Etiket: futuhat

gözyaşı hakkında bilgiler

GÖZYAŞI

Bir sinir damarından beynin akıntısıyla meydana gelmiş olan gözün içerisinde ayrı bir alem vardır.

 

O alemin içerisinde hem ateş vardır hem acı vardır hem de tatlı vardır.

 

O ateş, gözün içerisinde özel bir ısı merkezidir. Bu ısı merkezi insanın görme duyusu için oldukça önemlidir.

 

Renklerin görülmesi için ışık, ışığın da oluşabilmesi için bir miktar ve çoğu zaman ısı gerekir. Isı olmadan da ışık oluşabilir ancak bu durum fizik üstü durumlarda yaşanabilir.

 

Günümüz şartlarında fizikte ışığın oluşumu ısıya bağlıdır.

 

Rengin görülebilir hale gelebilmesi de bu ısıyla mümkün olur. Karşı taraftan gelmiş olan ısının gözde algılanabilir olması için gözde de ısıyı kavrayacak ve ısı oluşturmaya yatkın bir yapının olması gerekir. Bu yapı gözün çekirdek merkezindedir diyebiliriz.

 

Gözü dünyaya da benzetebiliriz. Gözde de dünyanın merkezindeki çekirdeğin ısısı kadar olmasa da bu ısıyı kavrayabilecek bir yapı vardır. Bu ısının üzerinden geçen sıvı hücreleri vardır. Bunun sebebi; görünen her şeyin hafızası vücutta sıvı üzerinde tutulur. Tahmin edildiği üzere nöronların kendi içerisinde saklanan hafızaya dair ne varsa her şey suda saklıdır.

 

Hücrenin içerisindeki sıvı, vücudun hayat kaynağı olan sıvı, vücudu ayakta tutan sıvı, vücudun 4’te 3’ü olan sıvı vücudun hafıza merkezidir.

 

Bir insanın hafızasının gelişmesi su içmesiyle ve su tutabilmesiyle genişleyen bir unsurdur. Bu daha önce beyan edilmiş bir mesele değildir. “Hafıza nerede ve nasıl tutuluyor?” diyenlere de bu hususu böylelikle ifade etmiş oluruz. Gelecek yüzyıllarda bu sistem kullanılacaktır.

 

Hafıza tekniklerinden biri virüslerdir. Bir diğeri ise hücre sıvısına sahip olan küçük bakterilerdir.

 

Bakterilerin içerisindeki sıvı hard diskleri oluşturacak ve bu hard diskler de hafızada tutacaklardır.

 

İnsan hayatında ne yaşarsa yaşasın bütün yaşanılanları, her şeyi hücrelerdeki sıvı içerisinde tutarak hafızasında kalıcı hale getirir.

 

Gözyaşı, bu hücre sıvısının göz merkezindeki ısınma neticesinde akmasıyla meydana gelir. İnsanın yapmış olduğu günahlar, insan hücresi içerisindeki hücre yapı taşlarını bozucu bir etkiye sahiptir.

 

İnsan ağlamaya başlar ise beyinde hafızaya ait olan hücredeki sıvılardan bir miktarı alınarak göz hücreleri tarafından protein mekanizmasıyla seçilerek göze getirilir.

 

Bu merkezde ısıtılır ve gözden akıtılır.

 

Bu çekim esnasında, gözün merkezindeki sinir ile beyindeki nöronlardan bu hücreler çekilirken meydana gelen hal, duyguyla karşılaştırılabilir. Bir insan kininden, nefretinden, veya tamamen duygusal olmayan başka bir şeyden dolayı ağlasa bu yine temizlik içindir.

 

Nihayetinde gözyaşı beyni temizler. Ruhu da temizler.

 

İnsan ne kadar fazla gözyaşı dökerse hücreleri o kadar fazla yenilenir, bedeni o kadar fazla himaye altına alınmış olur, aklı o kadar çok gelişir, aklı o kadar çok korunur.

 

Çok gözyaşı döken insanların ömürlerinin sonuna doğru akıl veya akılla ilgili olacak hastalıklar yaşamadığı görülür. Gözyaşı hem aktığı yeri hem de çıktığı yeri temizler.

 

İnsanın gözyaşı ile çıkan sıvı ne kadar tatlıysa bu o kadar ruhani bir gözyaşıdır. İnsanın nefsinin mutmain olduğuna dair bir işarettir.

 

Gözyaşı ne kadar ekşiyse bunun nazardan olduğu anlaşılır. Nazardan olan durumlarda beyne aktarılan otomatik enerjiler vardır. Nazar böyle bir enerjidir.

 

İnsanın gözyaşı sıvısının acı olması durumu ise henüz nefsani kötülüklerden geçilmediğine işarettir. Tövbe istiğfar edilmesi gerektiğine işarettir.

 

İnsanın ruhunu ferahlatan iki şey vardır.

 

Bunlardan bir tanesi dua, bir tanesi de gözyaşıdır. Duanın en güzel hali el açılmış ve gözyaşı dökülmüş olanıdır. Bu durumda beden ve ruh aynı anda çalışır.
Gözyaşı böyle bir temizleyici özelliğe sahiptir.
Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi – Esmaül Hüsna 1
Avrupa'nın Bugünü - Avrupa'nın iç yüzü

Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Fütuhat kapısında Avrupa ile ilgili olan bir fütuhatı beyan edeceğiz.

Çünkü Avrupa tarihini zaten Türkiye’de okutmuyorlar. Tarihsel olarak dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde mutlak surette emperyal güçlerin tarihi okutulur. Osmanlı’nın tarihi mutlaka okutulur. Britanya yani İngiltere’nin tarihi mutlaka okutulur.

 

Geçmişte de hakiki medreselerimizde tarih derslerinde geçmiş ümmetlerin tarihi meseleleri anlatılırdı. Artık o hakiki medreseler yok gibi. Bu aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de varolan bir hakikattir. Kur’an-ı Azimüşşan’ı açtığınız zaman Nuh Aleyhisselam’ın kavmini okuyoruz. Bir medeniyetin başından neler geçti, ne oldu, nelere sebebiyet verdi…

 

İsrailoğullarının hayat hikayesini okuyoruz; Hazreti Musa ile, Hazreti İsa ile ve Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’a ve oradan bugüne kadar geçen süreçte yaptıkları ve yapıyor oldukları ve nasıl bir yapıya sahip olduklarını okuyoruz.

 

Kur’an-ı Azimüşşan bu medeniyetler tarihini bize çok net bir şekilde açık açık, farklı şekillerde izah ediyor. Bu izahatindeki maksat oradaki ehli küffarın halini anlatmak değil sadece. Aynı zamanda mümine bir vazifedir ki yaşadığı o çağı yönlendirdiği bilinen medeniyet merkezlerinin tarihlerini iyi bilmeyen bir Müslüman’dan ne ilim adamı olabilir ne bilim adamı olabilir.

 

Dolayısıyla ehli imanın gençlerinin Avrupa tarihini doğru bir şekilde anlamaları lazımdır ki bu fütuhattan sonra bir da Avrupa tarihini bir kitap olarak okumanızda fayda var. Tabi orada okuyacağınız tarih resmi tarih. Fütuhat gayrı resmi diye tabir ettiğimiz yani kitaplarda yazılmayan tarihi burada anlatacak.

 

Avrupa’nın ne olduğunu tanımazsanız eğer bu süreç içerisinde sizin önünüze çıkıp “Çok güzel sokakları var, güzel sistemleri var, insanlar orada çok güzel yaşıyor” diye anlatacaklar ve hatta bugün Suriyeli kardeşlerimize bile İstanbul’a ya da Türkiye’ye ulaşmak onlara yetmiyor; buradan Almanya’ya, İngiltere’ye, İtalya’ya gitmek istiyorlar. Avrupa’da rahat edeceklerini düşünüyorlar. Geçmişte de bu böyleydi bugün de böyle. Belki yakın bir tarihe kadar böyle olması da devam edecek ki Avrupa’nın İslamlaşma süreci içinde bu bir ihtiyaçtır. Sonuç itibariyle İnşallah onlar dinlerini kaybetmeden oraya İslam dinini anlatan insanlar olarak İnşallah orada varlıklarını sürdürüyor olacaklar.

 

Başka bir taraftan Türkiye’de yaşayan insanlar açısından söylemek gerekirse; hem okudukları üniversitelerde hocaları hem de dışarıdan gelen pek çok etken ile beraber “Vay be Avrupa’da böyle bir şeymiş, muhteşem bir yermiş” algısı oluşturuluyor.

 

Hatta bir çok üniversite hocası kürsüye çıkıp, “Çocuklar şimdi Avrupa’da olsaydık bu böyle olmazdı, şöyle olurdu” diye söze başlıyorlar.

 

Önce ‘Avrupa medeniyet midir’ onu biraz izah etmek lazım.

İşin sosyolojisini anladıktan sonra konunun sadece ekonomi ile nitelendirilemeyeceğini de izah etmek lazım.

 

Çünkü medeniyetler batıya doğru akmaya devam ediyor. O batıya doğru geçiş serüveninde medeniyetin fikriyatının üretildiği yer öncelikle Orta Asya’ydı. Sonrasında Horasan bölgesine geçti. Sonra Mekke ve Medine oldu. Hatta Grek dönemine giderseniz Ege bölgesiydi, Milas’tı, Grit’ti.

 

Zira bir medeniyetin medeniyet olabilmesi için olmazsa olmaz esasi koşullarından bir tanesi fikriyattır. Yani ilmi olarak o topluluğun gelişmiş olması gerekliliğidir.

 

Şu son 30 seneye kadar Avrupa bu merkeziyetçi konumunu devam ettiriyordu. Ancak şimdi o merkeziyetçi konumunu kaybetti. İki arada bir derede bir hayat sürmeye çalışıyor. Dersin ikinci bölümünde o hayat nereye doğru gidecek onu anlatacağız İnşallah.

 

Türkiye’nin bu noktada yapması gereken meseleler ve Türk insanının Avrupa’ya bakış açısının ne alemde olması gerektiğini iyi anlamamız lazım.

 

Gençler diyor ki “Günün birinde Avrupa’ya kapak atmakta fayda var.”

Evet belki ekonomik olarak düşünüldüğünde mesele budur ama medeniyet tasviri içerisinde Avrupa’nın medeniyetleşme sürecine bir bakalım. Hakikaten bir medeniyet var mı ya da paranın gelmiş olması o medeniyeti getirmiş midir Avrupa’ya onu iyi anlayalım.

 

Birinci madde şunu izah etmek lazım; Avrupa’nın oluşum sürecini iyi anlamanız lazım. Avrupa’da 3 tane ana millet var.

 

Bu milletlerden bir tanesi Slav ırkı diye tabir ettiğimiz Doğu Avrupa. Bu ülkeler ne Rusya tarafına yamanabilmişler ne de batıya geçebilmişler. Batı ile doğu arasında tabiri caiz ise bir sur vazifesi gören bir ülkeler topluluğu var. Ukrayna, Litvanya vesaire. Bu ırkın burada varlıklarını devam ettiriyor olmaları halihazırda batıda tarım faaliyeti olmadığı içindir.

 

Mesela Hunlar eski bir Türk kavmidir diye anlatılır. Hristiyanlaşmış Türklerdir. Daha da batıya gitmemişlerdir ve orta bölgede kalmışlardır; bugünkü Macaristan.

 

Bu matematik ile baktığınız zaman burada tam da Avrupa ile Rusya’yı birbirinden ayıran bir hat var. En kuzeyden başlayan ve aşağıda Ukrayna, Moldova diye devam eden ve hatta Bulgaristan’a kadar uzatabileceğiniz bir süreç var.

 

Avrupa’nın en acıklı hayatını yaşamış olan bu Slav ırkı köken itibariyle Türkler ve Çinlilerin bir karması olarak beyan edilebilir. Batıya daha fazla gitmemelerinin temelinde varolan sebep batıda tarımın olmayışı. Çünkü geldiğiniz memlekette büyük bozkırlar var ve büyük bozkırları sadece siz Ukrayna, Litvanya, Beyaz Rusya civarında görebilirsiniz. Buradan biraz daha kaydığınız zaman Alp dağları başlıyor ve o çok beklediğiniz büyük ovalar yok. Ve o üretim biçimi itibariyle de sizin üretebileceğiniz ürünler yok bu sefer. Güneye inme şansınız da yok o bölge tamamen bir kuşatma altında oraya birazdan geleceğiz. Dolayısıyla bir Slav ırkımız var ve bu ırk iki arada bir derede kalmış olan bir ırktır.

 

İkinci olan yapı Avrupa’nın güneyindeki yapı. Genel itibariyle bakarsanız eğer genellikle Kuzey Afrika ile ve Kuzey Afrika’dan göç edip gelmiş olan, biraz daha Arap kökenli olan, Endülüs Devleti’nin buradaki 500 yıllık kurgulamış olduğu medeniyet tasvirinin yayılmış olduğu bir Akdeniz ülkeleri bölgesi. Bizim Akdeniz Ülkesi olarak bildiğimiz İspanya’dır, Portekiz’dir, Portekiz’in Akdeniz’e net bir kıyısı az olmak ile beraber yapı itibariyle Akdeniz insanıdır. (Bu noktada Fransa’yı çok Akdeniz Ülkesi olarak anmamak lazım çünkü aslında Fransa’nın güneyi Fransa’ya bırakılmayacaktı ama İtalya ile İspanya’nın arasını ayırmak için yapıldı. Çünkü İspanyollar biliyorsunuz daha önce Latin kökenli oldukları için geldiler 1. ve 2. Haçlı Seferleri dönemlerinde İstanbul’a kadar gelmiş oldukları bir vahşi dönemleri var. O vahşeti engellemek için İtalya’nın korkusu dolayısıyla Fransa’ya verilmiş olan bir bölgedir. Aslında Fransa güneyi alabilecek ya da o denize inebilecek bir yapısı yoktu.) Ve devamen Bosna Hersek bölgesi ve Yunanistan bölgesi.

Burası Grek yapıya sahip yani eski Roma İmparatorluğunun en etkin olduğu bölge. Bu bölgenin de en büyük etkenliği Arap kökenli olmasıdır. Yani İtalya’nın güneyi de, Sicilya Adası’da, Yunanistan’ın güneyi de, İspanya’nın güneyi de; Akdeniz’e kıyısı olan bölgelerin tamamı yapılmış olan denizcilik faaliyetleri ve benzeri gelişler-gidişler dolayısıyla her zaman Afrikan bir kökene sahip olan tayfadır. Ve hatta bugün bile insan ticareti ya da insanların Avrupa’ya kaçış yolları biliyorsunuz genellikle İtalya üzerinden devam ediyor.

Bu Avrupa’nın kadim geleneğinde işçi sınıfını oluşturur.

Yani Slav ırkı arada bir bariyer vazifesi görüyor. Kabul görmemiş Avrupalılardır bunlar. Avrupa bunları Avrupalı olarak kabul etmez. Bugün ‘Avrupalı gibi’ kabul etmelerinin sebepleri Rusya’ya karşı olan tutum ve davranıştır. Güneyde varolanlar ise Avrupa’nın işçi sınıfıdır. Zaten komünizmin yayılışına bakarsanız yine Avrupa’nın güney kısmının çok daha fazla bu işten etkilendiğini ve yayılım gösterdiğini görürsünüz. İspanya’da, Portekiz’de, İtalya’da, Yunanistan’da komünizm daha baskın ve etkin bir fonksiyon gütmüştür.

Dolayısıyla Avrupa’nın göbeği bu etki altında işçi sınıfı olup, Afrika kökenli olup hatta Arap kültürünü yoğun bir şekilde içerisinde taşıyan ve hatta sıcak diye tabir etmelerinin sebeplerinden bir tanesi de odur; yemesi, içmesi, kültürü ile Arap kültürüne ve Afrika kültürüne çok daha yakın olan bir topluluk.

 

Ortada ise yani yukarıda ise 2 tane büyük topluluk var ve bu 2 topluluğun yüzyıllardır süren bazen aşikar olmuş, bazen gizlenmiş ve bugün de gizlenmeye devam eden bir asalet savaşı var. İkili bir asalet savaşı.

 

Bu asalet savaşı tarih boyunca devam etti. Milattan önce 3000-4000’li yıllardan başlamış bir süreçtir. İki tane büyük anlayışın kutuplaşması vardır Avrupa’da ama bu kutuplaşmanın önüne her zaman din geçmiştir.

Yani bugüne kadar o kutuplaşmanın önüne din geçti. İnsanlar kutuplaşırlar, farklı düşünürler, bu uğurda birbirini kesip biçerler. (İslam medeniyetinde bu yoktur ama batı medeniyetinde vardır) Mesela yüzyıl savaşlarında Fransa, Almanya, İngiltere’nin içinde bulunduğu o karmaşada kimlerin nasıl öldürüldüğü acayip bir meseledir.

 

Ortada varolan bir asalet savaşı var. Bu asalet savaşının bir tarafında Fransa var, bir tarafında ise Almanya ve İngiltere var. Almanya ve İngiltere derken tabi biraz daha olayı İngiltere tarafından düşünmek gerekiyor çünkü asaleti o kraliyet mevzusundan gelen bir yapı itibari ile Avrupa’da temsil ettiğini iddia eden her zaman için İngiltere olmuştur.

 

Bu asalet kavgası nereden çıktı önce kısaca onu anlayalım.

 

Bu asalet kavgasının çıktığı yer İngilizler ve onların hegemonyası altında bulunan Norveç, İsveç, Danimarka, Hollanda, Avrupa kıtasının içerisine kadar gelmiş olan bu yapı geçmişte denizcilikten dolayı Avrupa’nın en büyük denizci kervanlarına sahip olan balıkçılık ile uğraşan, dünya ticaretine henüz girmemiş ama balıkçılık ve denizlerdeki hegemonyası o kuzey bölgesindeki denizlerdeki etkileşimi unutulmayan bir grup var.

Bu grubun geçmiş çağlardaki karşılığı ise yine Mısır bölgesine dayanan bir yapısı var ve Mısır’daki Keldaniler ile de o bölgedeki İsrailoğulları ile de yakinen ilişkisi var. Ve bu asalet grubunun karşısında ise yerli üretimi gerçekleştirmekte olan, toprakta çalışan Fransız hegemonyası var.

Bu iki hegemonya tarih boyunca Avrupa’da çatıştı.

Ne zamana kadar?

İslamiyet’in doğuşuna kadar. İslamiyet’in doğup geliştiği ve Avrupa’da Viyana kapılarına dayandığı sürece kadar Avrupa için birincil mahiyette geçerli olan unsur İngiltere ile Fransa arasındaki asalet savaşlarıydı.

Ancak geçen süreç içerisinde İtalya ve özellikle Vatikan, İslamiyet’in yayılışını engelleyebilmek adına, hele ki Endülüs ile beraber müthiş bir çivi çakılınca Avrupa’nın göbeğine, Avrupa’da İslam yeniden kendisine bir imkan bulup doğmaya başladığı zaman bu hareket tarzı içeresinde asalet savaşları bir kenara bırakılarak bir pay ediş çabasına girişim başladı.

 

Bu girişim aşamasında ortaya çıkan ise, Avrupa’da önemli aileler ön planda oldu. Ailelerin ön planda tutularak aileler üzerinden yönetim biçiminin gerçekleştirilmesi her zaman Avrupa’da derebeylikler yöntemi ile başlamış olan bir süreçtir. Avrupa’daki bu süreci eğer Vatikan geçmişte insanları kendi eliyle Cehenneme koymak gibi bir saçmalığa girmeseydi veya Cennetten anahtar satıyoruz demeseydi bugünkü Avrupa Birliği’nin kuruluşu başta olmak üzere Avrupa Birliği’nin varlığının temelleri açısından konuşulduğunda çok büyük bir imkan doğabilir ve Avrupa’nın önüne hiç kimse geçemeyebilirdi.

 

İşte bu engel teşkil eden Vatikan karşısında Fransa’nın Protestan bir kimlik ile Vatikan’ı adam akıllı yola getirebilme matematiği ise yine dikkat ederseniz bir Fransa’dan çıktı bir İngiltere’den. Fransa’dan Protestanlık çıktı İngiltere’den ise Anglosakson anlayışı çıktı.

 

Bugün papanın karşısında iki tane daha Hristiyanlık merkezi var. Bir tanesi Fransa’dır Protestanlığın merkezi olan, biride İngiltere kraliçesidir ve papaya dini olarak denktir. Çünkü bir tanesi Katoliklerin lideri olan papadır ve Anglosakson anlayışın lideri olan Anglikan kilisesinin lideri de kraliçedir.

Bu arada bunları artık bir mezhep kavramı olarak söylemek çok zor çünkü Anglosakson, Protestan, Kalotik, Ortodoks 1950 ve 2000’li yıllara kadar birbirlerini Cehenneme sokan bir anlayışa sahipti.

 

Bütün bu süreçte ticaret en önemli fonksiyonu güttü.

Bu noktada hani hep diyorlar ya “Biz geri kaldık çünkü Avrupa matbaayı buldu.” diye.
Avrupa matbaayı buldu da Avrupa’nın elindeki basacak şeyler neydi ki matbaayı bulunca onlar uçuşa geçtiler? Yani insanlar çok okudukları için mi üretim yapabilir oldular? Bununla alakası yok.

 

Onların matbaayı buluş serüveninden 1500 sene önce Çin zaten matbaayı kullanıyordu.

Bugün Çin’de yapılan araştırmalarda çıkan papirüs kağıtları, baskılı kağıtlar, Çin’in Avrupa’dan 1500 sene önce gazete bastığını gösteriyor. Yani Avrupa’nın Çin’den 1500 sene sonra matbaayı bulmuş olması, onların kültürel olarak bir şeye sahip olup da matbaa ile ileri geçtiğini göstermez.

Yani yaklaşık 150 yıldır Türkleri kandırıyorlar. Türk gençlerini kandırıyorlar. Milli Eğitim’in kitaplarında çok klasik bir laf vardır, “Geriye gitme sebeplerimiz; matbaayı Avrupa bulup kitap okumaya başlamışlar. Biz ise matbaa geldiğinde ‘bu bir gavur aletidir diyerek reddetmişiz.”

Bu tarihin en kıdemli yalanlarından bir yalandır.

Sebep?

Aynı tarihlerde biz tiyatro oynuyoruz. Aynı tarihlerde film çekmeye başlıyoruz 1800’lü yıllara geldiğimizde. Yani Avrupa ile kapışacak bir mücadelemiz var ama hiç kimse Coğrafi Keşiflerin etkisinden bahsetmiyor. Hatta onu Coğrafi Keşifler diye anlatıyor.

 

O zaman bir hatayı düzeltelim.

Avrupa matbaaya sahip çıktığı için ya da biz matbaayı reddettiğimiz için bu halde değiliz.

Avrupa bir Coğrafi Keşif’te yapmış değildir.

Tarih boyunca bir Avrupalı bilim adamının ya da coğrafyacının dünya yüzeyinde bulduğu tek santimetrekarelik ada parçası dahi yoktur. Tamamı çok daha evvelinden Çinlisi, Arabı, Hindusu zaten dünyayı çok iyi tanıyorlar. Dünya’nın neresinde ne var çok iyi biliyorlar.

Coğrafi Keşif’ten kastedilen mesele şu; Avrupa daha öncelerinde Akdeniz üzerinden inip çıkarken verdiği vergiler bölgedeki yapısal etkiler sebebi ile ve kendi aralarında bir türlü anlaşamadıkları için ve hırsızlıktan korktukları için bir tanesi çıktı dedi ki “Ben Afrika’dan gideceğim.” Çünkü Avrupa medeniyeti hırsızlık üzerine konumlandırılmıştır. Sebep şudur; Avrupa’da adam gibi tarım arazisi yok. Adam gibi çiftçilik yapabilen yok. Adamlar tarih boyunca lojistik işi yapmışlar yani taşımacılık. Parayı nakliyecilikten kazanmıştır Avrupalı. Zaten ciddi bir nüfus da yok. Savaş haricinde Avrupa’nın içinde kim yaşamak ister, niye yaşamak ister? Deniz kıyılarını anlıyoruz ama orta bölgelerinden bahsediyoruz.

Ancak ne zaman ki tuzun ticareti, şekerin ticareti, ipek yolunun etkisi gelişmeye başladıkça; o en büyük hırsızlık ve korsanlar olan özellikle Hollandalılar tarihin en sağlam korsanlarıdır, en iyi hırsızlarıdır. Önlerine geçen gemiden vergi almak değil, topyekün gemileri ele geçirdikleri için Avrupalı Avrupa’nın vahşetinden korkup ve ondan nefret edip bir tanesi çıktı dedi ki “Ben Afrika’dan gideceğim. Her seferinde Akdeniz’den gidiyoruz, 3 gemiden 1 tanesi ya geliyor ya gelemiyor.”

Hatta Avrupalılar bu dönemde gemilerine Müslüman dünyasından tayfa seçiyorlar. Çünkü savaşmaktan korkuyorlar, kılıç çekmekten korkmuyorlar, Avrupalılar gibi korkak bir yapıya sahip değiller.

Şunu da unutmayın denizciler korkaktır. Dünya’nın en kolay savaşlarını eğer biraz cesursanız denizde kazanırsınız. Çünkü denizci adam yapısı itibariyle korkaklık üzerine yetişir. Karada savaşana göre daha cesur değildir. Kara-Hava-Deniz cesurdan korkağa doğru sıralayabiliriz. Korkak derken eli ayağı titrer manasında değil; cesaret sıralamasında en alttadır denizciler çünkü onun korktuğu şey sadece silah değildir bir de denizin kendisi ile mücadele ediyor. Bunun fırtınası var, sisi var, osu var busu var yani adamın kafasında tek bir şey yok ki, binlerce mesele var. O yüzden daha zeki ve kıvraktır, ani sorunları, ani problemleri hızlı çözüm getirir ama karadaki kadar cesur değildir. Karadaki de bu kadar pratik değildir. O daha hantal ve daha ağırdır çünkü bir tane meselesi var kafada.

İnsan hayatında mesele arttıkça kabiliyet artar. Olaylara bu açıdan bakın. Şimdi adam diyor ki, “Benimkisi de hayat mı? Annem beni bıraktı, babam beni bıraktı. O böyle oldu, şu şöyle oldu…” Çok problem; çok iyi adam yetişmesi demektir. Ne kadar çok problemin varsa bütün o problemlerden doğan delikleri doldurmak için geceni gündüzüne katar, kendini arabesk dünyanın içkisine salmazsan eğer, o delikleri doldura doldura o zor şartlar altından çıkan doğru, düzgün, adamakıllı ve toplumda işe yarayan adam olursun. Ama adam arabesk kültüründeyse ona zaten bir tane dert de yeter, 5 tane derdi olmasına gerek yok.

 

Avrupalı ne yaptı?

Tuttu Afrika’nın üzerinden gitmeye başladı. Yalnız Afrika üzerinden giderken bunların arasında Fransızların ve İngilizlerin karşılıklı olarak şöyle bir tahammülleri doğru; dediler ki “Bu zaman içerisinde Afrika’ya gidip geliyoruz, buradan bir mal satın alıyoruz parasını veriyoruz ama karşımızdaki insanların kendilerini savunmak gibi bir durumları yokken biz burayı ele geçirsek de, ilhak etsek, bunların bağımsızlıklarını ellerinden alsak ve köleleştirsek; daha çok para kazanacağız.”

Çünkü adamlarda bir savaş matematiği yok. Coğrafi Keşifler diye cümleyi süslüyorlar. Bu dönem Coğrafi Keşifler değil; bu dönem kıyım dönemi. Dünya tarihinin en aşağılık kıyımının ve vahşetinin yaşandığı dönemdir.

 

Bu dönemde de Afrika bölgesi nere Orta Doğu coğrafyası nere arada ciddi bir mesafe var. Ciddi bir iletişimsizlik var.

Bu iletişimsizlik ile beraber Osmanlı açısından Afrika’yı fethetmek ya da ele geçirmek gibi bir durum söz konusu değil. Çünkü bu bölgede hızlı bir şekilde İslamlaşma var. Yoğun bir şekilde Güney Afrika’ya kadar da Müslüman olmuşlar.

Yani bugün İslam tarihi dersinde Kuzey Afrika’yı İslam olarak çiziyorlar; bu bir projedir. Allah nasip eder de bu kitap çıktığı zaman Avrupa’nın büyük projelerinin hepsinin tek tek yıkıntılarını okuyacaksınız. Bu akşam sohbet babında kısaca geçiyoruz.

 

Hatırlayın İslam tarihi haritasını veya yazın internete. Mekke, Medine bizim. Türkiye Anadolu bizim. Osmanlı’nın en büyük olduğu döneme gidiyoruz; Kuzey Afrika’yı çiziyor beyefendi. Afrika’nın tamamı Müslüman ama? Yani Osmanlı Devleti bölgeyi ilhak etmemiş, bölgeyi fethetmemiş ancak bunun bir sebebi var. Afrika’nın kendi kültürü savaşmaya gerek duymadan zaten İslamlaşıyor. Osmanlı Devleti’nin de Afrika’ya inmesi için bir sebebi yok. Bir gereği yok. Burada yaşayan milletler ve topluluklar kendi ekonomileri ile kendileri zaten ayakta durabiliyor dolayısıyla harita yanlış. Bu haritada Osmanlı’nın en büyük olduğu dönemde Afrika’nın %65’inden fazlası zaten Müslümandı. Geriye kalan %35’de İslam ile müşerref olmak üzereydi. Bunlar da Afrika’nın orta bölgeleri, Orta Afrika dediğimiz bölge.

 

Yani o harita topyekün yanlış bir haritadır, bilinçli bir haritadır. Bizim Milli Eğitimimizin ihanetidir. Böyle bir İslam haritası yok.

 

Afrika Müslümanlaşmış, orta bölge boşta dedik;

 

Fransızlar geliyor diyor ki, “Ticaret yapıyoruz iyi ama adamlar bizimle savaşmıyorlar. Biz ilhak etsek bundan daha güzel bir şey olabilir mi?”

 

Avrupalıların tarih boyunca derdi Hristiyanlığı yaymak olmadı. Bir başka hata da budur. Avrupa’ya misyonerliği öğreten Protestanlardır. Ne Ortodoksların, ne Katoliklerin tarih boyunca tebliğ gibi bir mücadeleleri olmamıştır.

Hristiyanlıkta tebliğ mücadelesi Hristiyanlığın birinci dönemidir. Aziz Pavlus’un saçmalığından başlar, Roma ile beraber, Bizans ile beraber İstanbul’un fethi ile biter o iş. Yani biri Hristiyan olmuş olmamış hiç umrunda değil.

Misyonerliğin başladığı tarih ne?

Coğrafi Keşifler.

 

Geldiler burada bir kıyım başlattırlar. Şimdi biliyorsunuz Amerikalılar Kızıl Derilileri mahvettiler. Avrupa’da Fransa, Almanlar ve İngiltere birleşerek (Önce Fransızlar arkasından İngilizler) Afrika’nın tamamında bu coğrafyada yaklaşık 380 milyon insan öldürmüşlerdir. Sadece o tarihlerden bahsediyoruz. Yani nüfusun neredeyse yarıya yakını. Afrika kıtasının yarısını Avrupalılar paramparça ettiler.

 

Peki savaş yoktu neden parçaladılar? diyecek olursanız;

 

İnanın bana, Avrupa’da bugün bazı toplulukları görüyorsunuz adama diyorsun ki “Ya bu insan olamaz.”

 

Şimdi hatırlıyor musunuz yamyam filmlerini?
Afrikalılar insan eti yiyormuş diye bir yamyam filmi var değil mi?

 

Tarih boyunca 1 ya da 2 kabilede görebilirsin. Afrika’da insan eti yiyen hep Avrupalılar oldu. İnsan kesip insan eti yiyen Fransızlar, Almanlar ve İngilizlerdir. Genlerindeki vahşet en son radde olarak orada çıkmıştır. En iğrenç halini Afrika’da görebilirsiniz.

 

Afrikalılar durdurabilmek için dediler ki, “Ya biz Hristiyan olsak kurtulur muyuz acaba?”

Bakın şunu asla unutmayın, bu insanlar Avrupa medeniyetinin kendi sınırları içinde kendi kendileri ile olan ilişkilerinde medeniyet ehlidir. Yani Fransa’nın içinde yaşayan adam bir Fransıza karşı medenidir. İtalyan İtalyana karşı medenidir. İngiliz İngilize karşı medenidir. Eğer bir vahşet hasıl olacaksa; orada ya İngiliz ya Fransız ya da Alman vardır.

Amerika Birleşik Devletleri’ni kim kurdu?

Bu 3 devlet. İngiltere, Fransa ve Almanya. Amerika Birleşik Devletleri bile 3 bölgedir. Bu 3 bölge tabanlı oluşuyor. 

 

Dolayısıyla karşınızdaki insanlardaki medeniyetin temelinde bir vahşet var.

 

Afrika’ya girmelerinin bir başka sebebi; o tarihe kadar Avrupa’nın görmediği miktarda altın Afrika’da vardı. Hemde sokaklara saçılmış halde. Çünkü Afrikalı için altın demek, yenilmeyen bir şeydi. Senin için cebindeki 20 lira neyse Afrikalı için de o gün 20 gram altın da o demekti. Yani ha 20 gram altın cebinden düşmüş ha 20 lira düşmüş…

 

Böyle bir altın stoğu var ve bunlar gün yüzünde. Neden böyle olduğunu kitapta detaylandıracağız.

 

Bütün bu altın hegemonyası Avrupa’ya geldi ve Avrupa’da müthiş derecede bir altın patlaması yaşandı. Dünya tarihinde görülmemiş miktarda gerçekten hırsızlık eliyle elde edilmiş altınlar Avrupa’ya getirildi.

Avrupa’ya geldikten sonra ise, güneyli işçiler

Bu noktada şu konuya kısaca değinelim; Avrupa medeniyetini kim kurdu? İspanyollar, İtalyanlar, Yunanlılar. Bu üçü yoksa Avrupa medeniyeti yok. Avrupa’nın kendi medeniyet tarihinde bilimi, edebiyatı, matematiği, tarihi, teknolojik gelişimelerinin tamamı Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan başarmıştır. Diğerleri ise dünyanın diğer sokaklarının hırsızlarıdır. Giderler çalarlar, öldürürler, parçalarlar, ele geçirirler, parayı getirirler.

Bu altından Avrupa’ya geldikten sonra yani para geldikten sonra zaten aşağıda çalışan bir sistem var. Adamlar parası olmadığı için teknolojiyi üretemiyor, parası olmadığı için makineyi üretemiyor, parası olmadığı için madencilik yapamıyor. Demir-çelik çağında İngiltere’nin çelik döneminde o çeliği üretebilmesi için gerekli olan işçilerinin tamamını Afrika’dan getirmiştir. İlk kurulan fabrikalarda yaklaşık 100 bine yakın köle ölmüştür. Gerek kimyasallar yüzünden, gerek yanarak, gerek kazanların içinde… 100 bine yakın.

 

Yani bugün bu fütuhatın verileceği adreslerde Avrupa’nın göbeginde Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de bir kazı çalışması yapılsa; aynı anda 20 bin insanın toplu halde gömüldüğü yerler bulunur. Vahşetin merkezidir Avrupa. Kanla beslenen yapı Amerika değildir; Amerika salaklar ülkesidir. Bugün bütün dünyaya kimi pazarlıyorlar? Amerika’yı. Teknoloji yüzünden, büyüklüğü yüzünden… E o kadar büyük devlet olursan o kadar büyük askerin olur zaten.

 

Ama seni kim kurdu kardeş? 

Senin baban kim?

 

Bir çocuğa bakarsın, çocuk iyidir hoştur “Ya bu tatlı bir oğlan, aklı başında, zeki. Bunun annesi kim babası kim?”

Annesi babasından anlarsın meseleyi.

Veya adam hırsız, çalıyor çırpıyor çocuk. “Ya bunun annesi kim babası kim?”

Ailede bir problem varsa anlarsın meseleyi.

 

E şimdi Amerika’ya bak bakalım bunun annesi kim babası kim?

 

Bunun babası da annesi de İngiltere, Fransa, Almanya.

Bu adamların tarih boyunca döktüğü kan miktarını inanın bana Moğollar dökmedi. Mesela Moğollarda bir vahşet vardı ama o vahşet önceden haber veriliyordu bari. Adam “Ben geliyorum bana biat edeceksin. Etmezsen savaşırız, savaşırsak seni öldürürüm.” Bu diplomasi ya da siyasi tarihte gayet makul bir şeydir. Savaş yanlısı olduğumuz için değil ama hakikat böyle. Devletler savaşırlar bu bir gerçek. Şimdi bu gerçeği Kur’an-ı Kerim yazınca başka bir açıdan bakılıyor ayrı bir mesele.

Avrupa’nın tarihini bizde matbaa ve Coğrafi Keşif ile anlattılar. Birde onların gelişinde insanlara özgürlükçü yaklaşımı ile anlattılar. Öyle değil mi?

 

Şu anda da söylüyorlar, “Avrupa’da düşünce özgürlüğü var.”

Düşünce özgürlüğü Avrupa’da yok Amerika’da var. Amerika’da paran varsa düşünceni yayarsın. Amerika para ile yaşayan bir ülke. Avrupa öyle değil. Avrupa’da paran varsa da yapamazsın.

 

Avrupa’da sen bir fikri trilyonlarca doların olsa yine yayamazsın çünkü Avrupa’da tam tersine düşünce özgürlüğü olduğu iddia edilir; o düşünceyi söyleyecek olan adamlar seçilir. Düne kadar böyleydi ama durum değişecek tabi onu da izah edeceğiz.

 

Düne kadar sen Almanya’da çıkıp da Almanya’yı eleştir? Zaten Almanya’yı eleştirebilecek gazeteciyi o gazetede bir yere getirmiyorlar ki. Sen İngiltere kraliyet ailesini düne kadar eleştiremiyordun ki yeni başladılar. Bir sebebi var anlatacağız.

 

Avrupa’da 1950 ile 1980 arasında, hani bugün diyorlar ya “Türkiye’de 80’li yıllarda 3000-5000 faili meçhul cinayetler var. Nasıl oldu, kim öldürdü, nerede adam belli değil.”

Sadece Fransa’da 1975 ile 85 arasında öldürülen insan sayısı yirmi iki bin. Bunlar ortada yok. Kimlikleri ile beraber yoklar. Öldürüyorsunuz, Ukrayna teslim ediyorsunuz veya Moldovya’da belli bölgeler var; bu bölgelerde yakılıyorsunuz. Külünüze kadar yakıp ortadan kaldırıyorlar. Avrupa’daki bütün bu yapılanmanın temelindeki o vahşet henüz bitmiş değil.

Dolayısıyla Avrupa’daki düşünce nereye kadar özgürdür? O adam isteyene kadar. O adam öyle bir çizgi çekmiştir ki sen zaten Almanya’da iyi bir televizyon kanalında Genel Yayın Yönetmeni olacaksan sen zaten o misyon ile oraya kadar gelebilirsin. O misyona sahip değilsen asla oraya gelemezsin. Sen bir şeyler yaptığını zannedersin.

 

Geçmişte kalktın Avrupa’nın göbeğinde bir İslamiyet anlatımına başladın. Dikkat edin hep beraber düşünelim; Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta bu kadar tekkeler var değil mi hali hazırda gidiyorsunuz görüyorsunuz. Ya bu tasavvuf erbabı Fransa’ya Almanya’ya hiç gitmedi mi? İspanya’da Endülüs Devleti var nerede bu insanlar? Bunların tekkeleri nerede, yok muydu bunlar? Bunlar İslamiyeti yaymak istemediler mi? Neden bu iş Viyana kapısında son buldu?

 

Çünkü o kadar büyük vahşet işlediler ki Evliyaullah’ın “Buradan sonrası vahşet, buradan sonra insan yok” demelerine sebep olmuştur.

Hani sen tebliğ için bir yere gidiyorsun, karşındaki adam kafir ise problem yok. Kafir, Hristiyan, ateist, deist. Ne yapacağım? Tebliğ edeceğim. Adam reddedebilir veya kabul edebilir. Ama vahşi ise ne yapacaksın? Adam insan eti yiyorsa ne yapacaksın?

 

Size bugün neyi anlatıyorlar? Çinliler vahşi bir şekilde canlı insan yiyorlarmış, cenin yiyorlarmış. Avrupa’nın yıllık, 1 yıl içerisinde Endonezya, Malezya, Çin bölgesinden kaçırdığı 6-14 yaş arasındaki kız çocuğu sayısı 15 bin. 15 bin kız çocuk hala kızıl haçın eliyle ve Birleşmiş Milletlerin eli ile Avrupa’ya taşınır ve ticareti devam eder. Bu ticaret hiç bitmedi. Çok sevdiğiniz Avrupa diyorsunuz ya.

 

Bugün Türkiye’de neyi anlatıyorlar? “Çocuklara tecavüz var.” Evet Allah hepimizi kurtarsın, teşhis belli tedavi de belli. Bu işi küçümsemek için söylemiyoruz sakın yanlış anlamayın.

1 Yılda benim ülkemde kaç çocuk kaçırılıyor? Resmi rakamlarda 100-150. Hadi olsun 1000. Peki kaç kadın bu ülkede yıllık anormal bir şekilde, insanlıktan çıkmış bir şekilde dayak yiyor? 1000-2000. Hadi ona da diyelim 5000.

Avrupa’da yılda öldürülüp de cesetleri ortadan kaldırılan kız çocuk sayısı 15 bin. Bunların üstünü örtüşlerinin tamamı ise size bir misyon yükleyerek; ‘cinayeti işleyen sensin, barbar olan sensin, medeni olan benim, aklı başında olan benim, dünyaya fikriyatı sunan benim’ şeklinde oluyor.

 

Bakın hayatta bir gerçek vardır; bir toplum ne kadar vahşi ise o kadar kurala ihtiyacı vardır.

 

Şimdi diyorsunuz ki “Avrupa Birliği bir yasa hazırlamış, eksiksiz. Bir kitabı şuradan alıp şuraya koyarken bunun yöntemi ne olmalıdır, nasıl olmalı yazmış çizmiş. Muhteşem bir medeniyet değil mi?”

 

Bir yerde adam edemeyeceğin vahşi adam çok ise orada yazılı kuralların sayısı artar kardeşim. Senin ceza kanunun ne kadar kalın ise, ne kadar çok madde varsa senin o kadar geri bir millet olduğun görülür.

 

Sebep şu, her kanun maddesi bir vahşet sebebi ile çıkmaz mı? Mesela internet yoktu, dolayısıyla dolandırıcılığı yoktu. İnternet geldi, dolandırıcılık geldi, kanunu geldi.

 

Yani bir şey olması lazım, daha önce görülmemiş olması lazım, hukukçu buna bakacak ve ona göre hukuk yazması lazım.

 

Bugün Avrupa dünyanın en kalın ceza hukukuna sahip. Sebep? Vahşetin şekli yok. Vahşeti anlatmaya da dil el vermez, akıl da almaz. “Sen herhalde geceden bir film seyrettin geldin bize film anlatıyorsun” derler.

 

Bunun bir tane delili var; böyle devam edecek mi? Bu vahşetin bir bedeli var. Genç kardeşlerim bunu bilmediler, unuttular çünkü çocuk yaştaydılar.

 

1995 yılında Bosna Hersek’te öldürülen ve tecavüz edilen insan sayısını biliyorsunuz. Binler, on binlerce kadına tecavüz edildi ve insanlar katledildi.

Hollanda’da Cuma’dan Cumartesi’ye gazetelerde bir reklam başlardı. O zaman internet yoktu, televizyonlarda da zaten bu işin reklamı olmaz. “Haftasonu insan avına ne dersin?” diye bir reklam.

 

Hollanda’da 3-4 saat uçabilen bir helikopter gelir, kişi başı 50 bin Mark karşılığı 15 kişiyi alıp götürürdü. Götürürken de şu soruyu sorardı; “Tecavüz mü etmek istersin? Yoksa adam mı öldürmek istersin?”

Hala bugün bu yolla Bosna Hersek’te adam öldürmüş, adamın kemiklerini evine asmış Hollandalı profesörler var. Siz Avrupa medeniyeti diyorsunuz ya.

Adam Bosna Hersek’te tecavüz ettiği kadının saçını örüp kendine tablo yapmış. Şu anda Hollanda’da Başbakan yardımcısı. Bu adamlar var. Saysak insan içine çıkamazlar ayrı mesele.

Ama hakikat şu; sizin o medeniyet bildiğiniz Avrupa ne dün medeniydi ne de bugün medenidir. Onlar kendi içinde medenidir. Kendilerine medenidir.

Günün birinde sen Allah korusun düşersen, Allah korusun seni bir karıştırırlarsa soluğu Edirne’de, İstanbul’da, Bursa’da her nerede alabiliyorlarsa alacaklar ve ilk işleri adam kesmek olacak. Çünkü genetik öyle.

Avrupa nasıl geçmişte yıkılmışsa şimdi de bir yıkım sürecine geçiyoruz. Dersin ikinci kısmında da Avrupa’nın yarınını anlatalım İnşallah.

 

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

biz-hep-guzeliz

Biz Hep Güzeliz

Bayram yeryüzündeki belkide ahirete intikal ettikten sonra hatırlanacak ender günlerden biridir.

Öyle ki insanlar cennete giderler, cennete gittikleri zaman dünyadan neredeyse hiç bir şey hatırlamazlar.

Çok defa anlatmıştık ama hatırlayacakları şeylerden bir tanesi mesela Resulullah’ın doğum günleridir. O pazartesi günü doğduğu günde, Cennet’in bir yerinden bir nur, bir ışık saçılır. O ışık saçılınca Cennet’te hafif böyle latif bir yağmur, kokulu bir yağmur düşer ve insanlar o gün Resulullah Aleyhisselam’ın doğduğunun tekrarını hatırlar.

Bayramlar ise genel itibariyle kokular ile anlaşılır.

Her bayramın bir kokusu var.

Her ümmete Cenabı Hakk bir bayram nasip etmiş. O bayram zannetmeyin ki sadece Ümmeti Muhammed içindir.

Hazreti Adem’den bugüne kadar İslam dininin her ümmeti hem oruç tuttular hem o orucun bayramını eda ettiler.

Hazreti İbrahim Efendimizden sonra daha muteber bir hale gelen bir de kurban bayramı var ama  özellikle ramazan bayramı bütün ümmetlerin ortak bayramı olarak vardır.

Ve bu bayramın içerisinde Cennet’te insanlar bunu bir kokuyla algılarlar. Bu latif bir kokudur ve bu kokuyu insanlar duydukları zaman tekrardan hoşnut olurlar.

Hatırlayacakları anlardan bir andır burası. İnsanın dünya hayatından hatırlayabileceği en güzel anlardan bir an. En güzel olması, en güzel yerde tekrardan hatırlanabilmesi için bir imkan. Hatta bizler neden bayram günlerinde mezarlarımızı ziyarete gideriz bilir misiniz?

Çünkü o gün ehli imanın hepsine bayramlarda bir izin verilir ki onların kendilerine gelmiş olan misafirlerini daha rahat görebilmeleri, daha rahat karşılayabilmeleri, onları daha rahat algılayabilmeleri için. Rabbim herkese mezarda kolaylık nasip etsin. Ehli imanın işi kolay ama tabi derece derece zorlu alanlarda var ama hakikat, şu bayram sabahı onlara da bir bayram sabahıdır. Ve o bayram sabahlarında Sahabei Kiram Efendilerimizin neşesi muhabbeti tarih boyunca değişmemiştir. O neşe ve o muhabbet aslında ümmeti bir ve diri tutan, yıl boyunca tekrardan ayakta tutan ve o ümidinin depreştiği andır.

Öyle ki Resulullah Aleyhisselam’ın bir gün Sahabei Kiram’ın arasında -elbette her zaman çok ciddi sorular sorulmaz, arada bir böyle latif sorular soran Sahabei Kiram efendilerimiz olurdu- bir tanesi dedi ki; ”Ya Rasulallah, bu kurban bayramından önce şeytan taşlanırken bu direklere bağlanıyor. Ya Resulallah, bayram günü şeytan ne yapıyor?”

“Ey benim ashabım, şeytanın sizin getirmiş olduğunuz o teşrik tekbirleri ile nasıl kaçtığınız görseydiniz eğer, o zaman ona tuhaf tuhaf bakardınız.” dedi.

Çünkü şeytanın yer yüzünde insanlardan en nefret ettiği an, insanların toplu bir halde Rabb’ini andığı an. En çok kendisini kaybettiği anlardan bir tanesi.

Çünkü o da o olayı hatırlıyor.

Hangi olayı?

Allahu Zülcelal Sad suresinde,

Sad-suresi
Sad Suresi

”O vakit onu düzenlediğimde, insana şekil verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde, hemen ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi toptan secde ettiler. Yalnız iblis müstesna ve kafirlerden oldu”

İşte o tarihten beri küffar, başlarında iblis olmak üzere ehli küffarın o toplu tekbirinden, o beraberce bir araya gelip aynı anda secdesinden, Cuma saatinde ve bayram sabahlarında müthiş derecede berbat bir hale gelmektedir.

Zira iblis için önemli olan neydi?

İnsanları şaşırtmak yoldan çıkartmak.

İnsanlarsa bugün Elhamdulillah 1,5 – 2 milyara yaklaşan Müslüman dünya, 5 vakit namazını henüz kılmak nasip olmamış insanlarda dahil olmak üzere, Cumalarını bile yarım yamalak aksatanlar da dahil olmak üzere, Elhamdulillah bugün herkes bayram sabahında camilerde ve secdeye gidecek. Bu Cenabı Hakk’ın katındaki değeri o kadar üstün ve o kadar yüce bir şeydir ki, insanoğlunun yer yüzünde bu ikmali ve bu muhabbeti yaşayabileceği başka bir an dahi olmaz.

Şöyle düşünün bugün yer yüzünde çok belki küçük bir istisna, Müslümanların %99.99’u bir araya gelmiş olacaklar, hatta oruç tutamayanları, Cuma’ya gitmeyeni, namaz kılmayanı, günahkar olanı hepsi bayram sabahında bir araya gelmek ve Cenabı Hakk’a secde ediyor olmakta olacaklar. Böylelikle insan Rabb’ine karşı duymuş olduğu o muhabbet ile Müslüman olmanın getirdiği hassasiyeti yaşamış olur.

Öyle ki Hazreti İsa Efendimiz kendi bayramlarında, bayram sabahlarında 8 bayramda her seferinde şu duayı tekrar tekrar yapmıştı; ”Ya Rabbi, benim ümmetimi benden sonra gelecek olan Nuri Ahmet’e hizmetkar eyle.”

Çünkü tarih boyunca Hazreti Adem Efendimizden bu güne kadar Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’dan önceki en son nübüvvet halkasında bir önceki Hazreti İsa Efendimizdi. O’na kadar her birisi Ümmeti Muhammed’in muhteşem üstünlüğünü, onun Resulullah’a ümmet olacağının bütün vecis hallerini bildikleri için dualarında her seferinde en başında genellikle ve çoğunlukla, Resulullah’ı anıyorlar ve o andıkları hali ile ümmetleri için, -evet onlar ümmeti Muhammed olamadılar ama- “Ya Rabbi eğer onlardan o günü görecek olanlar varsa, onların çocuklarını torunlarını onlara Ümmeti Muhammed’den et” diye dua ediyorlardı.

Ve şimdi belki bizlerin, belki 100 dede, 150 dede, 200 dede öncesinde, hangi Peygambere intisap ettiyse bizim sülalemiz geçmişimiz, belki o peygamberin duasıyla bu Ümmeti Muhammed’den olma şerefine nail olduk.

Yani bir Cenabı Hakk’ın kulu olmak, bütün melaikenin secde ettiği Hazreti Adem’in torunu olmak, yetmedi Resulullah Aleyhisselam’ın ümmetinden olmak ve ehli iman olmak. Bu hakikat dairesinde neşeden ve muhabbetten başka ne getirir ki insanoğluna?

Öyle ki, Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’a bedevilerden birisi yeni Müslüman olmuştu ve tabi doğal olarak ona sorular soruyordu adamcağız. -Bu arada hemen bir anda Resulullah’ı görünce onun bir anlık bakışına bir anlık nazarına cezbe mi, muhabbet mi ne derseniz deyin, bir anda Müslüman olan çok fazla insan var. Özellikle Medine döneminde ve Mekke Fethi’ne yakın 1-2 yıl önce. Yani adam böyle bir köşeyi dönmüş, Medine’ye ticaret için gelmiş, Resulullah Aleyhisselam ile karşı karşıya geliyor, -“Kimdir bu adam?”
+”Bu adam peygamberdir.”
-“Ben ona iman edeceğim.”
+”Ya ne olduğunu biliyor musun, neye iman edeceksin, ne yapacaksın?”
-“Yok ben iman edeceğim.” Böyle çok olaylar yaşandı.

Böyle 60 yaşlarında bedevi adamcağızlardan bir tanesi de Sabahei Kiram’dan oldular, Cenabı Hakk şefaatlerine nail eylesin, Resulü Kibriya Aleyhisselam’ı görür görmez hemen oturtturdu onu. Biraz da onlar serttir ya böyle.

“Otur ya Muhammed otur” dedi.

Resulullah Aleyhisselatu Vesselam nazik adam, hemen oturuverdi.

“Ben iman etmek istiyorum” dedi. İman etti. Sonra soru sormaya başladı.

İman etmeden önce hiç bir soru sormamış. Namazdır, oruçtur bir şeyden haberi yok adamın.

Bir anlık aşk diyorlar ya, yıldırım aşkı. Görür görmez adamcağız kelime-i şahadet ile Resulullah’a tabi oldu.

Nasıl bir tabi?

Bu öyle bir zattır ki, ne söylese kabul ettim diyecek. Yanında getirdiği 100-150 kişiye de “Oturun ve iman edin” diye emir verdi.

Hatta diğer Sahabei Kiram efendilerimizden bir kısmı dediler ki, “Ya Resulallah, bu amca bir katarın başı (bir arada yol alan grup). Katar’da 100-150 adam var, hepsine birden oturun iman edin diye emir veriyor olur mu böyle, zorlamaya girmesin bu iş” deyince Resulullah cevaben, “Oturun, oturun. Onlarda nasibini alacaklar” tabiri caizse.

Oturduktan sonra sorular başlıyor.

Ama bu ilk görüşte aşktır. Zaten bu meşhuriyet Mekke’ye ulaşmıştı son 2 sene kala. Fethine 2 sene kala Mekke’dekiler Resulullah Aleyhisselam için diyor ki artık, “Ya bunlarda işi artık iyice azıttılar artık böyle anlatmayı falan da geçti iş. Millet 100-150 kişi görür görmez iman etmeye başlamış. (haşa) sihirbazlığı baya artmış.” Onlar yine aynı kafada tabi…

Bu amca sordu, “Ya Muhammed, senin Rabbin nerede?” Çünkü öyle ya bugüne kadar gördükleri hep yerdeydi. Taştı, tahtaydı, topraktı, yıldırımdı, ateşti vs…

sad-suresi-2

Cenabı Hakk’ın şu Ayeti Kerime’sini okudu;

”Göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabbidir” yani gökte değil, yerde değil ama gökte yerde ne varsa görür; onlara Rabb’dir, onları yönetendir, onları yaratmış olandır.

Bunu duyunca bedevi bir anda beyazladı, dedi ki, “Ya Resulullah, o zaman o beni her an görüyor mu?”

“Ever her an görüyor.”

Şimdi bedevinin kafasında dönmeye başladı tabi. Şimdi her an görüyorsa bir mesele olacak, bir günah olacak, bir hata bir kusur olacak; insan bu. Korktu adamcağız.

Gülümseyerek Ayetin devamını okudu Resulullah;

”Çok güçlü ve çok bağışlayandır.”

Şimdi buradaki ayette “El Azizul Gaffar” deyince, ‘Gaffar’ kelimesi Esmaül Hüsna’da çok büyük bir Esma. Affediciliğinin sınırı yok.

‘El Azizul Gaffar’ deyince bu şuna geliyor, mesela birileri o adam affedilmesin diye bir şey de yapsalar, Azametini tecelli ettirir yine affeder.

El Azizul Gaffar bambaşka bir şeydir. ‘Aziz’ üzerine geldiği zaman çok ayrı.

‘Gaffar’ kelimesi sadece gelseydi şuydu, hani bir adam içki içti tövbe etti, Cenabı Hakk Gafur’dur affetti, Gafur’dur affetti böyle devam eder.

Ama ‘El Azizul Gaffar’da şu var, adam mesela içki içmiş tövbe etmiş, Rabbim tövbesini kabul etmiş. Öbür gün arkadaşı yanına gelip gel bir içki daha içelim diyor. Allah korusun adamın arkadaşı adamı tekrardan yoldan çıkardı onu zorladı.

“Hadi ya şimdi sen 2 günde Müslüman mı oldun?” filan demeye başladı zorla götürdü onu.

Cenabı Hakk diyor ki, “Ben Azizul Gaffar’ım.” Eğer sen o içkiyi içerken veya gitmek üzereyken yoldayken kalbinden böyle bir cız geçse, “Ya keşke yapmasaydık, adam bizi zorladı gidiyoruz ama, keşke yapmasaydık” diye bir pişmanlık geçsin; “Ben o arkadaşı da senden alırım o meyhaneyi de kapattırırım, o yolu da değiştiririm, evinden de ederim barkından da ederim seni El Aziz ile Gaffariyete kavuştururum.”

Yani Seyyidimizin de beyanatı var ya, bütün Evliyaullah’ın güzel bir sözü var, “Sen bu yolun adamıysan ya severek olacak ya da zincirle olacak ama bir şekilde olacak.” Rabbim seni Gufraniyetiyle affetmeyi bekliyor, senin içindeki ‘cız’lar varsa eğer, o cızlara mukabil El Azizul Gaffar seni tutup o hakikate döndürecek.

Bedevi bu sefer rahatladı. Dedi ki, “Ya Rasulallah, eğer öyleyse, eğer ki o El Azizul Gaffar ise biz ne yapsak o bizi affedecek olandır.”

O da dedi ki, “Aynen öyledir.”

Rabbimizin bizim affediciliğini beyan ederken, ‘El Aziz’ kelimesini kullanması, kendisini ‘Rabbus semavati vel ard’ olarak tanıtıyor olması; “Ey kullarım! Yerde gökte ne varsa bana ait. Hepsinin sevk-i idaresi bana ait. Sendeki bu tasa nedendir?” Bu manadan bakarsanız eğer insanoğlunun tasası çok gariptir.

Hakikat, Resulullah Aleyhisselam’ın da, Sahabe-i Kiram’ın da neşesi işte bu ayetlerden gelir.

Yani dünya alt üst olsa ne olur?

Çünkü Sahabei Kiram bir birlerine öyle beyan ediyorlardı, bir şeyler çok sıkıntıya gireceği zaman, bir anlık bir üzüntü hasıl olduğu zaman, -kolay bir hayat yaşamadılar ki- işte o anda diyorlardı ki birbirlerine, “Rabbus semavati vel ard.”

“Yerin sahibi o. Göğün sahibi o. Aradakilerin, içindekilerin, gördüğünün, görmediğinin, bildiğinin, bilmediğinin sahibi o” dediği anda insan bir rahatlıyor.

Neden rahatlıyorsun?

“Ya Rabbi ben yapabileceğim her şeyi yapıp elimden gelen gayreti gösterdiysem, hatalarım günahlarım olmasına rağmen yarım yamalak, eksik fazla 30 gün oruç ile zikrimle muhabbetimle geldim kapına.” dedin. Ve o farkındalıkla Rabbine yöneldin. Ve Ümmeti Muhammed’sin ve Adem oğlusun ve böyle zatların hayat ikliminden geçiyorsun.

Öyleyse “Rabbus semavati vel ard.”

İblis ile beraber bütün ehli küffarın işte tek derdi bu; Müslümanların ümidi kırılsın, neşesi bitsin.

Neşe ümidin tohumudur.

İmanın bir cüzüdür.

O muhabbetin bir gereğidir.

Ve o bayram sabahları, insanların her neşesi ile; O’nun arzın ve semanın yaratıcısı olduğunu bir kez daha hatırlatıldığı andır.

O bayram sabahları, her bayram namazında her bir Ümmeti Muhammed’den her bir zatın başına melekler gelirler. Rabbimiz sorar onlara, “Ne yapıyor benim kullarım?”

“Ya Rabbi onlar hep beraber bayram namazında buluştular sana secde ediyorlar.” dediklerinde, Rabbimizde onlara bu hakikat dairesinde El Azizul Gaffar, “Ne varsa affettim.”

Şimdi o affediciliğin içinde öyle muhteşem alanlar var ki, işte bu yüzden biz her dem güzeliz.

Her dem güzelliğin içindeyiz.

Biz bir çok fütuhatta bu hakikati böyle beyan ettik. İnsanoğlunun, Müslüman’ın çirkin bir hali yoktur. Günahlarımız çirkindir ama iman hakikati Ümmeti Muhammed’den olmak, bayram içerisinde bir araya gelmek, bu esas hükmüncedir.

Tarih boyunca Müslüman dünyasına yapılmış bütün saldırılarda bayram günleri özellikle seçilir.

Sebep?

Ümitleri kırılsın, neşeleri kırılsın, muhabbetleri kırılsın diye.

Ancak…

Müslümanlara uygulanan Boykot zamanında dahi, Resulullah Aleyhisselam ara sıra ümmetini topluyor, onlarla toplu zikir yapıyor ve onlarla neşesini Mekkelilere duyuruyordu ve bu Mekkelileri çığrından çıkarıyordu.

“Ya bu kadar zorluk var, adamlar aç kaldı yolsuz kaldı, mallarını aldık, canlarına eziyet ettik yapmadık işte bırakmadık. Ya adamlar hala gülüyorlar…”

Hani demişler ya “Deliye her gün bayram” diye, cümleleri alt üst ettiler.

Aslında o iş “Veliye her gün bayram” idi.

Sağolsun bizim TDK veliyi hep deli yapmayı çok sever. Onu da ‘deliye her gün bayram’ diye değiştirdi. Normal şartlarda o sözün aslı ‘deliye her gün bayram’ değil; ‘veli ye her gün bayram’dır.

Niye?

Allah dostuna her gün bayramdır ki. Her gün o bayramın neşesini üzerinde taşır ki o gülümseyiş ve o muhabbetle insanlara yanaşmaktadır. Zira, Saffat Suresi 5. ayeti kerime;

saffat suresi
Saffat Suresi 5.Ayet

“O göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Maşrıklerinde, Doğularında Rabbidir.”

Şu ayeti kerimenin bir inceliği var. Zamanın birinde bir Arap kabilelerinden birisi Müslüman olunca Hazreti Ali Efendimizin yanında oturuyor. Tabi o Mekke’nin Batı tarafından gelmiş. Sahabei Kiram Saffat Suresini okuyunca, adam bu ayeti kerimeyi duyunca, gelip şu suali etmiştir.

“Ya Ali Allah Batı’nın Rabbi değil midir?” Bizlerde Batı’dan geliyoruz ya, o mana-i ilahi ile…

Hazreti Ali Efendimiz ise, buradaki ‘doğan’ matematik ile yer yüzünde her dem hayatın bulunacağı ve hayat üzerine Cenabı Hakk’ın arşın ve semanın sahibi olduğu üzerine beyanatını tekrar etti.

Ne gariptir, mesela bir anektot var, “Güneş batıdan doğacak” denilir kıyamet zamanında. Sonra da derler ki, “Ya işte batıdan doğacak biz bunu tefsir ettik, ilim batıdan doğacak diye tefsir ediyoruz bunu”…

Ya arkadaş kıyametin kopacağı an güzel bir şeye tefsir edilir mi?

Kıyamet kopacak. Güneşin batıdan doğması demek her şeyin altüst olması demek. Oradan ilim gelmesi ile nasıl bir ilişki kurabilirsiniz? Kuramazsınız.

Zira ‘meşarıka’ Rabbimizin bu ayeti kerimede dahi beyanatı, doğular beyanatı, dünyanın her zaman güneşin doğduğu taraftaki hakikat ve neşe-i muhabbetle yeryüzüne inkişafın devam edeceğini beyan eder ve 1400 yıllık İslam tarihi de bunu çok açık gösterir. Hali hazırda İslam toplumlarının ekserisi doğudadır. Yani Osmanlı Devleti de, Abbasiler de, Emeviler de, Fatimiler de, farklı dönemlerde farklı şekillerde batıya doğru bir gidişat oldu fetihlerle mücadelelerle ancak genel itibariyle bakarsanız hakikat hep bu doğudadır. Güneşin doğuşu ve o muhabbetin varlığı.

Peki bizler bu noktada yaşarken, bu hakikati göremeyerek her seferinde ümitsiz bir duruma düşüyor olmamızın sebebi nedir? Zira bugünlerde herkesin söylediği bir cümle var ya, “Biz iyi bir halde değiliz, bu yüzden neşemizi kaybettik.”

Bak o işin kökeninde şu var; iman hassasiyetini kaybedersen neşeni kaybedersin kardeşim.

Neşe imanın hassasiyetinden gelir. Müslüman’ın gönülden gelen o gülüşü yüzündeki asıklığa dönüşmüşse; onun dünya derdine düştüğünü anlamaya başlarız. Dünyanın derdine düşmüştür, elem üzerine binmiştir.

Kişi ne zaman ki;

Hz meryem
Hz Meryem

“Şüphesiz ben arkamdan yerine geçecek yakınlarından endişeliyim. Hanımım ise bir kısırdır, bana katılan bir veli ihsan eyle” denildiğinde Hazreti Meryem’e gönderilmiş olan Hazreti İsa Efendimizi hatırlasa; şunu görecektir ki yeryüzündeki bütün hakikatler zorluklarla inkişaf olmuştur. Her şey bir zorluğun arkasından gelmiştir.

Şimdi sen Hazreti Amine’yi, Hazreti Abdullah’ı, Resulullah’ı düşün.

Tarih boyunca Müslüman bir alim olup da yeryüzünde dert çekmemesi mümkün mü?

Hayır.

Peki neşesi nereden geliyor?

”Rabbus semavati vel ard.”

Bu dünyada kalıcı değilim ki. Gidiciyim. Gideceğim yerde yaşayacaklarımın ise ne olduğunu şimdiden hissediyorum.

Sebep?

Ben dünyayı bıraktım bir tarafa.

Evet rızkımın peşinden koşuyorum, evet çalışıyorum ama şu bilinci hiç kaybetmeden; Vallahi yarın daha güzel mi olacak daha kötü mü olacak o beni ilgilendirmiyor, bir hakikat var, ben Müslümansam her gün biraz daha zorluklar karşıma çıkacak ama ben iman hakikatiyle güzelsem, ben ahsen-i takvimde beyan edilen o güzelliğe haiz isem, yarın ne olursa olsun arkadaş.

Dünya birbirine girse, o öyle olsa, bu şöyle olsa, neticelerin veya kazançların hiç bir tanesi beni bozmuyorsa, beni aşağıya ya da yukarıya çıkarmıyorsa; ben anlarım ki o zaman veliye her gün bayramdır.

Fakire de bayramdır, zengine de, dertliye de, hastaya da… Herkese bayramdır.

Çünkü bir gerçek var, bitecektir her şey.

Her şeyin biteceği yerde insanoğluna düşen tek bir kademe-i ilahi var. Bu hakikat ile bakmak, neye bakarsanız bakın, imtihan olarak size ulaşmış her şeyde size karşı bir güzelliğin varlığını görebilme imkanına sahipseniz; işte o, hakiki bir velilik olmaya başlıyor.

Niye?

Sen artık bela okumayı, nefret etmeyi “Bu da benim başıma gelecek” demeyi bıraktığın yerde, her şeyin içinde “Aa bu böyle oldu ama bunun arkasında bu benim vücuduma, benim hayatıma, benim Rabbim ile olan ilişkime bide bunu kattı, bunu ekledi”
diyebiliyorsan eğer; o zaman işte 2 ramazan arasında geçen her günün bayramlardan bir bayram olarak devam edebilme imkanı bizlere nail olmuş olur.

İşin bir başka tarafından bakarsak eğer, yeryüzünde bir şeyleri güzel yapmaya çabalamaya kalksak, dünya hayatı için nefsani olarak baktığımız hayat için; ömrümüz yetmez ki. Biz bir şeyi güzel yapmaya kalksak yarım kalacak, çocuklarımıza kalacak.

Mesele neyi ne kadar güzel yaptığınız değil, yaptığınız her şeyin içerisinde bizim ne kadar niyetimiz, ne kadar Rabbimizin rızası olduğuyla alakalıdır.

İşte o günler geldiği anda o bayram günlerinde, diğer bütün dünya ülkelerinin derdi bu hale geliyor, onlar da istiyorlar ki neşesiz bir dünya olsun.

Neşesiz bir dünyaya karşılık, neşeyi de dünyevi olan lezzet ve tatlarla ölçmeye kalkıyorlar ve o lezzetleri elde edersek eğer o zaman dünya neşeli bir yer olacak zannediyorlar.

İstanbul’u da hayatı da, dünyayı da en güzel haliyle en muhabbetli haliyle yaşayabilmek için benim güzel olmam esastır. Bizim güzel olabileceğimiz yer ise, güzellerin en güzeli, Resulullah Aleyhisselam Efendimizin dizi dibinden bugüne kadar gelmiş olan Ehli Beyt ile onlarla yetişmiş ulema ile onlarla yetişmiş olan alimler ile beraber olmaktır.

Çünkü bizler şunu çok iyi biliriz; güzel, güzelden öğrenilir kardeşim…

Yani bir adam ne kadar güzelse, tipine bile bakarsın bambaşka bir havası vardır anlarsın ki onun anası da güzel babası da güzeldir. Böyle gelir ya neseb, herkesin bir nesebi var. Her insan güzeldir hepsinin ayrı bir havası vardır. Annesinin babasının havasını da oradan alırsın.

Resulullah Efendimizin havasını da, tabiri caizse, onun güzelliğini de, inşallah yeryüzüne dağılmış olan bütün o Ehli Beyt ile alırsın.

Öyleyle Ümmeti Muhammed’in korkmaya hiç sebebi yok. Zira, Rabbus semavati vel ard.

Bizler güzel olduğumuz müddetçe ehli imanın hayatı bu minvalde ve bu hakikat dairesinde veliye her gün bayram olma esabesi ile yaşanabilir. O zaman bizim dünyanın ne hale geldiğinden çok, bizim ne halde olduğumuz ön plana çıkar. Biz kendi halimizi anlamaya başlamamız için de Ümmeti Muhammed’e hizmet etmek esastır. O hizmet esasında insan güzelleşir, o güzelleşme hep hizmet ile hasıl olur.

Derler ya yeryüzünde bütün büyük güzeller, yüzüyle suratıyla, Hazreti Yusuf Aleyhisselam, Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam; bunlar nesebi itibariyle Rabbimizin yaratılışıyla güzelleşmiştir. Ama çocuğunun güzel olmasını istiyorsa bir anne, hamileyken yaşlı bir kadına yemek yapsa çocuğunun güzelliği değişir.

Neden?

Güzele tabi olan bir insan hizmetiyle güzelliği aktarmaya başlar. İşin bir havassı (havas), bir inceliğidir.

Dolayısıyla ehli küffar neyi ararsa arasın, ne kadar bizim ümitsiz olacağımızı düşünürse düşünsün. Hakikat; Rabbim bizi güzellerin güzeli Resulullah Aleyhisselam’a ümmet olarak yaratmış. Bizleri o güzellerle beraber olabilme imkanı vermiş. Güzel bir memlekette güzel bir sancağın altında, güzel bir bayram sabahında bir araya getirmiş; zaten her şey güzeldir.

Her şey bugüne kadar hep güzeldi, Rabbim bu güzelliklerle aynen devam edip yaşamayı nasibi müyesser eylesin.

Cenabı Hakk dünyevi güzellikler ile değil ahiret güzellikleri ile süslesin bütün Ümmeti Muhammed’in gençlerini, bütün Ümmeti Muhammed’in halini. Çünkü yarın her şeyimizi bedava da yapsalar, yarın hepimizin cebine birer milyon dolar da koysalar, hakikat; bize son nefeste sorulacak sorular bunlar değil. Bunlarla hesaba çekilmeyeceğiz. Herkes zengin olsa vallahi yine herkes mutlu olmayacak. O gün başka bir şeyin kavgası başlar. Bu kavga asla bitmez. Dünyada bitmez. Bu kavga bir tek Cennette biter. Cenette herkes doyacak. Ama bu dünyada bu nefisi doyuramazsın kardeşim. Su, elektrik, doğalgaz ne iztiyorsan hepsini bedava yap yine doyuramazsın. Doymak ancak Rabbinin zikri iledir, ancak o muhhabbet iledir, ancak bu bayram sabahlarındaki secdelerin yarın sabah namazında da aynı muhabbet ile devam etmesi ile mümkün olur.

Rabbim hepimize bu muhabbeti nasip eylesin.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

ne-ugrunda-yasayacaksin

Ne Uğrunda Yaşayacaksın

Yavaş konuşunca insanlar bu fütuhatın kendi içerisinde bir deveranı mıdır yoksa hakikati anlamak için biraz daha böyle mi gerekiyor? Diye sual etseler cevaben; Cenabı Hakk’ın Seyyidimize sunmuş olduğu bu ikram dairesinde anlatılacak şeylerin fazlalığı, ona yetişemeyecek olan dillerin varlığı, ama onun gönülden gönüle inkişafında verilecek olan mücadele, o mücadele içerisinden varsan eğer, sana mügayir olan değerleri yeniden anlaman için zannedersem bu hız senin için yavaş gelecektir.

Bir hakikatten bahsetmek gerekirse, sana hayatın boyunca söylenmiş olan bir cümlenin bugün biyolojik, matematiksel ve bütün değerle ele alınış biçimiyle, ‘uğrunda yaşayan’ bir adam olmak isterken sen, önce ‘neyin uğrunda’ olduğunun farkında olman gerekmez.

O farkındalık gerekliliğinin sen farkına varmadıkça, bu fütuhatların senin mucibinde neleri değiştirdiğini fark etmedikçe, o farkındalığı bir başkasına taşıman ne kadar zor olacak, onun da farkında mısın belli değil.

Onun farkına varabilmek ve kendi vücut kimyanı şöyle uzayın bir noktasından başlayarak kendi kalbindeki bir noktaya kadar getirebilmek için belki şu 20 dakika mümkün değil çünkü bu fütuhatın kendisi 2400 sayfalık bir fütuhattır. Ön sözüyle beraber 2500 sayfaya ulaşacak olan şu fütuhatın içerisinde bir şeyin uğrunda yaşayan bir adamın neyin uğrunda yaşadığının farkına varmadığı andan itibaren mahşer yerinde vereceği hesabın karşılığında neyle karşılaşacağını fark edememesi gayet doğaldır.

Mahşer yerinde ne ile karşılaşacağını fark etmeyen adam bu dünyada da neyin farkında olabilir ki?

Bu dünyada bir şeyin farkında olmayan adamın doğal olarak mahşer yerinde de farkındalık yaşayamayan bir adam olacağı gayet doğal ve gerçektir.

Yani hakikat itibariyle şunu söylemek ister fütuhat; eğer bu dünyada kendinizin ne olduğunun farkında olmazsanız eğer, mahşer yerinde ne olup bittiğinin farkında olamadan hesabın en zor haliyle karşılaşmanız mümkün. Hadi o yaşanmadığı için ve hayal dünyasının beyninizde oluşturamadığı baskı unsurunu siz de meydana getiremeyince, belki esbabı mucibinde neyin uğrunda yaşadığınızın farkında olduğunuzu zannediyor olabilirsiniz. Çünkü dünyanın en tehlikeli şeylerinden bir tanesi zandır.

O zan ile ilgili Kur’an-ı Azimüşşan’da beyan edilmiş olan ‘zan ehli olmama hali’ genellikle başkaları adına söylendiği zannedilir. Zannın içerisinde var olan zan insanın rüyadaki hali gibidir. O yüzden Resulullah Aleyhisselatu Vesselam insanların dünya hayatındayken bir uykuda olduğunu beyan etmiştir.

Zanna bina edilmiş bir rüya halidir bu. Halet-i ruhiye derler buna esasında buna ama hikmet babına erilse, insan zannınca hareket ederken kendisine zannettiği zandan bahseder Kur’an-ı Azimüşşan.

İnsan işte bu yüzden ne uğruna yaşadığını bilmezse o farkındalığın esasına asla ulaşamayacaktır.

Bugün bütün gençlere söylenen temel bir değer var; ”Neyin uğrunda yaşadığının farkında olmalısın ve bir şey uğrunda çalışıyor olmalısın.” derler.

‘Uğur’ kelimesinin günümüz karşılığı; kimi olaylarda görülen ve insana iyilik getirdiği inanılan belirti ya da kimi nesnelerde var olduğu inanılan iyilik kaynağı olarak ifade edilmiştir. Yani bir iyiliği elde etmek için verilen mücadele uğrunda verilmiş bir mücadeledir. Ve o uğrunda verilmiş olan mücadeleye tek bir muvazeneye bağlayarak bir adamı doktor olmak uğrunda, avukat, profesör, devlet yönetmek uğrunda, yahut tek bir muvazene-i ilahi’den kopuk, dünya hayatı uğrunda çalışan bir adamın insan bünyesinde fiziksel, kimyasal, biyolojik ve matematiksel getirmiş olduğu değerlerin farkında mıdır insan?

Hayır.

Kendinin farkında olmayan adamın halidir bu.

Tasavvuf erbabının insana söylemiş olduğu en temel değer ise; senin kendinin farkında olduğun andan itibaren Cenabı Hakk’ın farkındalığının başladığı gerçeğidir. Senin kendinin farkına varamama durumun ise uğur-u ilahi değil, uğur-u dünyevi olmandan kaynaklıdır.

Basit bir sual etmek isterim sana, bir timsah yer yüzünde tek bir şey uğrunda yaşıyor olabilir mi?

Eğer sana tek bir şey uğrunda yaşamanı söyleyenler, evrimsel biyoloji matematiği ile bahsediyor olsalar da hakikat dairesinde hayvanatın da tek bir uğur dairesinde çalıştığını iddia ve ispatları gerekmez mi?

O halde hep beraber timsahın hayatına bakalım.

Timsah dediğin bir nehrin içerisinde yüzüp gelen ara sıra canı sıkıldığında bir şeyler yiyen bir canlı mıdır?

Yaratılışı itibariyle evrimin kökensel boyutunda biraz daha sıkılıp karaya çıktığı zaman karasal bir hayvana dönüşmüş olan bir memeli midir?

Ne deri anatomisi, ne göz altyapısı, ne burun delikleri buna imkan vermezken belki biyoloji kitabında daha detaylı okuyacağınız üzere sadece bu haliyle baksak timsah sadece keyif etme uğrunda yaşayan bir canlı mıdır?

Timsahın tırnaklarını ele alabilir misiniz mesela?

Biyologlar bilir mi? Biyologların bilmediği bir başka gerçekle başlayalım.

Timsah‘ın tırnağı.

Yani işin ucunun ucundan başlayalım. Timsah nehrin dibinde gezerken parmaklarının sivriltilmişliği, o nehir bölgesinde kuluçkaya yatmış olan balıkların bırakmış olduğu yumurtaları, o bölgeden daha serin ve daha sıcak bölgelere taşımak için görevlendirilmiştir çünkü doğum yapmaya gelen anneler, yani dişi, o yumurtayı bırakacak olan balıklar, genel itibariyle vücut ısıları yüksek olduğu için çok da sıcak olmayan daha soğuk yerlere bırakmıştır yumurtalarını ama yumurtaların biraz daha ısıya ihtiyaçları vardır.

İşte timsahlar gelip o balıkların üzerinden onları kovalar, o dişi balıkları oradan itelerken, tırnak aralarına girmiş olan o yeni balık yumurtalarını alır ve bir başka yere sakince bırakırlar.

Çok garip bir şey vardır, balığın kendi larvasının tek girebileceği yer, özellikle o bölgede yaşayan balıklar için, timsah tırnaklarının iç yapısındaki içbükey geometrisiyle bire bir uyumludur. Garip bir elektromanyetik statik çekim gücü vardır ve gölden almış olduğu statik güç ve enerji sebebiyle bu larvalar oraya taşınırken hiç bir problem yaşanmaz.

Basit bir tabirle anlatmak gerekirse, bugünkü tüp bebek yapma teknolojisinde kaybedilen spermlerin yeniden kazandırılabilmesi için timsah tırnağı geometrisine ihtiyaç vardır. Bilirler mi? Hayır.

Timsah’ın haberi var mı? Evet bir mana-i cüz’ide haberi vardır zira Rabbinin kendisini boş yere yaratmadığını bilen timsah, burnundan nefes alış verişi yaparken salgıladığı burun enformasyonu ile, yani burundaki bilgi hakikati ile çevresinde bulunan sıtmaya ait olan bütün sivrisinekleri kovaladığını bilir misiniz?

O hakikat dairesinde ceylanlar, timsahların gelip geçtiği yerden su içerler. “Bunlar akılsız mıdır” diye sual etsen, buna cevaben; Timsahların bulunmuş olduğu nehrin özellikle böyle girip çıktıkları, o hızlıca hareket ettikleri yerlerde var ya, işte orada burunlarından çıkan o sülfürik koku sebebiyle o bölgede sıtma hastalığını oldukça yaymakta olan ve ceylanların patolojik yapısını bozacak olan sinek yapılarını kovarlar.

Yani ceylanlar “Hadi beni timsahlar yesinler” diye gitmezler oraya.

Gergedanlar, taylar, tay yavruları, özellikle yavruları doğmuş olanlar, timsahların özellikle gezdiği nehir bölgelerine “Hadi benim çocuğumu yesinler” diye gitmez.

Timsah’ın burnundan çıkan o kokudur ki bölgede kendi tayları, kendi yavruları ilk defa o virüsle, mikropla karşılaşacak olan yavrusu ondan ölür diye tabiri caizse kendisini ve evladını korumak adı altında timsahların bulunduğu yere gider.

Devam edelim ister misiniz?

Timsah’ın derisi kendisi farkında olmasa dahi üzerindeki çıkıntı yapıları göl ve nehir altında var olan o otsul yapıların tohumlarını taşımak için kullanılır.

Yani “Neden tırtıklıdır bu” diye sual etseler; o göbek altından timsah süründüğü yerden o yapraklardan çıkmış olan tohum yapısını alır, taşır ve bir başka yere doğru götürür.

Yani timsahın tırnağından başladık, burnu dedik, derisi dedik her birisi ayrı bir canlı grubu için bir başka şeyin uğrunda yaşayan bir varlık haline dönüşmüşken timsaha sorsan bundan haberi var mı?

Yok. Zira onun aklı yok dersen, timsah hangi nehirde hangi mesafede ve ne kadar yüzülmesi gerektiğini, derinliklerinin tamamını bir önceki gitmiş olan timsahın kendisine bırakmış olduğu el izi ile anlar. Nereden? Bütün nehir girişlerinde timsah dişlerinin bırakmış olduğu izler vardır. Özellikle bölgedeki büyük ağaçların kenarlarına bırakılmış olan bu izleri okurlar ve ona göre giderler.

Sen buna akılsız diyemezsin.

Ama bir başka durum vardır ki timsah bunu farkında olmadan yapar. İnsan ise farkında olup yapabilme üzerine ve cürretince yaratılmıştır. Rabbinin izni inayetiyle ona Rahman ve Rahim olarak bütün alemlerin Rabbi olan Hazreti Allah, o Besmele-i Şerife’yi ona niyaz etmiştir ki o bunun farkında olabilmiştir.

Kendisinin farkında olmayan bu adem oğluna bir baksan, bu ademoğlu sadece kendini bir meslek ve bir tek yol üzerine yürütecek olsa, o kendine zulümlerin en ağırını işlemiş olur. Zulümatın en ağırı odur ki, kişi tek bir şey için ömrünü harcasın.

Ey genç adam, dön ve bir bak. Hayatını neyin uğrunda yaşıyorsun?

Timsah’ın tırnağı, derisi, kokusunu duysan tiksinip kusacağın burnundan çıkan koku dahi evrim patolojisini alt üst eden şeylerdir.

Yani evrim timsahın burnunda çuvallayıp kalırken, sen hayatının hangi noktasında ehli küffar’ın neyini çuvallamasına sebebiyet veriyorsun?

Ve o sebebiyet verebilme uğrunda işin hangi mihenk noktasında olduğunun farkında mısın?

Bak bakalım şimdi, güncel hayatında “Ben doktor olacağım, bunun uğrunda çalışıyorum” diyerek hayatındaki bütün her şeyi bir kenara itmiş ol. Timsah’ın en garip halidir en az 3 iş yapar. Saymaya kalksak bugün için 3 bin civarında faydası vardır timsahın hayata. Hadi 3’te kaldık. Sen ise tek bir şey uğrunda yaşayacağını söylüyor, doktor olduktan sonra da insanlara faydalı olacağından bahsediyorsun.

O noktaya gelene kadar seni köreltenler farkındalar mıdır ki insan biyolojisinde beyni tek bir işe yönlendirilmiş olanın nitrojen parçalama oranı düştüğü gibi, hücrelerin glokobin yapıları tamamen çökertilir. Bu çökertilme ile birlikte insanlar ne kadar spor yaparlarsa yapsınlar büyük bir çöküntü yaşamaktadırlar.

Bakıyorsunuz sarkıklar başlamış. “Yürüyemediğimiz için bu hale düştük” diyorlar. “Spor yapsaydık bu hale düşmezdik” diyorlar.

İnsanın dünya hayatında tek bir derdi varsa, o isterse gece gündüz 100 er kiloluk aletlerin altına girip çıksın, vücudu sarkacak çünkü glokobin yapısı düşmüş.

Tıp ne bilir hakikati?

Hiç bir hakikatten habersiz zira Hakikat-i İlahiye’yi reddetme boyutuyla başlamış, işin besmelesi olmadan başlanmış hangi ilimden Rahman ve Rahim olan Hazreti Allah’ın tecelli-i gayesi kavranmış da, kavranılmadığı o hal ile insanlara faydası dokunabilsin.

Ey insanoğlu! Sen yer yüzünde tek bir şey için, tek bir şey uğrunda, tek bir şeyi becermek için yaratılmış olsaydın, Vallahi timsahlar değil, virüsler bile senden daha ala, daha üstün, daha muhteşem canlılar olarak işin fıkhi, hakiki, hikmet tarafı böyle inzal olunması gerekirdi.

Zira virüs dediğin o yapı dahi, biyoloji kitabında okursan görürsün, 300’den fazla hakiki işi kendisi haberinde olmadan yapmaktadır.

Sen ise tek bir işi başararak o başardığın işle Alem-i İslam’a faydalı olacağına söylüyorsan; Vallahi, Billahi, Tallati sana yalan söylemişler.

Seni kandırmışlar. Seni oyuna getirmişler.

Senin beyninin yaratılışında uzay fonksiyonunun temel yapısı ve gıdası gereğince, geometrik iz düşümlerinin beyin kıvrımlarını oluşturması sebebiyle; Uranüs, Neptün ve bütün bu gök cisimlerinin vücudunda meydana getirmiş olduğu entegratif ilkeler gereğince, sen aynı anda 10¹⁸⁰⁰⁰ işlemi yapabilme kabiliyetine sahipsin.

Bunun mesleki sınıflandırılmasına gelince, bir adam aynı anda kaç işi yapabilir?

Bir adam, en ahmak diyebileceğin adam, neden ahmaktır? Nitrojen seviyesini kullanamadığı için. Bir başka boyutun bir başka dersidir bu. Yani yer yüzünde en işe yaramaz adam, ki öyle bir adam yok herkes işe yarayabiliyor ve şu fütuhat ispatlamıştır ki herkesin zeka seviyesi aynıdır. Herkes işine geldiği şeyin uğrunda yaşadığı için bu haldedir.

Ha keza koyduk bir tarafa, “Dünyanın çilekeş hayatını sürmektense keyfini sürmeye geldik” diyen adamlara dahi baksan, onların beyinleri pörtlemiş olsa, Alzheimer’ın sonuna vurmuş olsa, bir Alzheimer hastasını önümüze getirseniz, aynı anda 5 işi yapabileceğini gösteririz. Örgü örerken veya bunu öğrenirken aynı anda şiir ezberleyebileceğini, aynı anda bir filme bakıp onu hatırlayabileceğini, aynı anda bir başka yerdeki insanın derdini düşünürken o derdi düşünmesi sebebiyle yeniden kılcal damarları harekete geçireceğini; kılcal damarları harekete geçirmek için gerekli olan detoks yöntemlerini istediğiniz kadar kullanınız, siz başkasının dertleriyle dertlenmedikçe kılcal yapılarınızın kanlanması mümkün değil.

Bugün toplumun %76.5’inde görülmekte olan dolaşım bozukluğunun temelini mi soruyorsunuz?

El cevap, başkasının dertleriyle dertlenmeyen adamın kılcal damarlarında mevzu bahis olmaz. Zira demirin bağlanma gücü sinir algoritmasında fiziksel olarak düşünce gücüyle hasıl olur. Düşünmeden hasıl olmayacağı için de bir insanın bir başka insanı düşünebilmesi esastır.

Bir başka insanın derdiyle dertlenmeyen insanın demir fonksiyonlarındaki elektromanyetik bağlanması, hemoglobin seviyesinin üstünde olacağından, hemoglobin bunları bağlamayı bir türlü beceremez ve kılcal damarlarında garip bir kapanma yaşanır ki bu özellikle insanın çevresine yaymış olduğu enerjinin tekrar kendisine dönerken negatif iyonizasyon yapması sebebiyledir.

Odaları kirleten bizler değiliz.

İnsanlar, dervişler birbirlerine soruyorlar. “Bu evin içinde nazar mı var, büyü mü var, sihir mi var ki ben şu anda nefes alamaz hale geldim?”

Cevap, evet bunlar hayatın içerisinde ne yazık ki ortamı negatife çeviren bir unsurdur ama en az senin kadar, sende onlar kadar negatifsin. İnsanların kendi hayat biçimlerindeki düşünceleri öyle bir noktaya gelmiştir ki en ala yahudi sihirinden ala şeyleri bizler kendimize yapar olmuşuz.

Başkasının derdiyle dertlenmeyen adamın, bağırsak düzeneği de bozulur, sinir algoritması da bozulur, midesindeki mukozasında erime de hasıl olur.

Yolda görmüş olduğu hayvan doğum yapacak diye üzülmeyen bir adam görürseniz veya bir kedi bir yavrusunu taşırken “Yazık kediye bak, Rabbim buna da kolaylık versin” diyemiyorsan, görmezden geliyorsan eğer, insanları bırak, hayvanatın bile halini görmezden gelen adamın haliyet-i ruhiyesi şudur; mide mukozası kalınlaşıyor, mukoza kalınlaşınca balgamlaşıyor yani iyice katılaşıyor.

Katılaştıktan sonra sen onu sıvılaştırmak için bir ilaç alıyorsun. Miden ekşidi çünkü vücudunda bu madde eksildi zannediyorsun. Ekşimeyi engellemek için kullandığın maddenin bazik unsurları, asidik unsurlarının üzerine basıyor. PH dengesizliği safradan gelen yeni fonksiyonla bir daha bozuluyor. Oldu sana mide kanaması.

Herkes bir virüsü, bir bakteriyi arıyor. Acaba ne oldu?

Basit bir şey oldu. Sen insanlar ve alemler içerisinde kendi dertlerinle dertlendiğin için, hiç bir şeyin uğurunda olamadığın için, tek bir şeyin uğrunda ve o tek şeyi de kendi hayatının merkezine aldığın için miden allak bullak oldu.

Tıbbiyenin esasındaki hakikatlar açılsa, insanlar doktorlara gitmekten vazgeçecekler.

Çünkü insanın doktorudur insanın kendisi.

Kendisini bilmeyince ona gerektir bir Mürşidi Kamil’i. Zira o Mürşidi Kamil’dir ki insanın kendisine doktor ola. İnsan ne bilir kendini ha akşam olmuş ha sabah ola.

İnsan öyle zannediyor ya kendini, sabah oldu akşam oldu, “Ben farkındayım canım o hayatın” diyor. O hayatı yakalamış gidiyorum diye zannediyor.

Cevap, yeryüzünde sana indirilmiş olan şu Kitab-ı Kerim’i ömründe bir defa dahi hatim etmemiş adamın, iman muvazenesinden çıkmamış olsa da el, kol, bacak ve eklemlerindeki bütün sıvı kaybına temel sebebiyet veren bakteriyi çağıran iyonosfer bir faktöre sahip olduğunu bilir misin ey adam?

Bu sadece bir tanesi. Binler ve milyonlarcasını saymaya kalksak, şu Kur’an-ı Kerim’in kendisi şifadır. “Şifa-ı İlahi’dir” diyen Cenabı Hakk’ın ne söylemek istediğini sorgulayan mealci zihniyet onu yaşamaktan insanları alıkoyacak bir başka muvazeneyi koyarken; ey gençlik sen ise bunlara karşı tek bir meseleyi önüne koyduysan eğer, şu fütuhatlar da sana getirilmiş önüne bir sofrada açılmışken sen hala bunun uğrunda değil, “Ben önce bir meslek sahibi olacağım” dersen, vallahi bu ümmete karşı bir hesap vereceksin.

Bu ümmete karşı vereceğin hesabı da ömrün boyunca değil, hayatın boyunca gece gündüz namaz kılsan ödeyemezsin.

Bu hakikat dairesinde şuna bakmaya mecbursun; aynı anda doktor olmaya, aynı anda mücahit olmaya, aynı anda insanlara hakkı söylemeye, aynı anda hizmet etmeye, aynı anda kendi nefsinde mücadele etmeye. Bak sana 5 tane iş yazdım. Bu 5 tane iş yer yüzünün en ahmak adamının yapabileceğidir.

Hakikati İlahiye’de kendisine dert edinmiş olan bir adama, Cenabı Hakk yer yüzünde aynı anda 99 işi yapabileceğini beyan edeceği Kur’an-ı Azimüşşan’da 99 Esma-i Şerif ile Tecelli-i İlahi’de mizaç hakikati üzerine beyan edildiği için kesin ve katiyetle ifade edilmiştir.

Yer yüzünde bir adam aynı anda kendisine 99 minvalde 99 hedefi gösterip 99 ayrı noktaya atış yapıp başarılı olabilme imkanına sahiptir.

Yani şundan bahsediyorum, eğer senin derdin hedefi vurmak ve hakiki bir avcı olmak isterse, silahı eline aldığında yukarıdan geçen kuşu, birisinin attığı parayı, yerdeki tozu vs vurmayı becerir ve bunu severek yerine getirirsin.

Yok eğer şurada 3 tane mermiyi şu delikten geçireyim de şu askerlikten kolayca terhis olayım dersen, elbetteki terhis olacaksın. Ancak her terhisin sonunda bir hakikat var.

Er olmak, erbaş olmak var.

Yüzbaşı olmak, binbaşı olmak, genelkurmayda görevli olmak var.

Ey genç adam, sen bu dünyaya er, erbaş olmaya gelecek olaydın sana bu fütuhat nasip olmazdı.

Madem nasip oldu, görevin büyüktür. Rabbim bunun farkında olanlardan eylesin.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

fizik kitap futuhat

Fizik

Tarih içerisinde insanlığın “Ben kimim?” sorusunu sorarak hayata başlamadığını şimdiden söyleyebiliriz. Bu soruyu soran varlığın bilincinin olmaması gerekir. Kim olduğunu bilmeyen bir insanın bilinçli olabileceğini söylemek elbette mümkün değildir. Bilinç sonradan gelişebilecek bir tür yahut bir metafor değildir.

Bilim külliyatı, tarihin akışı içerisinde “Ben kimim?” sorusunu değil “Ben nereye gidiyorum?” sorusuna muhatap ve mükellef olan insanın arayışı üzerine bina edilmiştir…

Newton, zaman ve mekan matematiği üzerine enerjiyi eklemişti. Halbuki bu eksik olan bir tavırdır. Fütuhatlarda: “Yaratılmış olan ilk şey Nuru Muhammedi’dir, yani ışığın çıplak halidir.” diyoruz. Bir fizikçi ışığın çıplak halini bilmezse, çıplak ışık nedir onu bilmezse fizikteki hiçbir kuramda hiçbir yere adım atamaz.

Bu yüzden Einstein, çalışmalarının bir yerinde, İbni Arabi Hazretleri’nin satırlarında tefsir edilmiş olan Nur Suresi’nin bir Ayeti Kerime’sinde takılı kaldı.

Olsa olsa ışığa mecburuz diyerek mc²’deki c’yi, formülüne olması gerektiği gibi ve mecburen koydu.

Ancak bir hata var ve hala çözülemiyor.

Bugün bu hata Stephen Hawking’in kitabında bile üstü kapalı yazar.

“Evet.” der Stephen Hawking, “En sonunda e=mc²’ye ulaştık ama öyle bir yanılsama yaşıyoruz ki bu yanılsama ile bunu uzayın bütün noktalarında bilfiil yaşayamaz bir hale geldik. Yani bu formül bizim birebir işimize yaramıyor.”

Ve Stephen Hawking şöyle yazıyor kitabın sonuna doğru:

“Mutlaka bir gün gelecek işin özünü almaya çalışan kuantum fizikçileri ile e=mc² ile yeni bir yolculuğa başlamış bizler bir yerde buluşacağız.”

Bir parantez açıyor orada:

“Belki o gün Tanrı’nın varlığına delil teşkil ettirmek üzere bazılarının imanları kuvvetlenebilir ama Tanrı’nın bilime karışmış olduğunu zannetmiyorum.”

Zaman ve mekan teorisi içinde kurguda yolculuk yapan fizikçilerin en nihayetinde Tanrı’nın varlığını araştırmaya dönük bir hareket yaptıkları hepimiz tarafından biliniyor.

Bir şeyin üzerinde hareketin varlığının meydana gelebilmesi için bu hareket bir başlangıç gerektirir. Bu başlangıcın ne olduğunu bilmemekse bu bilme uğrunda verilen mücadelede insanın bir şeyi kabul etmesini mecbur kılar.

Atomaltı parçacıklarını araştırmaya devam eden fizikçiler kimyevi ilişkileri buldukça bir kabule mecbur oluyorlar.

Bu kabul aşamasını Big Bang Teorisi olarak ifade etmişler ama Big Bang Teorisi tam da işin başlangıç noktasının öncesini görmemize engel teşkil eden bir perde hükmüne geçmektedir.

Bir yandan uzayın genişlediğini söyleyen fizikçinin bugünden almış olduğu bir fotoğrafa minimal olarak baksa maksimizasyonda var olan bir değerin minimal içerisinde bir başka değerle ortak bir hareketin değerini oluşturduğunu kavraması gerekir.

Duvarı boyamış boyacının boyasının rengi kabının içerisinde, fabrikada, ondan evvel boyayı dizayn etmiş adamın kafasında bir niyettir.

Bu değeri iyice kavradığımız zaman görüyoruz ki bugün ışığın hareketliliği ve ışığın pozisyonu dalgasal ya da düzlemsel hareketin haricinde ayrı bir harekete sahiptir.

Işığı tam olarak tanımıyoruz.

Eğer ışığı tanırsak göreceğiz ki zamanda meydana gelmiş patlamanın arkasında var olan şey ışıkla alakalı gerçekliktir. “Tek gerçek bu idi.” dersek pek de yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Işık, çıplak bir halden giyinik bir hale gerçeklikle kavuşmuştur.

Işığın çıplak haline bizler nur diyoruz.

Işığın giyinmiş haline ışık diyoruz.

Işığın kılıflanmış haline ise yaşam boyutunda görülebilir ışık olarak beyan ediyoruz.

Dalga boyları içerisinde bazı ışık boyları vardır ki ışık fonksiyonlarına göre çevresinde oluşmuş olan yeni manyetizma ya da yeni alanların varlığı ile gerçek ışığın görülmesine engel teşkil etmektedir. Bazı dalga boyları da ışığın görülmesine ya da bu ışığın bir şey göstermesine sebebiyet verebiliyor.

Einstein’in Newton’un araştırmalarından yola çıkarak oluşturmuş olduğu zaman-mekan çizelgesinin üzerine kurmuş olduğu E=mc² formülü zaman, madde ve uzay arasındaki ilişkiyi anlamada bize bir sonuç vermese de bir başlangıcı ifade etmiştir.

Einstein, zamanda ve uzayda, maddenin varlığını gösteriyor olması için gerekli olan mekansal fonksiyonun ne zaman oluştuğunu anlamak için verilen mücadelede mc²’nin içerisinde ışığın hızına tutuklu kalmıştır.

“C” yani ışığın hızı asla sabit bir değer değildir.

Yeryüzünde her şeyin birbiriyle gelişip birbiri üzerine gelebildiğini ifade eden bu anlamlandırma hususunda yeryüzünde her şeyin belli bir yarılanma ömrünün ya da bir ömrünün olduğunu beyan edenlerin ışığın hızında aynı şeyi beyan etmiyor olmaları ışığın tam olarak kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır.

Işığı kavramamız bu noktada önemlidir.

İşin en başına gittiğimizde, bu kitabın da temel aldığı formüllerden biri olan E=mc² yani Einstein’ın görelilik formülünde işin gelip tıkanmış olduğu yer, ışık olarak beyan edilebilir.

Işık, bir yandan herhangi bir şeyi görmekte bize bir araç olarak verilmesinin yanında bir diğer taraftan onun üzerindeki özellikleri kavrayabilmemiz için bize imkan olarak verilmiştir.

Işık aynı zamanda bir görüntünün taşıyıcısıdır.

Bir şeyin bir yerden bir yere taşınıyor olması, o taşıyanın üzerinde de bu bilginin saklanabilir olduğunun bir ifadesidir.

Işık sadece görüntüyü taşımaz, aynı zamanda görüntüye dair olan bilgiyi de üzerinde saklayabilme kapasitesine sahiptir. Fotonların temel yapısını anlattığımız zaman bu özelliğinin nasıl mümkün olabildiği daha kolay anlaşılacaktır.

Bir şeyin görüntüsünün temel argümanı olan ışığın hızındaki hareketliliği, maddenin varlığında ışığın tezahürünün bakış açısıyla ve enerjiyle ilişkilendirilmesinin bir yöntem olarak keşfedilmesi sadece Einstein döneminde gerçekleşmedi. Çünkü geçmiş tarihlerde de ışık hareketleriyle yeryüzünde çok defa tarihi olaylar gerçekleşmiştir.

Bunlardan bir tanesi, bugünkü tabirle ışınlanma olarak beyan edilen Belkıs’ın tahtının bir yerden bir yere gönderilmesidir.

Einstein bu bakış açısıyla olmasa da, ışığın fonksiyonları üzerinde çalışmalarını sürdürürken ışığın hareketinde yıldızların veya gezegenlerin kütleleriyle ters orantılı olabilecek bir enerjiye de sahip olabildiğini keşfetse dahi henüz ışığın sabit bir hızın dışında hareket edemeyeceğini düşünmekteydi.

Işık ise fotonik yapılarla algılanmıştı. Dolayısıyla yine ışığın kendisi, kendisindeki o küçük parçanın görünmesine engel teşkil etmişti. Bu engeli ortadan kaldıracak olan, fotonu anlamakta gerekli olan şeyin elektron mikroskoplarından çok ötesinde olduğu beyan edilebilir.

Işık en temelde üzerinde herhangi bir koruma kalkanı olmadığında yani çıplak bırakıldığında dünyayı tek bir noktada toplayabilecek ya da dünyayı parçalayabilecek yüksek enerjiye sahip bir yapıdadır.

Atomaltı parçacıklarının en küçük yapıtaşı olan fotonik yapılardır. Fotonik yapının bir alt tabakasıysa çok ayrı bir alemdir. Fotonların alt dünyası mikro değil makro bir alemdir. Foton altı dünyanın makro olmasının sebebi aynı anda yeryüzünün tamamını kuşatmış olmasındandır.

Dünya’nın ve bütün alemlerin içerisinde suyun, oksijenin veya bir takım şeylerin olup olmadığı yerler varken, bütün uzaylarda ve bütün sistemlerde ışığın olmadığı hiçbir yer yoktur. İki çakıl taşının birbirine vurulmasıyla ortaya çıkan ışımaya gidersek eğer, bu ışımayı meydana getiren şeyin sadece enerji olduğunu değil aynı zamanda maddenin kendi içerisinde saklı tutmuş olduğu ışığı da açığa çıkartmış olduğunu görebiliriz.

Her maddenin içerisinde, maddenin kendisine ait olan bir ışınımı olmasının neticesinde bir ışık üretim gücü vardır. Bu ışık üretim gücü aynı zamanda her şeyin de bir ışık parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da maddenin kütlesel hareketinde gerekli olan enerji fonksiyonlarının aktarılması için gerekli izahat olarak beyan edilebilir.

Işınım fonksiyonlarının devamiyetini sağlayacak olan fiziksel yapıların yeryüzünde anlaşılması için daha uzun yıllara gerek olmakla beraber ışık, en temelde bir kılıf ile kaplı olmadığında nur, üzerinde bir kılıf olduğunda ışıktır.

Işığın hareketi sadece maddeye bağlı değildir. Maddeden hariç de ışığın hareketi mümkündür. Işık bir yandan maddenin hafızasını taşıyan, aktaran, bir taşıyıcı, diğer taraftan bakıldığında maddenin izahında bizim için bir gerekliliktir.

Işığa, hız anlamında bakıldığında her zaman için sabit bir hızdan bahsetmek mümkün değildir. C katsayısını, Einstein’ın ışığın ulaşabileceği maksimum hız olarak beyan etmesi yapılmış olan ölçümlerin bu uzayla ilişkili olmasından kaynaklanmaktadır. Işığın C’nin altına ya da üzerine çıkamayacağı düşüncesine sahip olmak kara deliklerin varlığına terstir.

Kara delikler bir ışınım bozulmasıyla bir başka uzaya açılan kara perdelerdir. Uzay kitabında beyan edileceği üzere bir tane uzay yoktur, on bir tane ayrı uzay vardır ve bu uzayların tamamı da yerküre şeklinde değil, fotonun maksimize edilmiş haliyle kübik yapıya sahiptir. Kübik yapının köşeleri dalgalı olabilir, bu da maddenin maddi özellikleriyle alakalı bir durumdur. Kitabın ilerleyen bölümünde bu yapıyı açıklayacağız.

70-80 sene sonra görüleceği üzere ışık, kübik yapısının kırılması halinde ortaya çıkacak olan ve bunu ortaya çıkaranların dahi hayatına mal olacak bir enerjidir. Işığın üzerindeki enerji kılıflanmadığında yapacağı salınımın meydana getireceği yakıcılık beklenenden çok daha fazladır. -fakat buradaki ışık bir sıcaklık mekanizması olarak düşünülmemelidir.-

Bu noktada işin başına dönüp E=mc² formülünü izah edelim.

Öncelikle Stephen Hawking’in geldiği noktadaki hatayı ifade edelim ve sonra işin geriye kalan kısmına gidelim. Bu, Big Bang Teorisi’nin temelidir.

Diyorlar ki:

“Biz sonda veya başta bir noktaya ulaştık.

Burası evren.

Evren binlerce ve milyonlarca galaksiden meydana gelmiştir ancak biz geriye doğru gidiyoruz ve gittiğimiz bir noktada bunun bir tane maddeden ve bunun da arkasında antimaddeden doğduğunu iddia ediyoruz.”

Kısmen yanlış olan bir doğru.

Neden yanlış?

Her şeyin gerisinde patlama var. Peki patlamadan önce ne var?

Bu patlamanın gerisine gidememenizin sebebi hakikat itibari ile maddenin özünü bilmemenizden kaynaklanıyor.

Bugüne kadar araştırmış olduğunuz bütün sistematik; elektron, proton ve nötron üzerinedir. Temel nokta, antimadde ile beraber maddenin inkişafına ihtiyaç olunan bu büyük enerji mekanizmasıdır.

Diyorlar ki:

“Tam da bu başlangıç noktasında öyle büyük bir enerji gerekiyor ki, bu enerji bu maddeyi antimaddeden çıkaracak, maddeye dönüştürecek ve bu madde seçim teorisine göre gelişim gösterecek.”

Bu söylem Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonu için bir metafor oluşturmuştur. Bu düş, Darwin’de doğal seleksiyon yöntemlerinde seçim patolojisi olarak beyan edilir.

Hidrojen, atom, elektron, nötron, proton ve dahili bütün unsurlar tabiri caiz ise kendi kendilerine birbirlerini buldular ve bulmuş oldukları yerlerde yeni atomik faktörler oluşturdular.

Bu faktörler bir araya geldiği anda koptular ve sonra dünya güya çok sıcak bir kütle olup gaz bulutundan bugünlere ulaşıverdi.

Coğrafya kitabımızda ispat ettiğimiz üzere Dünya bir gaz ve toz bulutu değildi. Bütün bunların ardında ise görüldüğü üzere çıplak bir enerji yani ışık vardı. Biz bu çıplak enerjinin Nuru Muhammedi olduğuna iman ediyoruz.

Nur nedir?

Herhangi bir şeyin; elektronların, protonlar etrafında dönebilmesi ve maddenin zuhur edebilmesi için evvelen bizzat bunun görülebilmesi yani zahir olması gerekir. Hazreti Allah bizlere Kur’an-ı Azimüşşan’da bir fizik formülü verdi.

Evvelun, ahirun, zahirun, batinun.”

Bu Kur’an-ı Azimüşşan’da yer alan fizik formülüdür. Bu harflerden herhangi bir tanesinin yer değiştirmesi mümkün değildir. Bu formül bizatihi insanın, dünyanın, maddenin yaratılışıdır ve bu yaratılış kapsamında insanın şu anda ulaşabileceği ve tasavvufta beyan edilen eşya ilminin hakikatidir.

Öyle ise herhangi bir şeyin zahirini sureti ve sirayeti ile gördüğünüzde bunun mutlak surette batını, ahiri ve evveli olmak zorundadır. Bir şeyin görülebilir olması, önceden geldiğine, sonraya gittiğine ve oluşum evrelerinin bir kısmının görülemeyecek olması gerekliliğine dayanmaktadır.

Batın görünmeyen demek değildir.
Ahir görünmeyen demek değildir.
Evvel görünmeyen demek değildir.

Bunların hepsini görmek için tasavvuf bir hareket içerisindedir.

Bunların hepsi aynı anda vücuttadır.
Evvelimiz meni; vücudumuzdadır.
Ahirimiz ölümdür; her an ölmekteyiz. İnsan bedeninde her an tekrar eden çürüme ve yıkım insanın sonu olan ölümdür. İnsanın her azası aynı zamanda ahiridir.
Zahirimiz bu bedendir.
Batınımız ise ruhtur. -Ruhun bilimsel ispatı Hikmet Külliyatı’nda yapılmıştır.-

Herhangi bir şeyin görülebilmesi için gerekli olan şey ışık ise, o görülecek şeyin kendisinin de bizatihi ışık üretmesi mecburiyettir.

Herhangi bir şeyin üzerinde ivme hareketi yani bir başlangıçtan sona doğru bir hareket varsa, hareket her zaman için ışığı doğurmaktadır ve ışığın atası nurdur.

Nur aslında zahir olan değildir. Zahir olan ışıktır, ışığın batını ise nurdur.

Bugün fizikçiler ışığın atası olan nuru tanımlayamadıkları için dediler ki: “Bu fotondur.”

Peki foton nedir?

“Yeri geldiğinde dalgacık hareketleri yapan, yeri geldiğinde düzlemsel hareket yapabilme kabiliyetine sahip ve sonsuza doğru hareket eden bir enerjidir.” dediler.

Külliyen yanlıştır. Enerjinin atası olan ışıktır. Enerji kitabımızda derin ve detaylı olarak izah edilmiş, yanlışlar delillendirilerek doğrular ispat edilmiştir. Bu durum hiçlik mekanizması anlatıldığında daha iyi anlaşılacaktır.

Hazreti Allah Nuru Muhammedi’yi yarattığı zaman düşünün ki hiç bir şey yok. Ne zaman, ne mekan, ne unsur, ne madde, ne mana hiçbir şey yok.

Hazreti Allah Dünya’nın ve bütün alemlerin yaratılması için Emri İlahi buyurduğunda alemler Nuru Muhammedi’den hasıl olmuştur.

Cenabı Hakk bu Nuru Muhammedi’nin görülmesini istiyor. Bir şeyin görülebilmesi için kübik bir yapıya kavuşturulması mecburdur. Eğer Allahu Zülcelal yeryüzünde Nuru Muhammedi ile olan aşkının görülmesini istemeseydi, nura bir kılıf koymazdı.

Ne demektir bu?

Elinde bir avuç un var. Sen bu unu tutacaksın bir yerden bir yere götüreceksin. Hafif bir madde bu; rüzgar eser uçar, şu olur, bu olur. Ne yapman lazım? Bunu mutlak suretle korumaya alman lazım. Ya poşete, ya kaba koyacaksın, ya ağzını bağlayacaksın.

Kübik bir yapı denilen şeyden kasıt bir küp. Kübik yapı aynı zamanda nuru korumaya yarar. Dışarıdan bakıldığı zaman görülemeyen ama aslında olan bir küp. Sadece halogorik ayna ile görülebilir başka şekilde görülmesi mümkün değildir.

Bundan yaklaşık 170 sene sonra bu kılıfı görecekler. Bu kübik yapının oluşumu halogorik bir elektron yansıması iledir. Aslında görülemeyen ama gerçekte var olan bir yansımadır. Biz bunlara halogorik yöntemle görülebilecek olan yapılar diyoruz. Gerçek yanılsamaları görebilmenin tek yolu halogorik aynalardır.

Halogorik aynalar ilk defa bizim tarafımızdan ifade edilmektedir. Bahsi geçen yapılar için mikroskoplar yetersizdir. Kübik yapı kütlesi olmayan yapılardır. Bunun görülebilmesi için halogorik ters aynalar üretilmesi gerekir. Bu yapılar ancak aynaya tutulduğunda görülebilir.

Halogorik aynanın özelliği nedir?

Üzerine gelen ve aslında çıplak gözle görülemeyen bir unsurun görülebilir hale kavuşması için eksikliklerini tamamlayacak partikül moleküllerle yapılmış veya eksikleri ters yöntemle tamamlamaya muktedir bir araç olarak beyan edilebilir.

Tasavvufta ‘Şeyhin aynası’ veya ‘kalp aynası’ denilerek beyan edilen  de bu anlamda bilimsel bir gerçektir.

Zamanın içerisinde var olan ışık meselesini kısaca beyan ettik. Şimdi meselenin özüne gelelim;

E=mc² formülüne.

Bütün dünya ve uzay mekaniği şu anda bu formülün kuramsal bakış açısıyla hayata devam ediyor. Böylelikle bir gelişim sağlamaya çalışırken bunun aynı zamanda bir kuram olduğunu da beyan ediyorlar.

Yani diyorlar ki;

“Bir şeyin enerji olması bir kütleye ihtiyaç duymaktadır.”

Bu büyük yanlışın ardından aşağıdaki cümleyi söylemeye mecbur kalıyorlar;

“Bu kütle ışık hızında hareket ettiği zaman kütlesel formülü değişmektedir.”

E=mc² formülü ile ulaşılmış olunan noktada doğru olan kısımlar elbette vardır. Ancak şimdi eksik olan kısımlarını tamamlayalım.

Birinci mesele, enerjiye geçmeden önce kütle kısmını düzeltelim.

Kütle, fiziğin en temel konusudur ve insanlara maddenin tanımlanmasında ilk öğretilen meselelerden biridir.

D=m/V

Yani bir şeyin kütle olabilmesi için bir hacme ve bir yoğunluğa ihtiyacı vardır.

Halbuki Hazreti Allah’ın Kur’an-ı Azimüşşan’da beyan ettiği üzere bir şeyin hem evveli hem ahiri hem zahiri hem de batını kendi üzerinde hasıl olmadıkça bu şeyin yaratılmış olması beyan edilemez.

Madem bir şey yaratılmıştır öyleyse bunun üzerinde tecelli ile evveli, ahiri, zahiri ve batını olmaya mecburdur.

Öyleyse bütün uzay matematiği içerisinde anlatılacak bir mekanik vardır. O da şudur;

Bir şeyin kütlesinin olması için hacmi olmasına gerek yoktur. Ki bu bugün uzay matematiğinde cüce maddeler olarak bahsedilen ama hala kavranılamayan bir mevzudur. Bir örnekle anlatıldığında; bir çay kaşığını kaldırmaya kalksanız ve bütün enerjiyi harcasanız kaldıramayacağınız bir kütle var. Hatta bu kütleden öyle bir ötesi de var ki onun hacmi dahi yok.

Bunu bilmemelerinin sebebi batını bilmemeleridir.

Zira şu anda yeryüzünde aradıkları madde ne?

Antimadde. Yani hiçlik.

Hazreti Allah öyle bir şey yaratmış ki varın var olması için hiçe mecburdur.

Atomun çekirdeği var. Çekirdeğin etrafında dönen elektronlar var. Elektronların bu yörünge etrafında döndüklerini söylüyorlar. Ancak kaçırdıkları bir mevzu var ki atomun kendi çekirdeğinin içerisinde kendine has bir enerji var.

Bu enerji olmazsa elektronların dönüş mekaniği içerisinde bir sonun gelmesi mecburdur ve bundan dolayı da elektronların dönüş imkanı olmayacaktır.

Buna rağmen radyoaktivite iddiası dünya ömrüne ne kadar uzaktır.

Radyumun yarılanma süresi olan iki milyon yılı dünya olarak çoktan aştık gittik. Buna rağmen ortada parçalanan radyumun meydana getiriği etkili görmüyoruz. Öyleyse elektronların çekirdek etrafında dönüşü sadece başlangıçta verilmiş olan ivme üzerinden değil, çekirdeğin kendisinde var olan enerjiyle de mümkündür.

Bu öyle bir enerjidir ki kütle prodüktivitesini meydana getiriyor.

Yani m’nin içerisinde aslında 3 tane daha m var.

Bu m’lerden bir tanesi m1, bir tanesi m2 ve bir tanesi m3’tür.

Yani öyle bir kütle var ki hacmi yoktur.

Öyle bir kütle var ki yoğunluğu yoktur.

Öyle bir kütle var ki hiçliktir…

Diyelim ve burada bitirelim.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi
Not: Sevgili büyüklerim, okumuş olduğunuz bu yazı Seyyid Muhammed Ruhi Hazretlerinin 330 sayfalık “Fizik” kitabının yaklaşık 25 sayfasına denk gelmektedir. Bizzat kitabın kendisini okumanızı tavsiye ederiz.Kitabın ilerleyen kısımlarında e=mc² formülünün düzeltmeleri yapılıp gerçek formül beyan edilirken, aynı zamanda bilimsel bir çok konuya da ışık tutulmuştur.

“Maddenin 4 hali dışında başka hali var mıdır? Bir şeyin kütlesinin olması için hacminin olmasına gerek var mı? Evrendeki bütün atomlar sadece belli boyutlarda mıdır? Evrim teorisindeki hatalar nelerdir? Kuantum fizikçileri ve klasik fizikçilerin hataları…” gibi ve daha bir çok soruya cevap arıyorsanız;

Kitap için buradan: Link
gözyaşı hakkında bilgiler

GÖZYAŞI

Bir sinir damarından beynin akıntısıyla meydana gelmiş olan gözün içerisinde ayrı bir alem vardır.   O alemin …

avrupanin-cokusu

Avrupa’nın Yarını – Avrupa’nın çöküşü

Geçen dersimizde Avrupa’nın dününden ve vahşetinden bahsettik. Peki böyle mi devam edecek? Hayır.    Bir kaç …

Avrupa'nın Bugünü - Avrupa'nın iç yüzü

Avrupa’nın Bugünü – Avrupa’nın iç yüzü

Fütuhat kapısında Avrupa ile ilgili olan bir fütuhatı beyan edeceğiz. Çünkü Avrupa tarihini zaten Türkiye’de …