşıyorsun?

Timsah’ın tırnağı, derisi, kokusunu duysan tiksinip kusacağın burnundan çıkan koku dahi evrim patolojisini alt üst eden şeylerdir.

Yani evrim timsahın burnunda çuvallayıp kalırken, sen hayatının hangi noktasında ehli küffar’ın neyini çuvallamasına sebebiyet veriyorsun?

Ve o sebebiyet verebilme uğrunda işin hangi mihenk noktasında olduğunun farkında mısın?

Bak bakalım şimdi, güncel hayatında “Ben doktor olacağım, bunun uğrunda çalışıyorum” diyerek hayatındaki bütün her şeyi bir kenara itmiş ol. Timsah’ın en garip halidir en az 3 iş yapar. Saymaya kalksak bugün için 3 bin civarında faydası vardır timsahın hayata. Hadi 3’te kaldık. Sen ise tek bir şey uğrunda yaşayacağını söylüyor, doktor olduktan sonra da insanlara faydalı olacağından bahsediyorsun.

O noktaya gelene kadar seni köreltenler farkındalar mıdır ki insan biyolojisinde beyni tek bir işe yönlendirilmiş olanın nitrojen parçalama oranı düştüğü gibi, hücrelerin glokobin yapıları tamamen çökertilir. Bu çökertilme ile birlikte insanlar ne kadar spor yaparlarsa yapsınlar büyük bir çöküntü yaşamaktadırlar.

Bakıyorsunuz sarkıklar başlamış. “Yürüyemediğimiz için bu hale düştük” diyorlar. “Spor yapsaydık bu hale düşmezdik” diyorlar.

İnsanın dünya hayatında tek bir derdi varsa, o isterse gece gündüz 100 er kiloluk aletlerin altına girip çıksın, vücudu sarkacak çünkü glokobin yapısı düşmüş.

Tıp ne bilir hakikati?

Hiç bir hakikatten habersiz zira Hakikat-i İlahiye’yi reddetme boyutuyla başlamış, işin besmelesi olmadan başlanmış hangi ilimden Rahman ve Rahim olan Hazreti Allah’ın tecelli-i gayesi kavranmış da, kavranılmadığı o hal ile insanlara faydası dokunabilsin.

Ey insanoğlu! Sen yer yüzünde tek bir şey için, tek bir şey uğrunda, tek bir şeyi becermek için yaratılmış olsaydın, Vallahi timsahlar değil, virüsler bile senden daha ala, daha üstün, daha muhteşem canlılar olarak işin fıkhi, hakiki, hikmet tarafı böyle inzal olunması gerekirdi.

Zira virüs dediğin o yapı dahi, biyoloji kitabında okursan görürsün, 300’den fazla hakiki işi kendisi haberinde olmadan yapmaktadır.

Sen ise tek bir işi başararak o başardığın işle Alem-i İslam’a faydalı olacağına söylüyorsan; Vallahi, Billahi, Tallati sana yalan söylemişler.

Seni kandırmışlar. Seni oyuna getirmişler.

Senin beyninin yaratılışında uzay fonksiyonunun temel yapısı ve gıdası gereğince, geometrik iz düşümlerinin beyin kıvrımlarını oluşturması sebebiyle; Uranüs, Neptün ve bütün bu gök cisimlerinin vücudunda meydana getirmiş olduğu entegratif ilkeler gereğince, sen aynı anda 10¹⁸⁰⁰⁰ işlemi yapabilme kabiliyetine sahipsin.

Bunun mesleki sınıflandırılmasına gelince, bir adam aynı anda kaç işi yapabilir?

Bir adam, en ahmak diyebileceğin adam, neden ahmaktır? Nitrojen seviyesini kullanamadığı için. Bir başka boyutun bir başka dersidir bu. Yani yer yüzünde en işe yaramaz adam, ki öyle bir adam yok herkes işe yarayabiliyor ve şu fütuhat ispatlamıştır ki herkesin zeka seviyesi aynıdır. Herkes işine geldiği şeyin uğrunda yaşadığı için bu haldedir.

Ha keza koyduk bir tarafa, “Dünyanın çilekeş hayatını sürmektense keyfini sürmeye geldik” diyen adamlara dahi baksan, onların beyinleri pörtlemiş olsa, Alzheimer’ın sonuna vurmuş olsa, bir Alzheimer hastasını önümüze getirseniz, aynı anda 5 işi yapabileceğini gösteririz. Örgü örerken veya bunu öğrenirken aynı anda şiir ezberleyebileceğini, aynı anda bir filme bakıp onu hatırlayabileceğini, aynı anda bir başka yerdeki insanın derdini düşünürken o derdi düşünmesi sebebiyle yeniden kılcal damarları harekete geçireceğini; kılcal damarları harekete geçirmek için gerekli olan detoks yöntemlerini istediğiniz kadar kullanınız, siz başkasının dertleriyle dertlenmedikçe kılcal yapılarınızın kanlanması mümkün değil.

Bugün toplumun %76.5’inde görülmekte olan dolaşım bozukluğunun temelini mi soruyorsunuz?

El cevap, başkasının dertleriyle dertlenmeyen adamın kılcal damarlarında mevzu bahis olmaz. Zira demirin bağlanma gücü sinir algoritmasında fiziksel olarak düşünce gücüyle hasıl olur. Düşünmeden hasıl olmayacağı için de bir insanın bir başka insanı düşünebilmesi esastır.

Bir başka insanın derdiyle dertlenmeyen insanın demir fonksiyonlarındaki elektromanyetik bağlanması, hemoglobin seviyesinin üstünde olacağından, hemoglobin bunları bağlamayı bir türlü beceremez ve kılcal damarlarında garip bir kapanma yaşanır ki bu özellikle insanın çevresine yaymış olduğu enerjinin tekrar kendisine dönerken negatif iyonizasyon yapması sebebiyledir.

Odaları kirleten bizler değiliz.

İnsanlar, dervişler birbirlerine soruyorlar. “Bu evin içinde nazar mı var, büyü mü var, sihir mi var ki ben şu anda nefes alamaz hale geldim?”

Cevap, evet bunlar hayatın içerisinde ne yazık ki ortamı negatife çeviren bir unsurdur ama en az senin kadar, sende onlar kadar negatifsin. İnsanların kendi hayat biçimlerindeki düşünceleri öyle bir noktaya gelmiştir ki en ala yahudi sihirinden ala şeyleri bizler kendimize yapar olmuşuz.

Başkasının derdiyle dertlenmeyen adamın, bağırsak düzeneği de bozulur, sinir algoritması da bozulur, midesindeki mukozasında erime de hasıl olur.

Yolda görmüş olduğu hayvan doğum yapacak diye üzülmeyen bir adam görürseniz veya bir kedi bir yavrusunu taşırken “Yazık kediye bak, Rabbim buna da kolaylık versin” diyemiyorsan, görmezden geliyorsan eğer, insanları bırak, hayvanatın bile halini görmezden gelen adamın haliyet-i ruhiyesi şudur; mide mukozası kalınlaşıyor, mukoza kalınlaşınca balgamlaşıyor yani iyice katılaşıyor.

Katılaştıktan sonra sen onu sıvılaştırmak için bir ilaç alıyorsun. Miden ekşidi çünkü vücudunda bu madde eksildi zannediyorsun. Ekşimeyi engellemek için kullandığın maddenin bazik unsurları, asidik unsurlarının üzerine basıyor. PH dengesizliği safradan gelen yeni fonksiyonla bir daha bozuluyor. Oldu sana mide kanaması.

Herkes bir virüsü, bir bakteriyi arıyor. Acaba ne oldu?

Basit bir şey oldu. Sen insanlar ve alemler içerisinde kendi dertlerinle dertlendiğin için, hiç bir şeyin uğurunda olamadığın için, tek bir şeyin uğrunda ve o tek şeyi de kendi hayatının merkezine aldığın için miden allak bullak oldu.

Tıbbiyenin esasındaki hakikatlar açılsa, insanlar doktorlara gitmekten vazgeçecekler.

Çünkü insanın doktorudur insanın kendisi.

Kendisini bilmeyince ona gerektir bir Mürşidi Kamil’i. Zira o Mürşidi Kamil’dir ki insanın kendisine doktor ola. İnsan ne bilir kendini ha akşam olmuş ha sabah ola.

İnsan öyle zannediyor ya kendini, sabah oldu akşam oldu, “Ben farkındayım canım o hayatın” diyor. O hayatı yakalamış gidiyorum diye zannediyor.

Cevap, yeryüzünde sana indirilmiş olan şu Kitab-ı Kerim’i ömründe bir defa dahi hatim etmemiş adamın, iman muvazenesinden çıkmamış olsa da el, kol, bacak ve eklemlerindeki bütün sıvı kaybına temel sebebiyet veren bakteriyi çağıran iyonosfer bir faktöre sahip olduğunu bilir misin ey adam?

Bu sadece bir tanesi. Binler ve milyonlarcasını saymaya kalksak, şu Kur’an-ı Kerim’in kendisi şifadır. “Şifa-ı İlahi’dir” diyen Cenabı Hakk’ın ne söylemek istediğini sorgulayan mealci zihniyet onu yaşamaktan insanları alıkoyacak bir başka muvazeneyi koyarken; ey gençlik sen ise bunlara karşı tek bir meseleyi önüne koyduysan eğer, şu fütuhatlar da sana getirilmiş önüne bir sofrada açılmışken sen hala bunun uğrunda değil, “Ben önce bir meslek sahibi olacağım” dersen, vallahi bu ümmete karşı bir hesap vereceksin.

Bu ümmete karşı vereceğin hesabı da ömrün boyunca değil, hayatın boyunca gece gündüz namaz kılsan ödeyemezsin.

Bu hakikat dairesinde şuna bakmaya mecbursun; aynı anda doktor olmaya, aynı anda mücahit olmaya, aynı anda insanlara hakkı söylemeye, aynı anda hizmet etmeye, aynı anda kendi nefsinde mücadele etmeye. Bak sana 5 tane iş yazdım. Bu 5 tane iş yer yüzünün en ahmak adamının yapabileceğidir.

Hakikati İlahiye’de kendisine dert edinmiş olan bir adama, Cenabı Hakk yer yüzünde aynı anda 99 işi yapabileceğini beyan edeceği Kur’an-ı Azimüşşan’da 99 Esma-i Şerif ile Tecelli-i İlahi’de mizaç hakikati üzerine beyan edildiği için kesin ve katiyetle ifade edilmiştir.

Yer yüzünde bir adam aynı anda kendisine 99 minvalde 99 hedefi gösterip 99 ayrı noktaya atış yapıp başarılı olabilme imkanına sahiptir.

Yani şundan bahsediyorum, eğer senin derdin hedefi vurmak ve hakiki bir avcı olmak isterse, silahı eline aldığında yukarıdan geçen kuşu, birisinin attığı parayı, yerdeki tozu vs vurmayı becerir ve bunu severek yerine getirirsin.

Yok eğer şurada 3 tane mermiyi şu delikten geçireyim de şu askerlikten kolayca terhis olayım dersen, elbetteki terhis olacaksın. Ancak her terhisin sonunda bir hakikat var.

Er olmak, erbaş olmak var.

Yüzbaşı olmak, binbaşı olmak, genelkurmayda görevli olmak var.

Ey genç adam, sen bu dünyaya er, erbaş olmaya gelecek olaydın sana bu fütuhat nasip olmazdı.

Madem nasip oldu, görevin büyüktür. Rabbim bunun farkında olanlardan eylesin.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

fizik kitap futuhat

Fizik

Tarih içerisinde insanlığın “Ben kimim?” sorusunu sorarak hayata başlamadığını şimdiden söyleyebiliriz. Bu soruyu soran varlığın bilincinin olmaması gerekir. Kim olduğunu bilmeyen bir insanın bilinçli olabileceğini söylemek elbette mümkün değildir. Bilinç sonradan gelişebilecek bir tür yahut bir metafor değildir.

Bilim külliyatı, tarihin akışı içerisinde “Ben kimim?” sorusunu değil “Ben nereye gidiyorum?” sorusuna muhatap ve mükellef olan insanın arayışı üzerine bina edilmiştir…

Newton, zaman ve mekan matematiği üzerine enerjiyi eklemişti. Halbuki bu eksik olan bir tavırdır. Fütuhatlarda: “Yaratılmış olan ilk şey Nuru Muhammedi’dir, yani ışığın çıplak halidir.” diyoruz. Bir fizikçi ışığın çıplak halini bilmezse, çıplak ışık nedir onu bilmezse fizikteki hiçbir kuramda hiçbir yere adım atamaz.

Bu yüzden Einstein, çalışmalarının bir yerinde, İbni Arabi Hazretleri’nin satırlarında tefsir edilmiş olan Nur Suresi’nin bir Ayeti Kerime’sinde takılı kaldı.

Olsa olsa ışığa mecburuz diyerek mc²’deki c’yi, formülüne olması gerektiği gibi ve mecburen koydu.

Ancak bir hata var ve hala çözülemiyor.

Bugün bu hata Stephen Hawking’in kitabında bile üstü kapalı yazar.

“Evet.” der Stephen Hawking, “En sonunda e=mc²’ye ulaştık ama öyle bir yanılsama yaşıyoruz ki bu yanılsama ile bunu uzayın bütün noktalarında bilfiil yaşayamaz bir hale geldik. Yani bu formül bizim birebir işimize yaramıyor.”

Ve Stephen Hawking şöyle yazıyor kitabın sonuna doğru:

“Mutlaka bir gün gelecek işin özünü almaya çalışan kuantum fizikçileri ile e=mc² ile yeni bir yolculuğa başlamış bizler bir yerde buluşacağız.”

Bir parantez açıyor orada:

“Belki o gün Tanrı’nın varlığına delil teşkil ettirmek üzere bazılarının imanları kuvvetlenebilir ama Tanrı’nın bilime karışmış olduğunu zannetmiyorum.”

Zaman ve mekan teorisi içinde kurguda yolculuk yapan fizikçilerin en nihayetinde Tanrı’nın varlığını araştırmaya dönük bir hareket yaptıkları hepimiz tarafından biliniyor.

Bir şeyin üzerinde hareketin varlığının meydana gelebilmesi için bu hareket bir başlangıç gerektirir. Bu başlangıcın ne olduğunu bilmemekse bu bilme uğrunda verilen mücadelede insanın bir şeyi kabul etmesini mecbur kılar.

Atomaltı parçacıklarını araştırmaya devam eden fizikçiler kimyevi ilişkileri buldukça bir kabule mecbur oluyorlar.

Bu kabul aşamasını Big Bang Teorisi olarak ifade etmişler ama Big Bang Teorisi tam da işin başlangıç noktasının öncesini görmemize engel teşkil eden bir perde hükmüne geçmektedir.

Bir yandan uzayın genişlediğini söyleyen fizikçinin bugünden almış olduğu bir fotoğrafa minimal olarak baksa maksimizasyonda var olan bir değerin minimal içerisinde bir başka değerle ortak bir hareketin değerini oluşturduğunu kavraması gerekir.

Duvarı boyamış boyacının boyasının rengi kabının içerisinde, fabrikada, ondan evvel boyayı dizayn etmiş adamın kafasında bir niyettir.

Bu değeri iyice kavradığımız zaman görüyoruz ki bugün ışığın hareketliliği ve ışığın pozisyonu dalgasal ya da düzlemsel hareketin haricinde ayrı bir harekete sahiptir.

Işığı tam olarak tanımıyoruz.

Eğer ışığı tanırsak göreceğiz ki zamanda meydana gelmiş patlamanın arkasında var olan şey ışıkla alakalı gerçekliktir. “Tek gerçek bu idi.” dersek pek de yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Işık, çıplak bir halden giyinik bir hale gerçeklikle kavuşmuştur.

Işığın çıplak haline bizler nur diyoruz.

Işığın giyinmiş haline ışık diyoruz.

Işığın kılıflanmış haline ise yaşam boyutunda görülebilir ışık olarak beyan ediyoruz.

Dalga boyları içerisinde bazı ışık boyları vardır ki ışık fonksiyonlarına göre çevresinde oluşmuş olan yeni manyetizma ya da yeni alanların varlığı ile gerçek ışığın görülmesine engel teşkil etmektedir. Bazı dalga boyları da ışığın görülmesine ya da bu ışığın bir şey göstermesine sebebiyet verebiliyor.

Einstein’in Newton’un araştırmalarından yola çıkarak oluşturmuş olduğu zaman-mekan çizelgesinin üzerine kurmuş olduğu E=mc² formülü zaman, madde ve uzay arasındaki ilişkiyi anlamada bize bir sonuç vermese de bir başlangıcı ifade etmiştir.

Einstein, zamanda ve uzayda, maddenin varlığını gösteriyor olması için gerekli olan mekansal fonksiyonun ne zaman oluştuğunu anlamak için verilen mücadelede mc²’nin içerisinde ışığın hızına tutuklu kalmıştır.

“C” yani ışığın hızı asla sabit bir değer değildir.

Yeryüzünde her şeyin birbiriyle gelişip birbiri üzerine gelebildiğini ifade eden bu anlamlandırma hususunda yeryüzünde her şeyin belli bir yarılanma ömrünün ya da bir ömrünün olduğunu beyan edenlerin ışığın hızında aynı şeyi beyan etmiyor olmaları ışığın tam olarak kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır.

Işığı kavramamız bu noktada önemlidir.

İşin en başına gittiğimizde, bu kitabın da temel aldığı formüllerden biri olan E=mc² yani Einstein’ın görelilik formülünde işin gelip tıkanmış olduğu yer, ışık olarak beyan edilebilir.

Işık, bir yandan herhangi bir şeyi görmekte bize bir araç olarak verilmesinin yanında bir diğer taraftan onun üzerindeki özellikleri kavrayabilmemiz için bize imkan olarak verilmiştir.

Işık aynı zamanda bir görüntünün taşıyıcısıdır.

Bir şeyin bir yerden bir yere taşınıyor olması, o taşıyanın üzerinde de bu bilginin saklanabilir olduğunun bir ifadesidir.

Işık sadece görüntüyü taşımaz, aynı zamanda görüntüye dair olan bilgiyi de üzerinde saklayabilme kapasitesine sahiptir. Fotonların temel yapısını anlattığımız zaman bu özelliğinin nasıl mümkün olabildiği daha kolay anlaşılacaktır.

Bir şeyin görüntüsünün temel argümanı olan ışığın hızındaki hareketliliği, maddenin varlığında ışığın tezahürünün bakış açısıyla ve enerjiyle ilişkilendirilmesinin bir yöntem olarak keşfedilmesi sadece Einstein döneminde gerçekleşmedi. Çünkü geçmiş tarihlerde de ışık hareketleriyle yeryüzünde çok defa tarihi olaylar gerçekleşmiştir.

Bunlardan bir tanesi, bugünkü tabirle ışınlanma olarak beyan edilen Belkıs’ın tahtının bir yerden bir yere gönderilmesidir.

Einstein bu bakış açısıyla olmasa da, ışığın fonksiyonları üzerinde çalışmalarını sürdürürken ışığın hareketinde yıldızların veya gezegenlerin kütleleriyle ters orantılı olabilecek bir enerjiye de sahip olabildiğini keşfetse dahi henüz ışığın sabit bir hızın dışında hareket edemeyeceğini düşünmekteydi.

Işık ise fotonik yapılarla algılanmıştı. Dolayısıyla yine ışığın kendisi, kendisindeki o küçük parçanın görünmesine engel teşkil etmişti. Bu engeli ortadan kaldıracak olan, fotonu anlamakta gerekli olan şeyin elektron mikroskoplarından çok ötesinde olduğu beyan edilebilir.

Işık en temelde üzerinde herhangi bir koruma kalkanı olmadığında yani çıplak bırakıldığında dünyayı tek bir noktada toplayabilecek ya da dünyayı parçalayabilecek yüksek enerjiye sahip bir yapıdadır.

Atomaltı parçacıklarının en küçük yapıtaşı olan fotonik yapılardır. Fotonik yapının bir alt tabakasıysa çok ayrı bir alemdir. Fotonların alt dünyası mikro değil makro bir alemdir. Foton altı dünyanın makro olmasının sebebi aynı anda yeryüzünün tamamını kuşatmış olmasındandır.

Dünya’nın ve bütün alemlerin içerisinde suyun, oksijenin veya bir takım şeylerin olup olmadığı yerler varken, bütün uzaylarda ve bütün sistemlerde ışığın olmadığı hiçbir yer yoktur. İki çakıl taşının birbirine vurulmasıyla ortaya çıkan ışımaya gidersek eğer, bu ışımayı meydana getiren şeyin sadece enerji olduğunu değil aynı zamanda maddenin kendi içerisinde saklı tutmuş olduğu ışığı da açığa çıkartmış olduğunu görebiliriz.

Her maddenin içerisinde, maddenin kendisine ait olan bir ışınımı olmasının neticesinde bir ışık üretim gücü vardır. Bu ışık üretim gücü aynı zamanda her şeyin de bir ışık parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da maddenin kütlesel hareketinde gerekli olan enerji fonksiyonlarının aktarılması için gerekli izahat olarak beyan edilebilir.

Işınım fonksiyonlarının devamiyetini sağlayacak olan fiziksel yapıların yeryüzünde anlaşılması için daha uzun yıllara gerek olmakla beraber ışık, en temelde bir kılıf ile kaplı olmadığında nur, üzerinde bir kılıf olduğunda ışıktır.

Işığın hareketi sadece maddeye bağlı değildir. Maddeden hariç de ışığın hareketi mümkündür. Işık bir yandan maddenin hafızasını taşıyan, aktaran, bir taşıyıcı, diğer taraftan bakıldığında maddenin izahında bizim için bir gerekliliktir.

Işığa, hız anlamında bakıldığında her zaman için sabit bir hızdan bahsetmek mümkün değildir. C katsayısını, Einstein’ın ışığın ulaşabileceği maksimum hız olarak beyan etmesi yapılmış olan ölçümlerin bu uzayla ilişkili olmasından kaynaklanmaktadır. Işığın C’nin altına ya da üzerine çıkamayacağı düşüncesine sahip olmak kara deliklerin varlığına terstir.

Kara delikler bir ışınım bozulmasıyla bir başka uzaya açılan kara perdelerdir. Uzay kitabında beyan edileceği üzere bir tane uzay yoktur, on bir tane ayrı uzay vardır ve bu uzayların tamamı da yerküre şeklinde değil, fotonun maksimize edilmiş haliyle kübik yapıya sahiptir. Kübik yapının köşeleri dalgalı olabilir, bu da maddenin maddi özellikleriyle alakalı bir durumdur. Kitabın ilerleyen bölümünde bu yapıyı açıklayacağız.

70-80 sene sonra görüleceği üzere ışık, kübik yapısının kırılması halinde ortaya çıkacak olan ve bunu ortaya çıkaranların dahi hayatına mal olacak bir enerjidir. Işığın üzerindeki enerji kılıflanmadığında yapacağı salınımın meydana getireceği yakıcılık beklenenden çok daha fazladır. -fakat buradaki ışık bir sıcaklık mekanizması olarak düşünülmemelidir.-

Bu noktada işin başına dönüp E=mc² formülünü izah edelim.

Öncelikle Stephen Hawking’in geldiği noktadaki hatayı ifade edelim ve sonra işin geriye kalan kısmına gidelim. Bu, Big Bang Teorisi’nin temelidir.

Diyorlar ki:

“Biz sonda veya başta bir noktaya ulaştık.

Burası evren.

Evren binlerce ve milyonlarca galaksiden meydana gelmiştir ancak biz geriye doğru gidiyoruz ve gittiğimiz bir noktada bunun bir tane maddeden ve bunun da arkasında antimaddeden doğduğunu iddia ediyoruz.”

Kısmen yanlış olan bir doğru.

Neden yanlış?

Her şeyin gerisinde patlama var. Peki patlamadan önce ne var?

Bu patlamanın gerisine gidememenizin sebebi hakikat itibari ile maddenin özünü bilmemenizden kaynaklanıyor.

Bugüne kadar araştırmış olduğunuz bütün sistematik; elektron, proton ve nötron üzerinedir. Temel nokta, antimadde ile beraber maddenin inkişafına ihtiyaç olunan bu büyük enerji mekanizmasıdır.

Diyorlar ki:

“Tam da bu başlangıç noktasında öyle büyük bir enerji gerekiyor ki, bu enerji bu maddeyi antimaddeden çıkaracak, maddeye dönüştürecek ve bu madde seçim teorisine göre gelişim gösterecek.”

Bu söylem Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonu için bir metafor oluşturmuştur. Bu düş, Darwin’de doğal seleksiyon yöntemlerinde seçim patolojisi olarak beyan edilir.

Hidrojen, atom, elektron, nötron, proton ve dahili bütün unsurlar tabiri caiz ise kendi kendilerine birbirlerini buldular ve bulmuş oldukları yerlerde yeni atomik faktörler oluşturdular.

Bu faktörler bir araya geldiği anda koptular ve sonra dünya güya çok sıcak bir kütle olup gaz bulutundan bugünlere ulaşıverdi.

Coğrafya kitabımızda ispat ettiğimiz üzere Dünya bir gaz ve toz bulutu değildi. Bütün bunların ardında ise görüldüğü üzere çıplak bir enerji yani ışık vardı. Biz bu çıplak enerjinin Nuru Muhammedi olduğuna iman ediyoruz.

Nur nedir?

Herhangi bir şeyin; elektronların, protonlar etrafında dönebilmesi ve maddenin zuhur edebilmesi için evvelen bizzat bunun görülebilmesi yani zahir olması gerekir. Hazreti Allah bizlere Kur’an-ı Azimüşşan’da bir fizik formülü verdi.

Evvelun, ahirun, zahirun, batinun.”

Bu Kur’an-ı Azimüşşan’da yer alan fizik formülüdür. Bu harflerden herhangi bir tanesinin yer değiştirmesi mümkün değildir. Bu formül bizatihi insanın, dünyanın, maddenin yaratılışıdır ve bu yaratılış kapsamında insanın şu anda ulaşabileceği ve tasavvufta beyan edilen eşya ilminin hakikatidir.

Öyle ise herhangi bir şeyin zahirini sureti ve sirayeti ile gördüğünüzde bunun mutlak surette batını, ahiri ve evveli olmak zorundadır. Bir şeyin görülebilir olması, önceden geldiğine, sonraya gittiğine ve oluşum evrelerinin bir kısmının görülemeyecek olması gerekliliğine dayanmaktadır.

Batın görünmeyen demek değildir.
Ahir görünmeyen demek değildir.
Evvel görünmeyen demek değildir.

Bunların hepsini görmek için tasavvuf bir hareket içerisindedir.

Bunların hepsi aynı anda vücuttadır.
Evvelimiz meni; vücudumuzdadır.
Ahirimiz ölümdür; her an ölmekteyiz. İnsan bedeninde her an tekrar eden çürüme ve yıkım insanın sonu olan ölümdür. İnsanın her azası aynı zamanda ahiridir.
Zahirimiz bu bedendir.
Batınımız ise ruhtur. -Ruhun bilimsel ispatı Hikmet Külliyatı’nda yapılmıştır.-

Herhangi bir şeyin görülebilmesi için gerekli olan şey ışık ise, o görülecek şeyin kendisinin de bizatihi ışık üretmesi mecburiyettir.

Herhangi bir şeyin üzerinde ivme hareketi yani bir başlangıçtan sona doğru bir hareket varsa, hareket her zaman için ışığı doğurmaktadır ve ışığın atası nurdur.

Nur aslında zahir olan değildir. Zahir olan ışıktır, ışığın batını ise nurdur.

Bugün fizikçiler ışığın atası olan nuru tanımlayamadıkları için dediler ki: “Bu fotondur.”

Peki foton nedir?

“Yeri geldiğinde dalgacık hareketleri yapan, yeri geldiğinde düzlemsel hareket yapabilme kabiliyetine sahip ve sonsuza doğru hareket eden bir enerjidir.” dediler.

Külliyen yanlıştır. Enerjinin atası olan ışıktır. Enerji kitabımızda derin ve detaylı olarak izah edilmiş, yanlışlar delillendirilerek doğrular ispat edilmiştir. Bu durum hiçlik mekanizması anlatıldığında daha iyi anlaşılacaktır.

Hazreti Allah Nuru Muhammedi’yi yarattığı zaman düşünün ki hiç bir şey yok. Ne zaman, ne mekan, ne unsur, ne madde, ne mana hiçbir şey yok.

Hazreti Allah Dünya’nın ve bütün alemlerin yaratılması için Emri İlahi buyurduğunda alemler Nuru Muhammedi’den hasıl olmuştur.

Cenabı Hakk bu Nuru Muhammedi’nin görülmesini istiyor. Bir şeyin görülebilmesi için kübik bir yapıya kavuşturulması mecburdur. Eğer Allahu Zülcelal yeryüzünde Nuru Muhammedi ile olan aşkının görülmesini istemeseydi, nura bir kılıf koymazdı.

Ne demektir bu?

Elinde bir avuç un var. Sen bu unu tutacaksın bir yerden bir yere götüreceksin. Hafif bir madde bu; rüzgar eser uçar, şu olur, bu olur. Ne yapman lazım? Bunu mutlak suretle korumaya alman lazım. Ya poşete, ya kaba koyacaksın, ya ağzını bağlayacaksın.

Kübik bir yapı denilen şeyden kasıt bir küp. Kübik yapı aynı zamanda nuru korumaya yarar. Dışarıdan bakıldığı zaman görülemeyen ama aslında olan bir küp. Sadece halogorik ayna ile görülebilir başka şekilde görülmesi mümkün değildir.

Bundan yaklaşık 170 sene sonra bu kılıfı görecekler. Bu kübik yapının oluşumu halogorik bir elektron yansıması iledir. Aslında görülemeyen ama gerçekte var olan bir yansımadır. Biz bunlara halogorik yöntemle görülebilecek olan yapılar diyoruz. Gerçek yanılsamaları görebilmenin tek yolu halogorik aynalardır.

Halogorik aynalar ilk defa bizim tarafımızdan ifade edilmektedir. Bahsi geçen yapılar için mikroskoplar yetersizdir. Kübik yapı kütlesi olmayan yapılardır. Bunun görülebilmesi için halogorik ters aynalar üretilmesi gerekir. Bu yapılar ancak aynaya tutulduğunda görülebilir.

Halogorik aynanın özelliği nedir?

Üzerine gelen ve aslında çıplak gözle görülemeyen bir unsurun görülebilir hale kavuşması için eksikliklerini tamamlayacak partikül moleküllerle yapılmış veya eksikleri ters yöntemle tamamlamaya muktedir bir araç olarak beyan edilebilir.

Tasavvufta ‘Şeyhin aynası’ veya ‘kalp aynası’ denilerek beyan edilen  de bu anlamda bilimsel bir gerçektir.

Zamanın içerisinde var olan ışık meselesini kısaca beyan ettik. Şimdi meselenin özüne gelelim;

E=mc² formülüne.

Bütün dünya ve uzay mekaniği şu anda bu formülün kuramsal bakış açısıyla hayata devam ediyor. Böylelikle bir gelişim sağlamaya çalışırken bunun aynı zamanda bir kuram olduğunu da beyan ediyorlar.

Yani diyorlar ki;

“Bir şeyin enerji olması bir kütleye ihtiyaç duymaktadır.”

Bu büyük yanlışın ardından aşağıdaki cümleyi söylemeye mecbur kalıyorlar;

“Bu kütle ışık hızında hareket ettiği zaman kütlesel formülü değişmektedir.”

E=mc² formülü ile ulaşılmış olunan noktada doğru olan kısımlar elbette vardır. Ancak şimdi eksik olan kısımlarını tamamlayalım.

Birinci mesele, enerjiye geçmeden önce kütle kısmını düzeltelim.

Kütle, fiziğin en temel konusudur ve insanlara maddenin tanımlanmasında ilk öğretilen meselelerden biridir.

D=m/V

Yani bir şeyin kütle olabilmesi için bir hacme ve bir yoğunluğa ihtiyacı vardır.

Halbuki Hazreti Allah’ın Kur’an-ı Azimüşşan’da beyan ettiği üzere bir şeyin hem evveli hem ahiri hem zahiri hem de batını kendi üzerinde hasıl olmadıkça bu şeyin yaratılmış olması beyan edilemez.

Madem bir şey yaratılmıştır öyleyse bunun üzerinde tecelli ile evveli, ahiri, zahiri ve batını olmaya mecburdur.

Öyleyse bütün uzay matematiği içerisinde anlatılacak bir mekanik vardır. O da şudur;

Bir şeyin kütlesinin olması için hacmi olmasına gerek yoktur. Ki bu bugün uzay matematiğinde cüce maddeler olarak bahsedilen ama hala kavranılamayan bir mevzudur. Bir örnekle anlatıldığında; bir çay kaşığını kaldırmaya kalksanız ve bütün enerjiyi harcasanız kaldıramayacağınız bir kütle var. Hatta bu kütleden öyle bir ötesi de var ki onun hacmi dahi yok.

Bunu bilmemelerinin sebebi batını bilmemeleridir.

Zira şu anda yeryüzünde aradıkları madde ne?

Antimadde. Yani hiçlik.

Hazreti Allah öyle bir şey yaratmış ki varın var olması için hiçe mecburdur.

Atomun çekirdeği var. Çekirdeğin etrafında dönen elektronlar var. Elektronların bu yörünge etrafında döndüklerini söylüyorlar. Ancak kaçırdıkları bir mevzu var ki atomun kendi çekirdeğinin içerisinde kendine has bir enerji var.

Bu enerji olmazsa elektronların dönüş mekaniği içerisinde bir sonun gelmesi mecburdur ve bundan dolayı da elektronların dönüş imkanı olmayacaktır.

Buna rağmen radyoaktivite iddiası dünya ömrüne ne kadar uzaktır.

Radyumun yarılanma süresi olan iki milyon yılı dünya olarak çoktan aştık gittik. Buna rağmen ortada parçalanan radyumun meydana getiriği etkili görmüyoruz. Öyleyse elektronların çekirdek etrafında dönüşü sadece başlangıçta verilmiş olan ivme üzerinden değil, çekirdeğin kendisinde var olan enerjiyle de mümkündür.

Bu öyle bir enerjidir ki kütle prodüktivitesini meydana getiriyor.

Yani m’nin içerisinde aslında 3 tane daha m var.

Bu m’lerden bir tanesi m1, bir tanesi m2 ve bir tanesi m3’tür.

Yani öyle bir kütle var ki hacmi yoktur.

Öyle bir kütle var ki yoğunluğu yoktur.

Öyle bir kütle var ki hiçliktir…

Diyelim ve burada bitirelim.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
Not: Sevgili büyüklerim, okumuş olduğunuz bu yazı Seyyid Muhammed Ruhi Hazretlerinin 330 sayfalık “Fizik” kitabının yaklaşık 25 sayfasına denk gelmektedir. Bizzat kitabın kendisini okumanızı tavsiye ederiz.Kitabın ilerleyen kısımlarında e=mc² formülünün düzeltmeleri yapılıp gerçek formül beyan edilirken, aynı zamanda bilimsel bir çok konuya da ışık tutulmuştur.

“Maddenin 4 hali dışında başka hali var mıdır? Bir şeyin kütlesinin olması için hacminin olmasına gerek var mı? Evrendeki bütün atomlar sadece belli boyutlarda mıdır? Evrim teorisindeki hatalar nelerdir? Kuantum fizikçileri ve klasik fizikçilerin hataları…” gibi ve daha bir çok soruya cevap arıyorsanız;

Kitap için buradan: Link
İmanda Vesvese Olur Mu

İmanda Vesvese Olur Mu?

Hazreti Aişe’nin bildirdiğine göre, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurmuşlardır,
“Sizden birinize şeytan gelerek; ‘Seni kim yarattı’ diye sorar. O da ‘Allah’ der. ‘Peki Allah’ı kim yarattı’ diye sorar. Eğer sizden biriniz böyle bir şey hissederse, hemen ‘Ben Allah’a ve Resulüne inandım’ desin. Zira bu söz o vesveseyi kendisinden giderir.” buyuruyorlar.

Allah Resulü Aleyhisselatu Vesselam Efendimizden rivayet edilmiş olan şu hadisi şerifte, şu soru şeytani bir soru olup İslam tarihi boyunca başka türlü argümanları taşıyan insanlar tarafından da Müslümanlara oldukça sıklıkla sorulmuş olan bir sorudur.

Şeytani bir soru olarak karşımızdadır ve Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam bu sorunun kaynağını bizlere işaret ettiği gibi, buna karşı yapacaklarımızı da ifade etmiştir.

Peki bu hakikat dairesinde imanda vesvese olur mu?” sorusu; “Evet” cevabı ile karşılaştığımız bir sonucu doğuruyor.

Peki bu 2 soruda şeytan aslında bize ne yaptırmak istiyor?

“Seni kim yarattı?” sorusu ile başlıyor şeytan. Zira o da ‘sen’ içeresinde var olan ‘ben’ ile Hazreti Adem Efendimize karşı bir tutum ve davranış sergilemişti hatırlarsanız. Oysa ki ‘sen’ karşısında bir varlık yoktur. Zira yaratıcı mukayeseye dahil değildir.

İnsanoğlunun ‘sen’i yaratanı Hazreti Allah olduğunu bildiği halde şeytanın insana bu soru ile başlıyor olması, öncelikle ona kişiliğini hatırlatmak üzerinedir. Yoksa soruya direk “Allahu Zülcelal’i kim yarattı? Madem her şeyi Allahu Zülcelal yarattı, O’nu kim yarattı?” diye -haşa- bir soru sorabilirdi.

Ama dikkat ederseniz şeytan sorusunu sormadan evvel öncelikle bizlere ‘sen’lik kelimesiyle ‘ben’liği hatırlatıyor ve diyor ki; “Sen bir varlıksın. Senin karşında da Allahu Zülcelal -haşa- senin gibi bir varlıktır.”

Psikolojide temel bir yapıdır. Eğer birileri bir insanın bir şeyi reddetmesini istiyorsa, öncelikle o insanın kendi şahsiyetini bir ön plana çıkartırlar. “Ey dostlar, ey arkadaşlar, aklınız başınızda değil mi? Sizler hayatın farkında değil misiniz? Sizler bunun en güzelini hak etmiyor musunuz? Sizler ulaştığınız bu noktada verdiğiniz bu emeklerin boşa gittiğini düşünmüyor musunuz?” vesaire…

Önce size ‘sen’liğinizin içindeki ‘ben’liğinizi hatırlatırlar. Sonra o benlik dairesinde olmanız gereken yeri ifade ederler. Tıpkı bir bardağın taşması için gereken suyun yavaş yavaş o bardağa doldurulması gibi. Kişinin en hızlı doldurduğu bardak kendi nefsinin ‘ben’liği olduğu aşikar bir gerçektir.

Sonra ikinci gerçek ortaya çıkıyor soru olarak. Şeytan insana vesvese olarak -haşa- “Allah’ı kim yarattı?” diye soruyor. Artık mukayese ile girilen her yolun sonu olan bedbahtlığa bir kapı aralanmış oluyor.

Öyleyse şeytan burada kişiye ‘ben’lik hatırasını hatırlattıktan sonra onu bir mukayese noktasına götürüyor. Halbuki insanın bir şeyi mukayese edebilmesi için önce o varlıkla arasında bir ilişkinin doğması, bir ilişkinin varlığı veya o ilişkinin içerisindeki maddi unsurların benzerliği gerekir. Halbuki Cenabı Hakk yeryüzünde, gökyüzünde ve bütün alemlerde yarattığı hiç bir şeye benzer değildir. Hiç bir şey ona benzeyemez ve benzemez. İnsanların tahayyülleri dahi oraya ulaşamaz.

Dolayısıyla insana şeytan öncelikle bu bencil kapasitesini oluşturup bir mukayese matematiğine götürebilme imkanını bizlere ortaya koymuş oluyor.

Peki imanda hasıl olan bu vesvese her insanda her şekilde ve her koşulda aynı mıdır? Elbete değil. Zira imanın insan hayatındaki dereceleri, halleri ve şekilleri; o vesveseye karşı vereceği tavrı belirler.

Dolayısıyla vesveseler Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi açısından bakıldığında 3 noktada birbirinden ayrılır.

Bunlardan birincisi avamın vesvesesidir. Biri havassın vesvesesidir. Biri de hassül havassın vesvesesidir.

Avamın vesvesesi, Allah’ın verdiklerini bilmemekten kaynaklanır. Yani kişi o dur ki, Rabbinin onun rızkını yarattığına, ona takdir ve ikram ettiğine, hayatı, çoluğunu, çocuğunu, bütün önüne çıkan her ne varsa onun Cenabı Hakk tarafından verildiğini bilmez. Avamın vesvesesi verileni bilmediğinden ötürüdür.

Havassın vesvesesi ise, bundan biraz farklı olur. Zira o artık bilmektedir. Ama işte bir başka problem burada başlar ki, kendisini özel bilmek bu vesvesenin bir şeklinin onda ikmal bulmasına sebep olur Allah korusun. Zira havass bir zaman sonra (alim olanlar, bilgi sahibi olanlar, bilgiye erişmiş olanlar, ameliyle onu süsleyenler) kişi kendini özel bilir de, “Zaten bunu ben yapardım, yani bu bilgi benden başka kimde olabilirdi ki” tarzındaki bir düşünceyle sanki ilmi ilahiden doğmuş olan o hakikatleri kendi aklıyla bulabildiği inancını taşır ki, şeytanın en sevdiği ilim adamı tiplemelerinden biridir. Kendini özel bilmenin getirisi olarak buradaki ‘sen’lik, ondaki ‘ben’liği çok daha derin bir noktadan yakalayabilir.

Hassül havassın vesvesesi ise bambaşkadır.

Yani Cenabı Hakkın en sevgili kullarına dahi, yani o sevgiyi, o muhabbeti sağlamış insanlara şeytan yanaşmaz mı? Elbette yanaşabilir. Ve o şeytan yanaştığında onlara verdiği vesvese, Cenabı Hakkı kaybetmek üzerine bir vesvesedir. Muhteşem bir sevdanın ve muhteşem bir aşkın karşılığında “Sen bu sevgiden emin misin, değil misin” matematiği ile değil de, “Sen bu sevgiyi hak ediyor musun, hak etmiyor musun” şeklinde şeytanın oldukça incelikli vesveseleri hasıl olur.

Dolayısıyla hayatımızın her anında, imani hakikatler dairesindeki bahsettiğimiz vesvese insan hayatında ömrü billah devam edebilecek bir usüldür. Şeytan yaklaşır ve onun yaklaşmasına engel olacak şey ise veya o yaklaştığında onun vesveseyi ikmal etmesine engel olan şey ise, “Ben Allah’a ve Resulüne inandım” sözü olduğunu, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam tarafından ifade ediliyor.

Yani dikkat ederseniz, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam burada müminlere “Şöyle düşünün, bir de böyle bakın, aslında böyle değildir” diye bir açıklama getirmiyor.

Bu karşılık “İmanda mukavemetin sadakat, muhabbet ve dirayet ile ve ona kesin, kati ve şüphesiz bağlılığınızı tekrar ettiğiniz müddetçe size o varlığın verdiği vesvesenin bir kayıt tutturması mümkün değildir.” ifadesi ibarelenmiş oluyor.

Öyleyse bizlerin, tasavvuf ehli tarafından bizlere verilmiş olan şu zikir hakikati, Allahu Zülcelal’in varlığının delillerinin tekrarı, tehvidinin tekrarı, tevbei istiğfarın tekrarı; bu vesveselerin gelişi anındaki karşılık bulabilecek durumumuzu izah eder.

Psikolojik yapı bu bilinmezler üzerine insanı celb etmektedir.

Zamanda israf, bu manada imanda vesvesenin temelini, vesvesenin temelini oluşturur ve o vesvese bir noktada insanı zorlar.

Sevgiyi kaybetme korkusu ise bir vesvese değildir. Zira insan sevdikleriyle olan muhabbetinin her dem diri tutulmasını arzu eder.

Kendini özel bilmekse bu manada çok ağır bir imtihandır.

Hal-i avamdan kurtulmak ise, işte bu noktada bizim için bir cihattır.

Yani ilmin amellerle kuşanılıp, ilmin farz olarak kılınması bizim hayatımızda imani vesveselere karşı vereceğimiz mücadele için temel bir gereklilik olarak ortaya konulmuştur.

İnsanı mekandaki hali etkiler elbette. Başkasını değil, insanın kendini seyretmesi işte bu manada oldukça önemlidir. Zira imanda vesvese bir başka insanın imanını tartıya koymak gibi tuhaf bir durumdan kaynaklanır.

Günümüz insanının temel problemlerinden biri olarak ifade edilebilir.

“Namazını güzel kılmadı. Orucunu güzel tutmadı. Güzel giyinmedi, güzel söylemedi.”

Halbuki bizler İslam tarihi boyunca karşımızdaki insanın hatasını arayan değil, onun hatalarını örtmekle mükellef olan bir dinin müntesipleriyiz. Bize bunu emreden dinin müntesipleriyiz. Doğal olarak başkalarının hatalarını arayan bir zata, şeytanın yaklaşması, normal ve diğer insanlara göre çok daha hızlı ve fazladır.

Göz kusur ararsa, şeytan insanın kulağına musallat oluverir. İnsanı bu musallattan kurtaracak yine en temel hakikat, Allah Resulü Aleyhisselatu Vesselam Efendimizin “Allah’a ve Resulüne inandım” sözüyle bizlerde bir mihenk taşı haline gelir.

Çünkü insan zikrettikçe başkalarının hatalarını görmekten vazgeçip kendiyle buluşacağı bir hayat tarzına doğru dönüşür.

Ne kadar çok kendimize dönebilirsek ve kendimizden vazgeçecek şekilde kendimizdeki o hakikati ararsak; işte Rabbimizin bize çizmiş olduğu o yolda şeytanın imanda sebep olmak istediği o vesvese halinden kurtulmak, bu derece kolay ve bu derece rahat bir şekilde aşılabilir Allah’ın izniyle.

biz-hep-guzeliz

Biz Hep Güzeliz

Bayram yeryüzündeki belkide ahirete intikal ettikten sonra hatırlanacak ender günlerden biridir. Öyle ki insanlar cennete …

Tütsü Yakmanın Faydaları Nelerdir?

Tütsüler Ne İşe Yarar 

Tütsüler ne işe yarar? Tütsülerin amacı nedir? Tütsüleri hangi milletler kullanmıştır? Tütsü yakılan yere 3 …

ne-ugrunda-yasayacaksin

Ne Uğrunda Yaşayacaksın

Yavaş konuşunca insanlar bu fütuhatın kendi içerisinde bir deveranı mıdır yoksa hakikati anlamak için biraz daha …