Edep

edeb ya hu

Edep

Zaman zaman tekrar edilmesinde fayda olunan konuları bazen yeniden gündem etmek gerekiyor ki fütuhat bu noktada oldukça geniş bir imkana sahip Elhamdulillah.

Mesele dönüyor dolaşıyor yine edep mevzusuna geliyor.

Tolum olarak, insan olarak, kişi olarak hepimizin bu konuda sayısız eksikleri var. Sayısız eksikleri olduğunun ve bu tarz derslerin devamiyetinin sürekli olmasının gereği illada bir olaya bağlanmamalı.

Çünkü Cenabı Hakk Asr Suresi’nde diyor ya, “Şüphesiz insan muhakkak hüsran içindedir.” Bu hüsrandan insanı kurtaracak olan imandır, salih ameldir; devamiyet gerektirir.

Ve, “Birbirlerine hakkı tavsiye ederlerse, bu hüsraniyetten kurtulurlar.” Ama yeniden hasıl olur çünkü insan nefis taşıyor.

“Birbirlerine sabrı söylerler.” O sabır ilimde sabırdır.

Dolayısıyla bu tekrara ihtiyacımız olduğu Asr Suresi‘nde açıktır.

Öyleyse birinci madde odur ki, bu dersin tekrarı bir şeylerin olması gerekliliğinden ötürü değildir sadece. Elbette olan şeyler var ve sürekli oluyor ve olacak. Olması da gayet normal insan olduğumuz için. Öyleyse edep gibi bir mevzunun tekrarına muhtacız.

İkinci önemli mesele şudur ki, Türk insanının en büyük hastalıklarından bir tanesi; film seyreder, oradaki dedikodu yapan ablayı komşu kızına benzetir. İyi adamı hep kendine ya da babasına, dedesine yorar.

Yani filmde hiç şunu göremezsiniz; filmi seyretti, yanlış işler yapan kötü bir karakter var, “Yav arkadaş, bende bu adama benziyorum bazen” dediğini görmezsin.

Kitap alır eline okur, başkasını hep düşünür. “Burada bu cümleyi kuruyor, aynen böyle bir arkadaşım var. Burada bu adamdan bahsediyor aynı böyle bir teyze tanıyorum; vah vah demek ki sonları da böyle olacakmış…”

Bir kitap 3 şekilde okunur;

1- Önce kendi nefsine.

Burada anlatılan adam benim. Vahyi İlahi olan Kur’an-ı Azimüşşan bize değil mi? Bize vahyedildi. İçinde cehennemi anlatıyor, kafirleri, münafıkları anlatıyor. Ehli İman’ı anlatıyor, musaddıkları anlatıyor.

Yani diyor ki Allahu Zülcelal, (Rabbim bizleri korusun) “Son nefese kadar iman sahibi olacağınıza dair bir garanti mi verdim size ey kullarım?”
Hayır Ya Rabbi.
“Öyleyse bilin ki kafirlerin hali budur. Nefsiniz kafirdir. Son nefese kadar -Allah korusun- münafık olmaktan kendinizi alıkoyacak bir garanti mi verdim size ey kullarım?”
Hayır vermedin Ya Rabbi.
“Öyleyse bilin ki münafıkların hali budur. Sizin nefsiniz sizden bunu ister, dikkat edin.”

2- Bir başkasına bu hakkı söylerken nasıl hal edinebilirim?

Birinci yöntem kendimi nasıl düzeltebilirim iken, ikinci yöntemde ise başkasının bu halini düzeltmesi için nasıl tebliğ edebilirim.

3- Toplu okumadır. Beraberce bir kitabı okumak. Fütuhat meselesi.

O yüzden edep konusunu dinlerken, bu dersi sosyal mecradan dinleyenler mutlaka şu dersi 3 defa dinlesinler. Allah rızası için.

Önce bir kendi nefislerine dinlesinler; akıllarına bir şey geldiği anda “Ya fütuhat şimdi şunu anlatıyor, haa şu adam da böyleydi” dedikleri anda, durdursunlar sohbeti tevbe istiğfar çeksinler, baştan başlasınlar. Taa ki “Evet burada anlatılan adamın özellikleri bende var.” veya “Bende bu adam gibi olabilirim” veya “Allah beni böyle olmaktan korusun” diye dinlesinler.

Bu bir nefis oyunudur. Bu sözlerin her birisi bizatihi kendimizedir.

Edepli olabilmek için önce kendimizdeki şahsı iyi tanımamız gerekir. O şahıs bizim biat ettiğimiz, alim olarak, mürebbi olarak tabi olduğumuz şeyhimizdir. Tarih boyunca Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’dan bu güne bu iş böyle gelmiştir.

Edepli olacağımız şahsın kendisinin ne olduğunu iyi kavrarsak, ona karşı yapmış olduğumuz ve takınmış olduğumuz tavırların da nerelerde eksiği gediği olduğunu, nerelerde fazlası olduğunu iyi anlamış oluruz.

Birinci mesele şu, şeyh demek mürebbi demektir. Yani insanı Rabbine götürmek için onu eğiten şahıstır. Öyleyse talebenin öğrendiği akidei tevhid içindir. Bunu şeyhi önünde kullanan ahmaktır.

Yani bir mürebbiden bir talebe yüzlerce, binlerce şey öğrenebilir, on binlerce sırra vakıf olabilir; bu sırlardan bir tanesini dahi talebe öğretmeninin önünde uygulamaya kalkarsa -fütuhatta dahil- bütün ulema onlara ahmak demiştir. Yani kendinden habersiz adam.

Ahmaklığın da çaresi yoktur.

Lokman Hekim’in beyanatı ile “Tarih boyunca herkesi tedavi ettim, iki kişinin tedavisini bulamadam. Ahmaklar ve hainlerin.” Bunların tedavisi yoktur.

Adam şeyhinden, öğretmeninden, hocasından, mürebbisinden Rabbine giden yolda bir şeyler öğrendiyse, bir sırrı aldıysa, bir imkana kavuştuysa günü gelir ona şeyhi herkesin içinde veya hariçte “Yav şunu yapabiliyor musun sen?” der. Beyefendi hemen ortaya atlar, yapabildiği zaten gerçektir ve yapar; yaptığı yerde kalır.

Yani insanoğlunun ne garip özelliğidir ki, illaki öğrendiğini satma peşinde.

Bu ders bizim dergaha ait bir ders değil, dünya Müslümanları edebini kaybetti, annesine karşı da, babasına karşı da, şeyhine karşı da, ulemaya karşı da kaybetti. Bu kaybolunca devletine karşı bile kaybetti. Devlete karşı da bir edep vardır. Hata eder, eksik eder, kusur eder; senin küfür etme hakkını doğurmaz, keyfe keder eleştiri hakkını doğurmaz. Çünkü devlet giderse bu millet gider.

Düzeltemeye çaba sarf etmek söz ile değil, hizmet iledir, gayret iledir, muhabbet iledir.

Dolayısıyla bu sözümüz bu dergaha ait olmadığından sosyal mecrada canlı olarak beyan ediyoruz.

Bütün müridanın, her hak tarikatın bilmesi gereken odur ki; şeyhinizin size öğrettiği şeyler sizin şeyhinize yeri geldiğinizde kendinizi ispat etmek, etrafınızda bulunanlara hava atmanız için değildir. Yeri geldiğinde tevhidin akidesi uğrunda veya o tevhid akidesi uğrunda gereken yerde kullanmanız içindir. Bunun yeri ise şeyhinizin yanı, ulemanın yanı, Evliyaullah’ın yanı değildir.

İkinci mesele, iyi bilmek lazımdır ki şeyh demek doktor demektir. Kişinin ancak ve ancak bir tane doktoru olur.

Oysaki müridan hemen yukarıdaki şeyi öğrenir öğrenmez çevresindeki hastaları teşhis ve tedavi yöntemlerinde başlar konuşmaya, başlar anlatmaya, başlar satmaya…

Bir mürid şeyhinden başka birisinden bir ilaç umuyorsa; o henüz hangi eczanede olduğunun farkında değildir. O hangi deryada yüzdüğünden habersizdir. Belki henüz o deryaya bile kabul edilmemiştir.

Ama iş odur ki; size, bize, her zaman yer yerde şeyhimizin öğrettiği ilaçlar eğer umuma aitse eyvallah. Ama esasa aitse veya mesela kişi geliyor ortama “Ya rüyamda bir şeyler söylediler, sen şu konuda şu zikirleri çek” veya “Şu ilacı da kullanmakta fayda var, şunun da faydasını mutlaka görürsün. Bunu kullansan hayır olur.” dese, biz o adama baktığımız zaman şunu anlıyoruz fütuhat penceresinden, ‘arkadaş benim bir tane doktorum var zaten.’

Benim doktorum benim hastalığımı bilir. Benim hastalığım için senin vereceğin ilaç, belki benim daha büyük bir hastalığımız yan etkisidir, onu tetikleyecektir.

Ancak insanlar doktor olmayı çok seviyorlar. Hasta olmayı tercih eden gördünüz mü hiç? Kimse hasta olmak istemiyor. Halbuki Ümmeti Muhammed hastadır. İmanen hastadır. Hasta olmasak İslam Cumhuriyetlerinin hali bu olmaz.

Bizim hastalığımızın en büyüğü; kimse hastalığını kabul etmiyor. Herkes iki günde doktor. Herkes bildiği şeyde en iyisini bilerek hareket ediyor…

Üçüncü mesele, şeyh demek seni batıni zorluğa hazırlayan demektir. Zahirde bir görevi var, bir de batında yani ruh dünyanda bir görevi var ki o daha farklı bir boyut. Bu batıni zorluğa hazırlayan demektir.

Batında öğrendiğini şeyhinden habersiz uygulayan akılsızdır ve yalana meyillidir.

Şimdi hakiki Evliyaullah’ın hepsi çok mütevazidir. Çok naiftir. Bizim şeyhimiz çok mütevazidir.

Gidiyor adam, “Efendim ben batında bir şey gördüm, bir melaike gördüm, bir rüya gördüm. Rüyamda bana bu zikri öğrettiler, şu işi yapmamı söylediler. Yapayım mı yapmayayım mı?”

Birinci madde bunu sormak esastır. Bu elbetteki sorulmalı, “Böyle bir durum oldu ne yapmalıyım?” veya doğru mudur değil midir diye.

Ama hakikati sorarsanız eğer, işin erbabı kendisine gelen bu tarz bilgiye gözünü açmayan adamdır.

Sebep?

“Ben bir zata biat etmişim, Cenabı Hakk’a onunla vuslat etme yolunda Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın torunlarından biriyim. Vallahi lazım olsaydı o bana söylerdi.”

Bunlar birer imtihandır. Bu imtihanları daha önce ifade etmiştik.

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin şu sözünü lütfen kafanıza kazıyınız;
“Biz bu yola -Kelimei Tevhid yoluna- tasavvufun herhangi bir okulunda, herhangi bir hakiki şeyhinin önünde Allah rızası için oturmuş her adama birer şeker veririz. Bir müridden keramet görülse -o farkında olmadan dahi- şaşırmayın buna. Ama şekeri alıp kendine emzik edineni de o emdiği yerde bırakırız, Rabbine vuslat edemez. Aldığı ile oturur, oturduğu ile ölene kadar oynar, oynadığını da hakikat zanneder.”

Size bir tüyo; şeyhlerin en büyük yaptığı meselelerden bir tanesi, mesela İmam-ı Şafii Hazretleri bu konuda mahir bir mürebbidir. Kendi evlatlarından bazılarına gecenin bir yarısı şöyle derdi, “Evladım daha hızlı hıfz etmek için sana bir sır vereyim mi? Ama kimseye söyleme.”

Tabi mürid hemen söylerdi.

Bazı talebeleri de hiç bunu uygulamazdı. Uygulamayan talebelere sorardı,

“Neden uygulamıyorsun?”
“Efendim bana uygulamamı söylemediniz, böyle bir emir vermediniz, bir şey öğrettiniz ama bu öğrettiğiniz şeyi ben henüz Rabbimin rızası için mi yapacağım yoksa kendimi arkadaşlarımdan üstün tutmak için mi yapacağım; henüz nefsime bu konuda güvenmediğim için kullanmadım efendim.” derdi.

Yani bu noktada da İmam-ı Şafii Hazretleri talebelerini çok özene bezene yetiştirmiş bir zattır. Elekleri çok ağırdır.

Çünkü bu Meşrep-i Kadiri’nin, Meşrep-i Muhammedi’nin bütün okullarında elekler çok acayiptir.
Bu eleklerden bir tanesi de hakiki olarak batındadır. Ama bir bakıyorsunuz ki adam batında hiç bir şey bilmediği halde veya mesela ona bir şey söylendi, o da bunu yapıyor. Mutlak surette onu müridanın önünde göstermeye çalışır. Hemen satmaya çalışır, tutamaz içinde. Evet söylediği de işe yarıyor olabilir ama hakikat; kendi vuslat yolculuğunun sonuna gelmiştir, daha da bir kapı aramasın. Daha da ona bir kapı açılmaz çünkü edep dairesini kırmıştır.

Edeb Ya Hu

Edep odur ki, İmam-ı Şafii Hazretleri yine topladı talebelerini, “Şöyle bir sual var” dedi ve suali sordu, fıkıh sorusu.

Fıkıh sorusundan öyle bir soru ki daha önce hiç kimseye sorulmamış. Farklı bir konu, yeni bir döneme ait bir konu. Dedi ki, “Ne söylersiniz ey talebelerim?” artık yetişmişler alim olmuşlar. Artık İmam-ı Şafii’nin “Gidin, siz fetva verebilirsiniz” dediklerine sorduğu sual bu.

İçlerinden yarısı dediler ki sıra kendilerine geldiğinde, “Efendim siz varken ve hayattayken bu konuda fetva vermek bize haramdır.”

İmam-ı Şafii Hazretleri döndü 2 rekat şükür namazı kıldı ve dedi ki, “Ya Rabbi sen bana ilmin hakikatine ermiş talebeler nasip ettin, sana şükürler olsun.”

Alimi, hocası, şeyhi yaşarken, şeyhinden öğrendiğini satan cahildir.

Bunlar; o yaşarken, hayattayken, edeben sende verilmiş olan, bir başka yerde bir başka mahalde lazım olduğunda aciliyet ile verilmiştir. Kullan diye emir verilmemiştir.

Dördüncü madde, şeyh dediğin senin biat ettiğindir. Burası önemli bir mevzu. Biat ettiğin baban dahi olsa o seni zorluklara mecbur etmekten sorumludur. Bizim şeyhimiz yakın olamayacağımız kadar olabildiğimiz bir zattır. Aynı sofrada yemek yiyebildiğin, beraber yürüyüş yapabildiğin, beraber yatıp beraber kalkabildiğin Türkiye’de kaç tane şeyh var? Bir elin parmaklarını geçmez, kimse kusura bakmasın.

Ancak en yakınında da olsan, baban da olsa, sende evladı olsan ki öyle olmaya niyaz ediyoruz; unutma ki o senin şeyhindir. O senin şeyhin olduğu için senin nefsinin hastalıklarına göre seni imtihan etmek için görevlendirilmiştir. Senin nefsini zorlayacak sözleri sana söylemekle görevlendirilmiştir. Seni üzecek durumları senin önüne çıkartarak bir başka yerde başına daha büyük bir bela gelip de Rabbine edepsizlik etme diye bazı yerlerde “DUR” diyen zattır.

Ama müridan, özellikle Türk milleti ne yazık ki bu konuda oldukça şımarıktır.

“Nasıl olsa babamdır, nasıl olsa bizim şeyhimiz mütevazidir, nasıl olsa o kendinden istenileni reddetmez” denilerek rahat tavırlar insanın kendisine zarar verir; o şeyhe zarar vermez.

Bu insanlar kendi kendilerini heder ediyorlar. Edep konusundan heder olan bir toplumla karşı karşıyayız.

Aynı anda bir hizmette bulunmak, bir bakıyorsunuz şeyhin yanında iki gün, üç gün, yirmi gün, otuz gün, kırk gün, kırk yıl fark etmez; yanında bulunuyor, üç gün sonra bambaşka bir havaya bürünüyor beyefendi. Üç gün sonra bir başka noktaya taşıyor kendi kafasında kendisini.

Beyefendiler bizler hastayız ki o bizi kendisine yaklaştırıyor. Duruma böyle bakmamız lazım.

Ne kadar çok hasta bir adamım ki onun yakınında vakit geçirmem gerekiyor.

Madem hastasın sus ve edep et. Neyin kime havasını atıyorsun…

Bizim memlekette başbakan, bakanlar hava atmaz; makam şoförleri hava atar. Özel kalem hava atar, kapıdaki bekçi hava atar; “Belediye Başkanı’nı göreceksin ama ben varım, benim önümden geçeceksin yani…”

Bu bizim milletin hastalığıdır müridanın değil.

Cumhurbaşkanı mütevazi olsa ne olur? Etrafında 100 kişi kibirlidir adı kibirliye çıkar. Çünkü etrafındakiler “Onun yanındayız biz he, bizi görmen lazım, bizi de bilmen lazım” der.

Beyefendiler İslam davasını ayakta tutan Allahu Zülcelal’dir. Hiç bir zaman, hiç bir ilim, hiç bir hizmet şahsa bağlanmaz. Bağlanmışsa orası hakiki bir dergah değildir. Şu anda ben bu fütuhatı seslendirmecisiyim. Şu an burada bu görev benden alınmak üzere olsa veya ben şurada ölsem; bu sözü devam ettirecek binlerce adam hazırdır dünyanın dört bir köşesinde veya aramızda. Bu iş bana bağlı değil. Bir başka iş bana bağlı değil. Çay ocağı çaycıya bağlı değil.

“Ya ben süpürmesem burayı süpüren olmaz, ben yemek yapmasam burada yamak yapan olmaz, arabayı kullanmasam arabayı kullanan olmaz.” diyen adam; hastalığın dibine vurmuşsun haberin olsun. Bu hastalık senin dünyanı da mahveder, ahiretini de mahveder.

Şeyhler mütevazidir; Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’dan bu yana hiç bir zaman yüzüne söylemez. Hep bir başka yerde bir sohbet arasında bir ince fıkra ile geçiştirir. Ama kibirli olan, ama bir şeyleri bir yerlerde yapıyor olmanın havasına giren; o edebi kaybettiğinden ondan da bir şey anlamaz.

Şunu da unutmamak lazım, insanın biat ettiği şahsın kendisine yaptıklarının nefsine ağır gelmesinden daha güzel bir şey olabilir mi? Olamaz değil mi. Dolayısıyla bu hakikat dairesi unutulmamalı.

Beşinci madde odur ki, şeyh hak kapısıdır. Cenabı Hakk’ın hakikatini beyandan sorumlu, mükelleftir.
Hak senin değildir.

“Bu artık benim hakkımdır” diyen zalimdir.

Tarih boyunca bütün zalimler kendilerinde bir hak gördüler. Firavun “Tabii ki bu devletin üzerindeki bütün haklar bana aittir.” dedi.

Nemrut, toprakların yönetim hakkını bırak “İnsanların nefes hakkı bana aittir.” demiştir.

İnsanoğlu ise biraz hizmet, biraz muhabbet, biraz yakınlık, biraz ilgi görünce hemen kendinde sayısız haklar görmeye başlar.

“Ona bunu bu veriyor? Bana da bunu vermiş olmalıydı, bana da bunu söylemiş olmalıydı.” der, hemen kırılıverir. “Halbuki bunu bende hak etmemiş miydim” der.

Unuttuğumuz bir şey var, Cenabı Hakk dahi -ki O veriyor bütün bunları, Evliyaullah sadece burada bir vesile ve bir mürebbi pozisyonunda- biz Cenabı Hakk’a diyebiliyor muyuz “Ya Rabbi beni neden fakir yaptın?” diyebiliyorsan zaten iman problemin var. “Ya Rabbi beni neden hasta ettin?” diye soruyorsan iman problemin var.

Adam şeyhin kapısına geliyor, kalbinde diyor ki “Ya yandaki arkadaş 3 gün oldu geleli, biz 3 yıldır buradayız; olmadı böyle şeyler.” veya bunun gibi herhangi bir şey. “Ona şeker verdi bana vermedi, ona koku verdi bana vermedi, ona sarıldı bana sarılmadı, onu öptü beni öpmedi, ona git dedi bana dur dedi.”

Beyefendi hepimiz kendi adımıza hastayız, hepimizin hastalıkları farklı. Dolayısıyla hepimizin ilacı farklı.

Bu baba-evlat ilişkisini bu millet karıştırıyor. Biat ettiğimiz manevi babamız onun keyfe keder bizim isteklerimizle hareket etmesini bekliyor olmamız doğal olarak insanın kendi nefsani problemidir. Bu nefsani problemleri aşmak için geldiğin yerde sana karşı yapılan, senin nefsine karşı yapılan en küçük operasyonda senin yapmadığın kalmıyor.

Dünyanın en ayıp şeylerinden biri insanın şeyhine, alime, ulemaya surat asması. Çünkü mümin mümine gülümsemekle mükelleftir bırak şeyhi, alimi.

Neye surat astığını biraz irdelesen 2 gün önce şeyh birisine sarılmış, öbür gün ona sarılmamış da beyefendi gönül koymuş. Sende gönül yok kardeş, sen nefsin dibine vurmuşsun, nefsi emmarenin tepesi orası.

Nefsi emmarenin tepesindeki adam surat asar, hoşlanmaz. Nefsi emmare istemiyor ki bütün bunları. Nefsi emmare burada olmayı da istemiyor, dergahta olmayı da istemiyor vesaire…

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri diyor ki kendi yetiştirdiklerine ve kendinden sondaki şeyhlere mirasında;

“Evladım bütün müridana ilim ile değil hilim(yumuşaklık) ile yanaş.”

Çünkü ilim insanları kaçırır. Bu haram bu helaldir, bu yanlıştır diyerek değil; yumuşaklık ile yanaş. Ama onun yumuşaklık ile seni kazanmış olması, senin genç kız edasıyla durmadan trip atma hakkını doğurmaz. Ama bizim milletimizde böyle bir enteresan tuhaflık söz konusudur.

Bunlar neden oluyor?

Bizde de bu kabahatların var olmasının bir temel sebebi var, gerek eğitim sistemi, gerek evlerimizin içindeki anlaşılmaz demokrasi. Anne-baba-çocuk arkadaş oldu ya şimdi. Öğretmen de okulda arkadaş. Dışarıda senin müdür arkadaş. E şeyhin de senin arkadaşın değil, biat ettiğin deyince tabi oturmuyor. 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde bu kültürü yıktıkları için adam burada da aynı şeyi bekliyor.

Şöyle ifade edeyim, hadis kaynaklarını okuyabilirsiniz. Hadis kaynaklarında bire bir var.

Hazreti Fatıma anamız anlatıyor bir rivayette ya da Hazreti Ali Efendimiz, okuyarak görün. Diyor ki; “Biz yatağımıza uzanmıştık”  (Normal günlük uzanırsın ya, Araplarda adettir. Biraz yorulunca hani Ayet’te de var ya ‘yanları üzerine uzanırlar’ diye)

Hazreti Fatıma bir tarafta Hazreti Ali bir tarafta uzanıyorlar.

Diyor ki, “Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam yanımıza geldi uzandı.”

Şimdi biri kızı, biri hem damadı, hem amca oğlu, hem dünya ahiret kardeşi, hem de ilmini kapısını varis kıldığı şahıs. Bak bundan öteye bir yakınlık var mı? Yok.

Hazreti Ali Efendimizin Sahabe içerisinde Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’a karşı yaklaşımı nasıldı biliyor musunuz? Uzaktan baksanız, “Hazreti Ali dedikleri, Peygambere kardeş dedikleri budur.” diyebileceğiniz bir davranış biçiminde değildi.

Ama bizde 2 gün aynı sofrada yemek yese, üç gün aynı arabada geçse; dördüncü gün aynı posta oturduğunu görürsün. Beşinci gün gecenin bir saatinde arama hakkını kendinde bulduğunu görürsün.

Bakın edep Hazreti Ali’nin edebi. 3 gün bu zatlar üst üste oruç tuttular mı kardeşim? Azhap Suresi’nin indirilme sebebini anlattık değil mi? 3 gün oruç tuttular mı? 3 gün iftar saatinde yiyecekleri yemeği yolda kalmışa, bir gaziye(askere), bir fakire verip de iftarı da yapamadan bir daha yatmışlar mı? Yatmışlar. 3 gün boyunca Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın bundan haberi var mı? Madden yok, çünkü Ayet öyle.

Üçüncü günün sonunda, Hazreti Ali, Hazreti Fatıma, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin yatağa düşmüş mü açlıktan? Evet. Peygamber Aleyhisselatu Vesselam durumdan hala habersiz. Mescitte dönüp dediği cümle şu, “Ali nerede?”
Dediler ki, “Ya Resulullah evde heralde.”
Dedi ki, “Hayırdır?”
Sonra bir öğrendi ki oruç tutmuşlar, yiyecekleri yemekleri yokmuş. Hazreti Fatıma kızı, Hazreti Ali kardeşi, Hazreti Hasan-Hüseyin torunları.

Kapıya doğru gitti Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam, kapıda vahiy inzal oldu, “Biz Ehli Beyt’i temizledik.” diye.

Bak düşün, oğlunu evlendiriyorsun veya evlenmedin baban ile beraber yaşıyorsun, bir evdesin, karı koca aç kalmışsın. Babanı aramaz mısın? “Baba biz bu ay maaşı erken bitirdik, zor durumdayız, evde yemek yok” Veya bunu demesen bile onun evine gidersin değil mi?

Hazreti Ali Efendimizin haşa hiç mi aklı yoktu beyler? Derdi ki, “Ya Fatıma iftar saati yiyeceğimizi verdik bir fakire, gel gidelim kayın pederim Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın sofrasında yiyelim.”

Hazreti Fatıma’nın aklı yok muydu haşa? 2 tane evladı açlıktan hasta olmuş. Hazreti Hasan-Hüseyin’i alıp gitmesini bilmez miydi Hazreti Ebubekir’in evine, Hazreti Aişe’nin evine, Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam’ın evine?

Edep vardı. Edep böyle bir şey beyler.

Baban Peygamber bile olsa “Bu Rabbimin imtihanıdır” deyip susmuşlar.

Vahiy öyle geldi onlara, bedavaya değil. Bu vahiy edep üzerine indi. Ehli Beyt, Seyyidlerin edebi budur. Aç kalır ses etmez. Susuz kalır ses etmez.

Şimdi müridana bir bak, gece saat 12, yüzlerce kere şahit olduğum var, “Şeyhim karnım ağrıyor.” Beyefendi o kadar çok yemiş, karnı ağrımış hazımsızlık var. “Karnım ağrıyor, ne içsem acaba…”
“Şeyhim işler kötü, ne yapalım?” Sabretsene.

Hani sen Ehli Beyt’i çok seviyorsun ya, bir söz üzerine 300 tane Maşallah diyorsun ya, Ehli Beyt’in yaşantısı böyle beyefendiler. Edep böyle edep.

Yoksa birilerinin tekkede öğrettiği gibi kapıdan girerken “Hu” demek, yok bir ayağının üstüne bir ayağını koymak, yok diz üstü oturmak… Böyle bir şey yok. Bunlar hikaye. Bunlar birilerinin saltanatı.

Elhamdülillah Hazreti Pir Abdulkadir Geylani, Ahmet Er Rifai, İbrahimi Dussuki, Ahmet El Bedevi gibi akidede, tevhidde şah olmuş bu zatların hakiki okullarında bu saltanat yok Elhamdülillah.

Ama dikkat, bu saltanat yok ama edep var. Öyle edep var ki kolu kopsa sesi çıkmaz adamın. Bilir Rabbi vermiş o imtihanı. Birisinin vesilesi ile veya bir şeyin vesilesi ile.

İnsan bu kadar rahat olamaz. İnsan bu kadar hem rahatı istiyor, hem zorluk istemiyor, en ufak söze kırılacak, sonra diyecek ki, “Şeyhim bizden bir şey olur mu?” bizden bir şey olmaz. Çünkü bir şey olması edebe bağlı. Edepler Ayeti Kerime ile sabit.

Altıncı madde, “Şeyh bir çobandır. Kardeşinin hatasını dedikodu eden, bu yolun evladı değildir.” İki kere iki, dört. Bu sözler Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretlerine aittir, isteyen kabul eder, isteyen etmez…

O bir çobandır, bizler koyunuz. Koyunlar kendi aralarında zaman zaman sıkıntı yaşayabilir.

İnsanız nefis sahibiyiz. Ancak dedikodu etmez. Dedikodu eden bu yolun evladı değildir.

Bu yolun evlatları şikayetçi de değildir; kardeşinin derdini çözen ya da onu örtebilendir. Ya çöz ya üstünü ört ya da sus. Beceremiyorsan daha bu yolun evladı değilsin.

Hazreti Pir Abdulkadir Geylani Hazretleri bu dersin sonunda şu beyannameyi söyler,

“Evladım, ben yaşarken benim elimden 700 bin kişi biat aldı, tövbe etti. Bunlardan ancak 210 bini bizim yolumuza dahil oldu.” (Zorluğa eyvallah dedi, ben bu yolda yürürüm dedi. Diğerleri de evlat, bu 700 bin kişi de İnşallah kurtuldular. Ama 210 bin kişi bizimle yola çıktı.)

“Bunlardan ancak 5 bini imtihanlara göğüs gerdi, evladımız oldu.” (Diğerleri müridimizdi.)

“5 bin tanesi evladımız oldu.” (İmtihanlara göğüs gerdikleri için)

“Bunlardan ancak 500’ü menfaatini gütmedi de has evlatlarımızdan oldu.” (Dünya menfaatelerinden de sıyrıldı, kendine bir şey istemedi, kendine bir şey aramadı, geriye kaldı 500.)

Yanlış anlamayın Hazreti Pir diğerlerini dışarıda bırakmıyor. İnsanlar arasında Rabbinin dereceleri nasıl hasıl ettiğini anlatıyor bizlere. Yoksa 700 bin kişi Hazreti Pir’in talebesi ama talebeler nasıl derecelendi iyi anlamak lazım.

Bunlardan ancak 500’ü hizmette menfaatini gütmedi de has evlat oldu. 700 bin kişide 500. 700 kişide 5 kişi yapar.

“Bunlardan da ancak 50 tanesi dünya ile ahiret menfaatini bir yerde bırakabildi de ben onları Rabbimle tanıştırdım.” diyor. Bir yer geldi, o 500 tane has evladımdan 50 tanesi ‘biz ahireti de boşadık’ haline geldiler, ‘derdimiz ne Cennettir ne Cennet ümididir ne Cehennem korkusudur’ dediler. Ve “50 tanesini Rabbimle buluşturdum” diyor Hazreti Pir.

Umulur ki anlarız.

Has evlat olmak çok yakınında olmak anlamına gelmez. Adam Japonya’dadır, 15 yıldır görmüyordur şeyhini ama has evlattır.

Adam şeyhin yanında 24 saat hizmetkardır, sadece müridi olmak için hazırlanıyordur hala. İnşallah mürid olabiliriz.

Has evlatlık böyle bir şey. Mürid olmaya gayret edenleriz.

Ümmeti Muhammed unutmasın ki, bizler bu edebe kavuşmadığımız sürece daha çok bekleriz.

Sadece ahiretlik değil, dünyada da bu edebe muhtacız.

Ey gençler babalarınız sizin arkadaşlarınız değildir. Anneleriniz sizin arkadaşınız değildir. Şeyhleriniz sizin arkadaşınız değildir velev ki onlarla 24 saat top oynasanız. Velek vi onlarla yıllarca gezseniz, şakalaşsanız. Bu ayrı bir yer, edep ayrı bir yer.

Küçükler, abileriniz sizin arkadaşlarınız değildir. Onlar sizin abilerinizdir. İsterseniz günde 2 saat sizi sırtınızda taşıyor ve eğlendiriyor olsunlar.

Bu ayrımı bu millet yapmayı beceremedi. Bu millet ona boyun büktürene Eyvallah ediyor çünkü kendisi de boyun büktürüyor.

Bu millet neden saltanat seviyor biliyor musunuz?

Çünkü bu milletin nefsi saltanat hastası. Bu millet kendi yapamadığı saltanatı başkasında görünce boyun büküyor.

Acı olan; saltanatın olmayıp da tevhid akidesinin birinci madde olduğu, mütevazilikte zirve olan bir yer ile karşılaştığımız anda ise ne yazık ki şımarıveriyoruz. O da bizi dünyada da, ahirette de perişan ediyor; habersiz kalıyoruz.

Cenabı Hakk bizleri edeplendirsin. Anamıza, babamıza, devletimize, şeyhimize karşı edeplendirsin.

Lütfen bu yazıyı 3 defa okuyun.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

yemek yeme usülü, bilinmeyen mide,hipokrat yemini

Mide’nin Mevsimleri

İnsan yapısı ve insan yapısı ile ilgili olan ilim. Ağırlıklı olarak ‘tıbbiye’ olarak beyan ediyoruz ama tıbba gelene kadarki süreçte aslında biz insanın fiziksel, kimyasal, biyolojiksel ve matematisel bir canlı olduğunu kısaca ifade etmeye gayret ettik ispat ve delilleriyle. Bugün tıbba bir girizgah yapıyoruz belki

İnsan bir alem, bütün alemleri de içinde tanıyan ve taşıyan bir alem. Hem tanır hem taşır. Hem etkilenir hem etkiler. Yani insanın kendi şahsı manevisi üzerine bakıldığı zaman bir an için insanın kendi kendinin aklını kaçırması da mümkündür. O yüzden müvazenei akıl gerektirir. Bilim bu noktada işi biraz sabitleştirmeye gayret etmiştir. Dolayısıyla tıp diye bahsedeceğiz hususen ama insanın biyolojik, fizyolojik, kimyevi ve matematiksel yönüne şimdi geniş olarak bakacağız ve bilimin bu kadar inançsızca değerler üzerinden hareketi onun ne hale gelmesine sebebiyet vermiş onu da ifade etmeye gayret edeceğiz.

Tabi ki tıp deyince insanın aklına gelen ilk mevzuatı kendi hayatı ile alakalı olup hastalıklarına ilişkin oluyor. Tıp Risalesi’nin içerisinde kitap 3 ya da 4 cilt olacak. Bir kısmı hastalıklar ile ilgilidir ama öncelikli meselemiz tıbbın ortaya koymuş olduğu insanın doğru bir şekilde tanınması gerektiğidir. Yani biz insanı gerçekten doğru bir şekilde tanıyabiliyor muyuz; fizyonomisi ile, kimyası ile, biyolojisi ile ve matematiği ile. Bundan sonra tıbbı anlayamıyorsak buradan koymuş olduğumuz değerler ile bu insana bir şifa vesilesi uğrunda yapmaya çalıştığımız bütün gayretler ne yazık ki boşuna gidiyor veya nakıs kalıyor.

Zannedilmesin ki bu Tıp Külliyatı’nın içeresindeki tıp ile alakalı olan kısım tıbbiyenin bugüne kadar getirmiş olduğu değerlerin tamamen yanlış olduğun izah etmek için değildir. Ama insanı doğru tanıma uğrunda verilecek doğru matematik, doğru fizik, doğru kimya, doğru biyoloji üzerine kurgulayacağımız daha doğru bir tıp anlayışı ile ancak insanların aradığı vücudundaki mutluluğu kavuşmasını sağlayabiliriz. Başka türlü iş eksik kalır.

Dünya Sağlık Örgütü diyor ki, “Son 2 yıl içerisinde bütün Dünya’da yapmış olduğumuz tıbbi tedaviler, cerrahi müdahaleler, farmakolojik müdahaleler, psikiyatrik müdahaleler vs tıbbın bütün alanlarında yapmış olduğumuz müdahaleler ile 2 milyon 400 bin insana zarar verdik.”

Bu resmi rakamdır açıp bakılabilir.

Tıp diyor ki, “Biz gelmiş olduğumuz noktada, almış olduğumuz eğitim itibariyle insana hizmet için bu mücadeleyi veriyoruz.” Elbetteki bütün doktorlar insanlar sağlıklı hayat sürsünler diye mücadele veriyor. Ama bizim burada temel aldığımız yer doktorlar değil, literatür.

Yani doktorun geçmiş olduğu bir eğitim sistemi var. Bu eğitim sisteminin hazırlandığı bir literatür dünyası var. Bu literatür dünyasının arkasında farmakolojik bir mafya yapılanması var. Bunun arkasında bunu bir para kazanma metodu olarak gören bir alt yapı var. Dolayısıyla burada doktorlarımızı tamamen tenzih ederiz. Çünkü buradaki olay literatür uygulaması sonucu ortaya çıkan spesifikasyonlardır. Yani doktor önüne gelen hastaya mevcuttaki literatür ve almış olduğu eğitim çerçevesinde %70 oranında böyle karar verir, %10’u kendi insiyatifidir, %20’si ise tecrübesidir. Yani bugünkü doktorlar verdikleri kararları bu şekilde verir. Ancak ortaya koydukları değerle diyorlar ki, “Bütün bu hülasa ile biz, Dünya çapında yaptığımız bu tedavilerle 2 seneden beri 2 milyon 400 bin insana bilmeyerek, yanlışlıkla zarar verdik.”

Bu sene başka resmi bir açıklama daha geldi 2019’da, “1950 yılından bu güne kadar uyguladığımız tedavi metotlarıyla dünya çapında yaklaşık 100 milyon insana zarar verdik” dediler. Biz bu rakamı zaten daha önce açıklayarak Esmaül Hüsna’da “Modern tıp dünyada 100 milyon insanın hayatına son vermiştir.” demiştik. Bu sene de resmi bir açıklama gelmiş oldu.

Şimdi ortak hedef insanların fayda görmesi ve şifaya kavuşması ama 100 milyon insan zarar gördüyse o zaman bir yerde bir hatamız var. İşte bu hatayı derleyip toplamak adınadır bu külliyat. Tamamen değer noktamız literatürdür. Çünkü doktor aldığı eğitime göre iş yapıyor. O eğitimin dışında bir şey yapmasına zaten imkan tanınmıyor, kanunlar o çerçevede oturtturulmuş. Farmakoloji üzerine bina edilmiş bir tıbbımız var ve bütün dünya çapında bu böyle. Literatürdeki sıkıntımız bizi bu noktaya getirmiştir.

Dolayısıyla normal açıdan hasta olarak bizler dahi bakarken olaya, “Doktor bize yanlış bir ilaç verdi, yanlış bir tedavi yaptı” demek yerine, bir taraftan değişmesi gereken bir literatür olduğu bilincini etrafa yaymamız lazım.

Yani o arkadaki farmakoloji mafyası doktorları bizim önümüze koyuyor, biz doktorlara sanki düşmanlarmış gibi algılıyoruz. Halbuki doktorumuzun yaptığı şey şu, literatür diyor ki, “Bu adamın burası ağrırsa, bu tür endeksiyonlar verirse, bu sıklıkta oluyorsa, bu laboratuvar sonuçları da önündeyse; o halde bu ilacı vereceksin.” Ortada bir de tecrübe mekanizması var ama o da yıllar gerektiriyor. Dolayısıyla dediğimiz gibi bu külliyatın tıp tarafında direk olarak hedef aldığımız doktorlar değildir. Biz işin arkasında bu literatürü hazırlayan amcalara yazıyoruz ki kitabı ve bu amcaların sistemini yıkmayı tasavvur etmiş olan bir külliyattır.

Çünkü bu literatür farmakoloji mafyasının kontrolünde olduğu sürece ve değişmezse önümüzdeki 50 yıl 450 milyon insan daha ölecek. Önümüzdeki 50 yıl bu farmakoloji ve bu tıp anlayışı ile gidersek 450 milyon insanın ölümüne vesile olacaklar. Bu da yine resmi rakamlarında açıklayacakları. Gayri resmi olan rakam daha geniş.

Siz Afrika’da, Orta Asya’da istatistik tutabiliyor musunuz? Hayır. Bu istatistiğin Avrupa’da, Orta Doğu’da ve Amerika ülkelerinde alındığını hesaba katarsanız, bu sayının daha yüksek olduğunu anlarsınız.

Cenabı Allah’ın Kur’an’da Ayeti Kerimelerle insanın en temelde tıbbi unsurları ‘yemesi ve içmesiyle alakalıdır’ diye genel nefsani bir algımız var bizim.

Biz Tıp Külliyatına başlarken bile nereden başlanacak diye baktığımızda herkesin ortak kanaati ‘sindirim sistemi’ üzerineydi. Çünkü insanlar yedikleri ve içtikleri ile büyük bir derde düşmüşler ve bütün hikayenin mide bazında dönüp dolaşıyor sanılıyor halbuki bu ‘külli’ yani ‘tüm’ ile ilgili bir sistemdir.

Bu külli sistemi cüzilere böldüğünüz zaman yani tek tek ele aldığınız zaman, sistemler arasındaki fonksiyonlar birbirinden uzaklaştığı için tıbbın getireceği tedavi metotlarını da çözümleme imkanını düşürmüş oluyoruz.

Biz bu tıp külliyatını; sindirim sistemi-bağışıklık sistemi-sinir sistemi vs diye ayırsaydık aynı hataya biz de düşerdik. Çünkü bu külli bir sistem. Bu külli sistemin içerisinde ana parçalar var ama bu ana parçalar aynı zamanda ana arterlerdir. Yani siz mideye baktığınız zaman birazdan o örnekle bu konuyu daha da açacağız, yani sindirim sisteminin nasıl bir sistem olduğunu, bu sistem üzerinde çalışan adamın lenfolojiyi iyi bilmesi gerektiğini, sinir sistemini iyi bilmesi gerektiğini, dalağı, pankreası, böbreği iyi tanıması gerektiğini ifade edeceğiz. Ve hatta cinsel hayatı bile iyi bilmesi gerektiğini ifade edeceğiz. Bunlar eksik kalırsa, mide doktoru ya da iç hastalıklar doktoru ya da gastronomi üzerine sadece bir uzmanlık alanı tabii ettiğimizde tıbbın geldiği noktada bir yerlerde nakıs kalıyoruz.

Hazreti Allah En’am Suresi 141. Ayetinde şöyle buyuruyor,

enam141
Enam 141

“Çardaklı ve çardaksız bağları, bahçeleri meydana getiren O’dur. Tadları, muhtelif hurmaların, ekinlerin, zeytinlerin, narların ve birbirine benzeyen ve benzemeyen meyvaların mahsülünden yiyin.”

Ne zaman Ya Rabbi? “Mahsulünü verdiğim vakit.” Vakti mahsülde.
Ayetin ikinci kısmı, “Hasat gününde onun hakkı olan sadakayı verin.”
Üçüncü kısmı, “İsraf etmeyin. Şüphesiz O israf edenleri sevmez.”

Hazreti Allah burada bir kere gastronomi ile ilgili çok önemli bir mevzuyu emrediyor. Gastronomi kısmını açacağız ama Ayet geldiği için beyan edelim, burada Hazreti Allah diyor ki, “Her meyvanın bir çeşidini yarattım çünkü insanlar çeşit çeşittir.” Yani bu insanın burada yiyeceği nar ve zeytinin yapısı buradaki insana göre kurgulanmıştır. Zira yaşadığı coğrafi konumuz enlemsel ve boylamsal etkilenimi, iklim koşulları, nemi, tuzu, toprak yapısı diye önümüze aldığımız zaman meydana gelen bu bağ yapısından hasıl olan bu ekinler o civarda yaşayan insanlar içindir.

Hazreti Allah Ayetin sonunda diyor ki “İsraf etmeyin.” Nedir israf? Mahsulünden önce bir şeyi yemek insanın önce kendisine ve sonra toprağa karşı bir israfıdır. Bu israf bizim kendi nefsani istek ve arzularımızdan doğmuştur. Mahsül zamanı gelmemiş olan bir sebze ve meyvanın vücudumuza bırakın fayda vermesini zarar vermesi söz konusudur. Bu zararın karşılığı olarak metabolizma koşulları bozulmaktadır. Çünkü birazdan anlatacağımız üzere, metabolizma

Mahsul zamanı gelmemiş olan sebze ve meyvenin vücudumuza bırakın fayda vermesini, zarar vermesi söz konusudur. Bu zararın karşılığı olarak metabolizma koşulları bozulmaktadır. Çünkü geçen hafta anlaşmıştık, dil elektromanyetik bir motor demiştik. Bu elektromanyetik motorun bütün vücutta etkisi var. Vücudumuza aldığımız her ürünün bir frekansı var. Vaktinde yetişmemiş olan bir meyvayı sebzeyi yersen mevsiminden önce yersen israf etmiş olursun. Bu israf hem nefsani bir israf olup hem de vücudunda kendine harabiyet verdiğinin ifadesidir.

Midenin mevsimleri vardır. Canının istediği şeyi canın istediği zaman yiyemezsin.

İnsan vücudunun yaratılışı uzayla ve bütün alemlerle de matematiksel olarak bir birine denk düşmektedir. Birazdan bahsi geçilecek.

Hazreti Allah Abese Suresi 24. ayeti kerimede şöyle buyuruyor;

Abese Suresi 24
Abese Suresi 24

”İnsan kendi yiyeceğine bir baksın.”

Burada ‘ne yediğinize bakın’ ile kast edilen haberdar olma anlamında mı? Hayır. Hazreti Allah şifanın bir başka metodunu bizlere beyan ediyor.

Çünkü insan vücudunda şifa unsurlarını meydana getiren unsurlar, insanın 6 duyusuyla eşdeğerdir. İnsanın 5 duyusu vardır demeyin insanın 6 tane duyusu vardır. Hatta daha fazladır ama tıbbi olarak beyan edeceğimiz 6 tane vardır. Altıncısı olan ise his matematiğidir ama onuda 6. his olarak anlatmışlar. Onu daha sonra duyu sistemi üzerinde ifade edeceğiz.

Bu ayetin gizlemiş olduğu hikmet şudur; insan tıbbi olarak başına gelen herhangi bir hastalıktan; gördüğüyle, duyduğuyla, yuttuğuyla, hissettiğiyle, dokunduğuyla ve yaşantısıyla şifa bulabilir.

Yani bir insana sadece ve sadece “Senin bu hapı yutman lazım, bundan başka bir şifa yoktur” demek bu Ayeti Kerimenin hükümlerine terstir. Çünkü duyu organlarımızın dışarıdan bir şeyleri almasındaki kastiyet sadece vücudun ihtiyaçlarını gidermek üzerine değil; aynı zamanda vücudun eksiklerini kapatmak üzerinedir.

Sindirim sistemi ve koku o kadar birbiriyle alakalıdır ki, o kadar birbiri içine girmiştir; kokusuz bir sindirim sistemi olmaz.

Bu yüzden Peygamber Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz; ”Yeryüzünde bana koku sevdirildi.” buyurdu. Çünkü kokunun insan vücudunda etkilemediği bir organ yok. Midesi, yapısı, böbrekleri, lenfolojisi, sinir sistemi, sindirim sistemi, bağışıklık sistemi…

Koku insan hayatının bir bütünü.

Sonra gözleri. Yani gördükleri, yani dış dünyadan almış oldukları o görüntüler.

Peygamber efendimiz ne dedi?

”Ben yeşili severim.”

Niye?

Yeşili hep beraber seyrederken, laboratuvar ortamlarında beraberce bir deney yapalım; asit baz dengesinde PH+1’i sağlayan yeryüzündeki tek renk yeşildir.

Tek bir renk.

Renkler insanlar için bir şifa kaynağıdır, o yüzden zaten madde renklenmiştir.

Renklerin dünyası dikkat ederseniz sadece bizde değil bütün hayvanatta var ama farklı farklı. Mesela köpeğin gözü var ama bizim gördüğümüz renkleri görmüyor. Kedi de görmüyor. Maymun başka renklere absörbe edilmiş, kertenkele bir başka renklere.

Hatta öyle canlılar var ki, dünyayı siyah-beyaz, kırmızı-beyaz, kırmızı-yeşil, kırmızı-mavi görüyor.

Sebep?

Çünkü onun vücudu o renk tonlarıyla ilişkili şifaya muhtaçtır. Vücudu her renge göre yaratılmamıştır.

Yer yüzünde her rengi olduğu gibi görme yeteneğine sahip tek canlı insandır. O yüzden insan bütün alemleri içinde barındırmaktadır. Bütün alemlerdeki bütün renkleri gören tek canlı insanoğludur. Öyleyse bu da bütün alemlerin bizde olduğunun bilimsel bir kanıtıdır.

İnsan bütün alemleri kendi vücudunda taşır. Bütün alemler de ona hizmet için yaratılmıştır çünkü kökenimiz Nuru Muhammedi, Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam Efendimizdir.

Buradaki hakikat ile anlıyoruz ki, yer yüzünde gördüğümüz renkler bizim için bir şifa kaynağıdır. Sonra kulağımız; duyduğumuz sesler bizim için bir şifa kaynağıdır. Dokunduğumuz tatlar; bizim için bir şifa kaynağıdır.

Birazdan Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in yeme şeklini anlatacağız, o zaman sindirim sistemini daha iyi anlayacaksınız.

Hazreti Allah Araf Suresi 31. Ayeti Kerimede şöyle buyuruyor,

araf 31
Araf 31

”Ey Ademoğulları, bütün mescidlerde ziynetlerinizi takınız, yiyiniz ve içiniz, israf edenlerden olmayın, şüphesiz O, israf edenleri sevmez.”

Şimdi dikkat, Ayeti Kerime ”Ey Ademoğulları” diye başlıyor. İçinde mümin var, kafir var, fasık var…

Ayetin devamında, ”Bütün mescidlerde ziynetlerinizi takınız” diyor. Kafiri var, münafığı var, hiç inanmayanı var, hayatında mescit görmeyen adam var.

Burada ne demek isteniyor?

Bir Hristiyana’da söyleniyor, bir kafire de söyleniyor bir ateistede söyleniyor bu Ayeti Kerime.

Hazreti Allah diyor ki ”İnsansınız, iman haricinde sizin yiyeceğiniz olan bütün rızkınıza kefil olan benim, dolayısıyla yemeyi içmeyi size bir hak olarak verdim dininize bakmadan.”

Peki, ”bütün mescidlerde ziynetlerinizi takınız” demek ne demek biliyor musunuz?

Buradaki ”mescid” ifadesi, mümin olsun kafir olsun Allahu Zülcelal’in herkese vermiş olduğu, Resulullah’ın kendi sofrasında uygulamış olduğu bir adaptır. O adaba uyarsanız diyor, mümin kafir fark etmez sizin sistematiğinizi ben öyle kurguladım, uyarsanız buna, yemeniz ve içmenizde ne kilo alırsınız ne rahatsızlanırsınız ne hastalanırsınız genel olarak.

İnsan hastalanmayacak mı? Hastalanacak çünkü imtihan var. Ama bir insanın kendi nefsiyle kendine ettiği var, birde kendi nefsinden olmayıp nefsini adam etmek için verilen hastalıklar var. Dolayısıyla bu iki farkı iyi anlamak lazım.

Şimdi bakınız ziynetleri takınmak, yemek ve içmek… O ziynetler nedir, görünmedir ve görüntüdür.

Yani Peygamber Efendimizin sofrasına gidiyoruz. Peygamber Efendimizin sofrasındaki yeme adabına bakıyoruz ve şunu görüyoruz; birinci madde, sofraya evde olan her şey konur. Yani bunu yarına saklayalım öbür güne saklayalım diye bir anlayış yoktur. Zaten az bir yiyecek vardı o da ayrı bir mesele, buzdolabı yoktu, difrizler yoktu, şimdiki gibi et bolluğu da yoktu. Yiyecek çeşitleri belliydi, nadiren bir parça et olabilir, hurma vardır, arpa vardır, bunlardan karıştırılarak elde edilmiş bir takım ekmek vardır, ara sıra denk gelirse bal vardır vs ağırlıklı yemek türleri bu.

Evde olan her şey konduktan sonra bu bir nizam ve intizama göre konur ve yemeğin tamamı; evde bulunan herkesle birlikte yenir.

Sebep?

Çünkü biz sofrada gördüklerimizle beraber sindirimimizi sağlayan canlılarız. Beraber yeme alışkanlığı bütün hayvanatta var, bir tek insan tek başına yemeye çaba sarf eder.

Dikkat edin, hayvanların özellikle memeli olanları, yani yapısal olarak sindirim sistemi bize yakın olanlara dikkat ederseniz, ya evladıyla, ya beraberindekilerle bir şeyi yemeye çalışır çünkü ortaklaşa yenilen yemeklerde meydana gelen enerji, tek başına yenilen yemekten farklıdır.

Zannedildiği gibi insan sadece ayakta yediği için veya fastfood yediği için şişmanlayıp tıbbı bozulmuyor, bir taraftan da toplu yemek kültürünü kaybettik biz. Toplu yemek kültürünü kaybettiğiniz yerde, tıbbiyenin sistemsel bakış açısından insan hastalanacaktır.

İkinci madde, Peygamber efendimizin yemeye tuzla başlaması.

Üçüncü mesele, yemeye Besmele ile başlaması fakat tıbbi tarafıyla devam edelim; parmaklarıyla ellerini yemeğe dokundurması.

Çünkü insan vücudunda sağ elin ilk 3 parmağın (baş-işaret-orta) ucunda var olan sinir sisteminin tamamı; gastronom sinir sistemidir. Yani bir taraftan mideye, bir taraftan böbrek üstüne, bir taraftan da duygularıyla ilişkili olan bütün dokunuşlara itibar eder. Bütün merkez noktalar bu üç parmaktadır. Tıbbiye bunu görmek zorundadır.

Sebep?

Adam “Bende hazımsızlık var.” diyor ve bu hazımsızlık üzerine bir sürü tahlil yapıyorlar ama unuttukları bir yer var; adamın eğer sinir-dolaşım fonksiyonlarında problem varsa, omuz başlarında kireçlenme varsa, parmak uçlarında hissizlik varsa; midesinin asit üretimi, midesinin yapısal üretimi engellendiği için hazımsızlık meydana gelir. Hastalıklardan bir tanesi.

Tıbbın bundan haberi var mı?

Yok.

Çünkü tıbba göre dokunmak ne alaka mide ne alaka.

İyi ama biz parmak uçlarından çıkan sinirlerin omuriliğin aynı mide arkası bölgesine gittiğini görüyoruz. Tam midenin arkasına denk geliyor bu sinirler. Çünkü mideye bire bir haber gidiyor. Bu sinir sistemi mideye diyor ki; “Birazdan tatlısı, ekşisi, sıcağı, soğuğu ile, aynen şöyle bir yemeği yemek üzeresin, haberin olsun.”

Midede tek çeşit asit yok. 2-3 çeşitte yok. 300’den fazla asit çeşidini barındırır mide. Bunları birbirlerine benzettiler ve hepsine ‘hidroklorik asit’ dediler çıktılar işin içinden.

Mide zannedildiği gibi sadece asit üreten bir merkez değil. Bir duyum merkezi; Dünya gibi.

Dördüncü madde, yemekte aralar verir ve hafifçe gülümsetecek şakalar yapardı.

Şimdi bizimkiler ‘yemekte konuşulmaz’ diyor. Tam tersi, yemekte konuşulur; ağzında yemek varken konuşulmaz. Yemek ağızdayken karşıdakini iğrendirmemek adına konuşulmaz ama yemekteyken konuşulur ve hatta hafifçe şakalaşılır.

Çünkü mide kapakçığını hareketlendiren en hızlı refleks; gülme refleksidir. Bu şekilde büyük oranda hazımsızlık ortadan kalkmış oluyor.

İnsanın gülme ve nefes alma fonksiyonu; karaciğer ve midedeki etkenleri değiştirmektedir.

İnsanın neşeliyken yediği bir yemeği hazmı farklıdır, sinirliyken yediği zamanki hazmı farklıdır.

“İslam gülümseme dinidir, İslam’da Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın gülümsemesi sünnettir” diyorlar.

“Adamın adamı gülümsetmesi için şaka lazımdır.” diyorsun; bu sefer de “Hafifliktir.” diyorlar.

Bu doğru bir hareket değil. Biz Müslümanlar helal yoldan helal kelimelerle, latif kelimelerle bir başkasıyla alay etmeden ve dalga geçmeden ve aşağılamadan zekice şakalar yapan ve gülen insanlarız.

“Gülmek kalbi karartır.” diyorlar. ‘Neye gülmek’ kalbi karartır sen bana onu söyle.

Eğer sen bir başkasının düştüğü hale gülersen kalbin kararır. Ama tamamen vücudunun bir ihtiyacı olmasa vermezdi Hazreti Allah. Kur’an’da Ayetleriyle beyan ederdi, ‘sakın ha gülmeyin’ derdi ama ne böyle bir Ayet var ne de böyle bir Hadis var.

Ehli Beyt‘e baksanız onlarda aramızdaki en şakacı insanlardı çünkü Resulullah Aleyhisselatu Vesselam öyleydi; gerektiği zaman gerektiği yerde ve en çok da yemek sofrasında.

Resulü Kibriya Aleyhisselatu Vesselam; midesinin 3/1’ini yemek ile, geriye kalan 3/1’ini su ile ve son kalan 3/1’lik kısmı hava için boşluk bırakmıştır.

Neden? 

Çünkü midenin sadece 3/1’i gerçekten yemeği öğütebilecek olarak yaratılmıştır. Bundan üstünü koymak adama omuzlarına taşıyamayacağı yükü alması anlamına gelir.

Biraz da tıbbın tarihine gidelim.

Bütün tıbbiye ortak bir yemin ediyor buna Hipokrat yemini diyorlar. Yunanlı bir hipokrattan bahsediyoruz, Eflatun döneminde yaşadığı söylenilen bir adam.

Bu adamın ağzından dökülen bir yemin ediyorlar; ”Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime, din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevim ve vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Güzel bir yemin ama bu Hipokrat’ın yemini değil. Birinci mesele bu. Tabi Hipokrat’ın orjinal diye iddia edilen metni de bu değil birazdan beyan edeceğiz.

En azından farkı anlatalım, tıp neden bir yerde tıkanmış onu anlayalım.

Bir adam aslını inkar ederse kendini bulamaz. Adam dedesini inkar ederse kendisini bulabilir mi?

Mümkün değil.

Adama Kürt olduğunu veya Türk olduğunu söylüyorsun, adam geçmişini inkar ediyor ama bunların bir genetiği var, bir yapısı, hayata bakış açısı, hayatı algılayış biçimi var. Geçmişi reddedip bir başka şeye yamanmaya istediğin kadar uğraş, genetiğin buna müsait değil.

Bir Avrupalı olman mümkün değil.

Ne Avrupalı senin gibi olabilir ne de sen onun gibi olabilirsin.

Ama Hipokrat’ın gerçek yemini ise şöyle onların kendi kitabında, ”Hekim, Apollon, Asklepios, Higia, Panasea üzerine…”

Kim bunlar? İnandığı 4 tane Tanrı. Diyor ki, “Bu Tanrılar üzerine…”

Ne Tanrısı bunlar? Sağlık, şifa vs bunların inandığı Yunan Mitolojisi’nin Tanrıları.

Sonra devam ediyor; ”… bütün Tanrı ve tanrıçaların huzurunda yemin ederim ki…” Bakın yemine kendi inandığı değerlerle başladı.

Sonra; ”… yeteneğim ve gücüm el verdiğince bu ant ve sözlerimi tutacağım…”

Sonra diyor ki; ”… bu sanatta hocamı babam gibi tanıyacağım, rızkımı onunla paylaşacağım. İhtiyacı olursa kesemi onunla bölüşeceğim, çocuklarına kardeşim gibi bakacağım ve öğrenmek isterlerse bu sanatı ücretsiz öğreteceğim. İlaç reçetelerini, şifai bilgileri ve diğer bilgileri sadece ve sadece kendi evlatlarıma, hocamın çocuklarına ve hekimlik kurallarına uygun sözleşmeye bağlı ve ant içmişlere öğreteceğim.”

Birinci madde, adam diyor ki tıp bir sanattır. Neden sanat diyor? Çünkü sanatta insan fizyonomisinin bütün duyuları vardır ama bilimde duyular ölçülemiyorsa yoktur.

İşte tıp burada koptu. Dedi ki ölçemediğimiz bir şeyi kabul edemeyiz o yüzden tezlerimiz üzerinden bunları ispatlayabilirsek varız, ispatlayamıyorsak yokuz dedi.

Tez matematiğinin de yanlış olduğunu anlatacağız birazdan.

Diğer enteresan şey, adam hocasını baba olarak görüyor.

Biz bunu tasavvuftan biliyoruz. Tasavvufta bir insanın şeyhi manevi babasıdır. Adam Tanrıyı başta yazdı sonra kendince şeyhini yazdı.

Peki bugünkü Hipokrat yemini nedir?

Bugünkü Hipokrat yemini diye yapılan yeminin Hipokrat yeminiyle alakası yoktur.

Bu farmakoloji mafyasının tıbbiyeye vermiş olduğu yemindir.

Sonra gerçek Hipokrat‘ın yemininde diyor ki; ”Bu yemine sadık kalırsam; hayatımı ve mesleki uygulamalarımı insanların tümünden ve her zaman saygı görerek mutlulukla sürdüreyim, ama ona ihanet eder ya da çiğnersem tam tersini yaşayayım.”

Diyor ki benim cezamı Allah versin. Kendi namusum kendi şerefim diyor Hipokrat. An gelir nefsime yenik düşer para ile satabilirim diyor ve bu durum karşısında kendisine de böyle bir duruma düşerse bir nevi bela okumuş oluyor.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

biz-hep-guzeliz

Biz Hep Güzeliz

Bayram yeryüzündeki belkide ahirete intikal ettikten sonra hatırlanacak ender günlerden biridir.

Öyle ki insanlar cennete giderler, cennete gittikleri zaman dünyadan neredeyse hiç bir şey hatırlamazlar.

Çok defa anlatmıştık ama hatırlayacakları şeylerden bir tanesi mesela Resulullah’ın doğum günleridir. O pazartesi günü doğduğu günde, Cennet’in bir yerinden bir nur, bir ışık saçılır. O ışık saçılınca Cennet’te hafif böyle latif bir yağmur, kokulu bir yağmur düşer ve insanlar o gün Resulullah Aleyhisselam’ın doğduğunun tekrarını hatırlar.

Bayramlar ise genel itibariyle kokular ile anlaşılır.

Her bayramın bir kokusu var.

Her ümmete Cenabı Hakk bir bayram nasip etmiş. O bayram zannetmeyin ki sadece Ümmeti Muhammed içindir.

Hazreti Adem’den bugüne kadar İslam dininin her ümmeti hem oruç tuttular hem o orucun bayramını eda ettiler.

Hazreti İbrahim Efendimizden sonra daha muteber bir hale gelen bir de kurban bayramı var ama  özellikle ramazan bayramı bütün ümmetlerin ortak bayramı olarak vardır.

Ve bu bayramın içerisinde Cennet’te insanlar bunu bir kokuyla algılarlar. Bu latif bir kokudur ve bu kokuyu insanlar duydukları zaman tekrardan hoşnut olurlar.

Hatırlayacakları anlardan bir andır burası. İnsanın dünya hayatından hatırlayabileceği en güzel anlardan bir an. En güzel olması, en güzel yerde tekrardan hatırlanabilmesi için bir imkan. Hatta bizler neden bayram günlerinde mezarlarımızı ziyarete gideriz bilir misiniz?

Çünkü o gün ehli imanın hepsine bayramlarda bir izin verilir ki onların kendilerine gelmiş olan misafirlerini daha rahat görebilmeleri, daha rahat karşılayabilmeleri, onları daha rahat algılayabilmeleri için. Rabbim herkese mezarda kolaylık nasip etsin. Ehli imanın işi kolay ama tabi derece derece zorlu alanlarda var ama hakikat, şu bayram sabahı onlara da bir bayram sabahıdır. Ve o bayram sabahlarında Sahabei Kiram Efendilerimizin neşesi muhabbeti tarih boyunca değişmemiştir. O neşe ve o muhabbet aslında ümmeti bir ve diri tutan, yıl boyunca tekrardan ayakta tutan ve o ümidinin depreştiği andır.

Öyle ki Resulullah Aleyhisselam’ın bir gün Sahabei Kiram’ın arasında -elbette her zaman çok ciddi sorular sorulmaz, arada bir böyle latif sorular soran Sahabei Kiram efendilerimiz olurdu- bir tanesi dedi ki; ”Ya Rasulallah, bu kurban bayramından önce şeytan taşlanırken bu direklere bağlanıyor. Ya Resulallah, bayram günü şeytan ne yapıyor?”

“Ey benim ashabım, şeytanın sizin getirmiş olduğunuz o teşrik tekbirleri ile nasıl kaçtığınız görseydiniz eğer, o zaman ona tuhaf tuhaf bakardınız.” dedi.

Çünkü şeytanın yer yüzünde insanlardan en nefret ettiği an, insanların toplu bir halde Rabb’ini andığı an. En çok kendisini kaybettiği anlardan bir tanesi.

Çünkü o da o olayı hatırlıyor.

Hangi olayı?

Allahu Zülcelal Sad suresinde,

Sad-suresi
Sad Suresi

”O vakit onu düzenlediğimde, insana şekil verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde, hemen ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi toptan secde ettiler. Yalnız iblis müstesna ve kafirlerden oldu”

İşte o tarihten beri küffar, başlarında iblis olmak üzere ehli küffarın o toplu tekbirinden, o beraberce bir araya gelip aynı anda secdesinden, Cuma saatinde ve bayram sabahlarında müthiş derecede berbat bir hale gelmektedir.

Zira iblis için önemli olan neydi?

İnsanları şaşırtmak yoldan çıkartmak.

İnsanlarsa bugün Elhamdulillah 1,5 – 2 milyara yaklaşan Müslüman dünya, 5 vakit namazını henüz kılmak nasip olmamış insanlarda dahil olmak üzere, Cumalarını bile yarım yamalak aksatanlar da dahil olmak üzere, Elhamdulillah bugün herkes bayram sabahında camilerde ve secdeye gidecek. Bu Cenabı Hakk’ın katındaki değeri o kadar üstün ve o kadar yüce bir şeydir ki, insanoğlunun yer yüzünde bu ikmali ve bu muhabbeti yaşayabileceği başka bir an dahi olmaz.

Şöyle düşünün bugün yer yüzünde çok belki küçük bir istisna, Müslümanların %99.99’u bir araya gelmiş olacaklar, hatta oruç tutamayanları, Cuma’ya gitmeyeni, namaz kılmayanı, günahkar olanı hepsi bayram sabahında bir araya gelmek ve Cenabı Hakk’a secde ediyor olmakta olacaklar. Böylelikle insan Rabb’ine karşı duymuş olduğu o muhabbet ile Müslüman olmanın getirdiği hassasiyeti yaşamış olur.

Öyle ki Hazreti İsa Efendimiz kendi bayramlarında, bayram sabahlarında 8 bayramda her seferinde şu duayı tekrar tekrar yapmıştı; ”Ya Rabbi, benim ümmetimi benden sonra gelecek olan Nuri Ahmet’e hizmetkar eyle.”

Çünkü tarih boyunca Hazreti Adem Efendimizden bu güne kadar Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’dan önceki en son nübüvvet halkasında bir önceki Hazreti İsa Efendimizdi. O’na kadar her birisi Ümmeti Muhammed’in muhteşem üstünlüğünü, onun Resulullah’a ümmet olacağının bütün vecis hallerini bildikleri için dualarında her seferinde en başında genellikle ve çoğunlukla, Resulullah’ı anıyorlar ve o andıkları hali ile ümmetleri için, -evet onlar ümmeti Muhammed olamadılar ama- “Ya Rabbi eğer onlardan o günü görecek olanlar varsa, onların çocuklarını torunlarını onlara Ümmeti Muhammed’den et” diye dua ediyorlardı.

Ve şimdi belki bizlerin, belki 100 dede, 150 dede, 200 dede öncesinde, hangi Peygambere intisap ettiyse bizim sülalemiz geçmişimiz, belki o peygamberin duasıyla bu Ümmeti Muhammed’den olma şerefine nail olduk.

Yani bir Cenabı Hakk’ın kulu olmak, bütün melaikenin secde ettiği Hazreti Adem’in torunu olmak, yetmedi Resulullah Aleyhisselam’ın ümmetinden olmak ve ehli iman olmak. Bu hakikat dairesinde neşeden ve muhabbetten başka ne getirir ki insanoğluna?

Öyle ki, Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’a bedevilerden birisi yeni Müslüman olmuştu ve tabi doğal olarak ona sorular soruyordu adamcağız. -Bu arada hemen bir anda Resulullah’ı görünce onun bir anlık bakışına bir anlık nazarına cezbe mi, muhabbet mi ne derseniz deyin, bir anda Müslüman olan çok fazla insan var. Özellikle Medine döneminde ve Mekke Fethi’ne yakın 1-2 yıl önce. Yani adam böyle bir köşeyi dönmüş, Medine’ye ticaret için gelmiş, Resulullah Aleyhisselam ile karşı karşıya geliyor, -“Kimdir bu adam?”
+”Bu adam peygamberdir.”
-“Ben ona iman edeceğim.”
+”Ya ne olduğunu biliyor musun, neye iman edeceksin, ne yapacaksın?”
-“Yok ben iman edeceğim.” Böyle çok olaylar yaşandı.

Böyle 60 yaşlarında bedevi adamcağızlardan bir tanesi de Sabahei Kiram’dan oldular, Cenabı Hakk şefaatlerine nail eylesin, Resulü Kibriya Aleyhisselam’ı görür görmez hemen oturtturdu onu. Biraz da onlar serttir ya böyle.

“Otur ya Muhammed otur” dedi.

Resulullah Aleyhisselatu Vesselam nazik adam, hemen oturuverdi.

“Ben iman etmek istiyorum” dedi. İman etti. Sonra soru sormaya başladı.

İman etmeden önce hiç bir soru sormamış. Namazdır, oruçtur bir şeyden haberi yok adamın.

Bir anlık aşk diyorlar ya, yıldırım aşkı. Görür görmez adamcağız kelime-i şahadet ile Resulullah’a tabi oldu.

Nasıl bir tabi?

Bu öyle bir zattır ki, ne söylese kabul ettim diyecek. Yanında getirdiği 100-150 kişiye de “Oturun ve iman edin” diye emir verdi.

Hatta diğer Sahabei Kiram efendilerimizden bir kısmı dediler ki, “Ya Resulallah, bu amca bir katarın başı (bir arada yol alan grup). Katar’da 100-150 adam var, hepsine birden oturun iman edin diye emir veriyor olur mu böyle, zorlamaya girmesin bu iş” deyince Resulullah cevaben, “Oturun, oturun. Onlarda nasibini alacaklar” tabiri caizse.

Oturduktan sonra sorular başlıyor.

Ama bu ilk görüşte aşktır. Zaten bu meşhuriyet Mekke’ye ulaşmıştı son 2 sene kala. Fethine 2 sene kala Mekke’dekiler Resulullah Aleyhisselam için diyor ki artık, “Ya bunlarda işi artık iyice azıttılar artık böyle anlatmayı falan da geçti iş. Millet 100-150 kişi görür görmez iman etmeye başlamış. (haşa) sihirbazlığı baya artmış.” Onlar yine aynı kafada tabi…

Bu amca sordu, “Ya Muhammed, senin Rabbin nerede?” Çünkü öyle ya bugüne kadar gördükleri hep yerdeydi. Taştı, tahtaydı, topraktı, yıldırımdı, ateşti vs…

sad-suresi-2

Cenabı Hakk’ın şu Ayeti Kerime’sini okudu;

”Göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabbidir” yani gökte değil, yerde değil ama gökte yerde ne varsa görür; onlara Rabb’dir, onları yönetendir, onları yaratmış olandır.

Bunu duyunca bedevi bir anda beyazladı, dedi ki, “Ya Resulullah, o zaman o beni her an görüyor mu?”

“Ever her an görüyor.”

Şimdi bedevinin kafasında dönmeye başladı tabi. Şimdi her an görüyorsa bir mesele olacak, bir günah olacak, bir hata bir kusur olacak; insan bu. Korktu adamcağız.

Gülümseyerek Ayetin devamını okudu Resulullah;

”Çok güçlü ve çok bağışlayandır.”

Şimdi buradaki ayette “El Azizul Gaffar” deyince, ‘Gaffar’ kelimesi Esmaül Hüsna’da çok büyük bir Esma. Affediciliğinin sınırı yok.

‘El Azizul Gaffar’ deyince bu şuna geliyor, mesela birileri o adam affedilmesin diye bir şey de yapsalar, Azametini tecelli ettirir yine affeder.

El Azizul Gaffar bambaşka bir şeydir. ‘Aziz’ üzerine geldiği zaman çok ayrı.

‘Gaffar’ kelimesi sadece gelseydi şuydu, hani bir adam içki içti tövbe etti, Cenabı Hakk Gafur’dur affetti, Gafur’dur affetti böyle devam eder.

Ama ‘El Azizul Gaffar’da şu var, adam mesela içki içmiş tövbe etmiş, Rabbim tövbesini kabul etmiş. Öbür gün arkadaşı yanına gelip gel bir içki daha içelim diyor. Allah korusun adamın arkadaşı adamı tekrardan yoldan çıkardı onu zorladı.

“Hadi ya şimdi sen 2 günde Müslüman mı oldun?” filan demeye başladı zorla götürdü onu.

Cenabı Hakk diyor ki, “Ben Azizul Gaffar’ım.” Eğer sen o içkiyi içerken veya gitmek üzereyken yoldayken kalbinden böyle bir cız geçse, “Ya keşke yapmasaydık, adam bizi zorladı gidiyoruz ama, keşke yapmasaydık” diye bir pişmanlık geçsin; “Ben o arkadaşı da senden alırım o meyhaneyi de kapattırırım, o yolu da değiştiririm, evinden de ederim barkından da ederim seni El Aziz ile Gaffariyete kavuştururum.”

Yani Seyyidimizin de beyanatı var ya, bütün Evliyaullah’ın güzel bir sözü var, “Sen bu yolun adamıysan ya severek olacak ya da zincirle olacak ama bir şekilde olacak.” Rabbim seni Gufraniyetiyle affetmeyi bekliyor, senin içindeki ‘cız’lar varsa eğer, o cızlara mukabil El Azizul Gaffar seni tutup o hakikate döndürecek.

Bedevi bu sefer rahatladı. Dedi ki, “Ya Rasulallah, eğer öyleyse, eğer ki o El Azizul Gaffar ise biz ne yapsak o bizi affedecek olandır.”

O da dedi ki, “Aynen öyledir.”

Rabbimizin bizim affediciliğini beyan ederken, ‘El Aziz’ kelimesini kullanması, kendisini ‘Rabbus semavati vel ard’ olarak tanıtıyor olması; “Ey kullarım! Yerde gökte ne varsa bana ait. Hepsinin sevk-i idaresi bana ait. Sendeki bu tasa nedendir?” Bu manadan bakarsanız eğer insanoğlunun tasası çok gariptir.

Hakikat, Resulullah Aleyhisselam’ın da, Sahabe-i Kiram’ın da neşesi işte bu ayetlerden gelir.

Yani dünya alt üst olsa ne olur?

Çünkü Sahabei Kiram bir birlerine öyle beyan ediyorlardı, bir şeyler çok sıkıntıya gireceği zaman, bir anlık bir üzüntü hasıl olduğu zaman, -kolay bir hayat yaşamadılar ki- işte o anda diyorlardı ki birbirlerine, “Rabbus semavati vel ard.”

“Yerin sahibi o. Göğün sahibi o. Aradakilerin, içindekilerin, gördüğünün, görmediğinin, bildiğinin, bilmediğinin sahibi o” dediği anda insan bir rahatlıyor.

Neden rahatlıyorsun?

“Ya Rabbi ben yapabileceğim her şeyi yapıp elimden gelen gayreti gösterdiysem, hatalarım günahlarım olmasına rağmen yarım yamalak, eksik fazla 30 gün oruç ile zikrimle muhabbetimle geldim kapına.” dedin. Ve o farkındalıkla Rabbine yöneldin. Ve Ümmeti Muhammed’sin ve Adem oğlusun ve böyle zatların hayat ikliminden geçiyorsun.

Öyleyse “Rabbus semavati vel ard.”

İblis ile beraber bütün ehli küffarın işte tek derdi bu; Müslümanların ümidi kırılsın, neşesi bitsin.

Neşe ümidin tohumudur.

İmanın bir cüzüdür.

O muhabbetin bir gereğidir.

Ve o bayram sabahları, insanların her neşesi ile; O’nun arzın ve semanın yaratıcısı olduğunu bir kez daha hatırlatıldığı andır.

O bayram sabahları, her bayram namazında her bir Ümmeti Muhammed’den her bir zatın başına melekler gelirler. Rabbimiz sorar onlara, “Ne yapıyor benim kullarım?”

“Ya Rabbi onlar hep beraber bayram namazında buluştular sana secde ediyorlar.” dediklerinde, Rabbimizde onlara bu hakikat dairesinde El Azizul Gaffar, “Ne varsa affettim.”

Şimdi o affediciliğin içinde öyle muhteşem alanlar var ki, işte bu yüzden biz her dem güzeliz.

Her dem güzelliğin içindeyiz.

Biz bir çok fütuhatta bu hakikati böyle beyan ettik. İnsanoğlunun, Müslüman’ın çirkin bir hali yoktur. Günahlarımız çirkindir ama iman hakikati Ümmeti Muhammed’den olmak, bayram içerisinde bir araya gelmek, bu esas hükmüncedir.

Tarih boyunca Müslüman dünyasına yapılmış bütün saldırılarda bayram günleri özellikle seçilir.

Sebep?

Ümitleri kırılsın, neşeleri kırılsın, muhabbetleri kırılsın diye.

Ancak…

Müslümanlara uygulanan Boykot zamanında dahi, Resulullah Aleyhisselam ara sıra ümmetini topluyor, onlarla toplu zikir yapıyor ve onlarla neşesini Mekkelilere duyuruyordu ve bu Mekkelileri çığrından çıkarıyordu.

“Ya bu kadar zorluk var, adamlar aç kaldı yolsuz kaldı, mallarını aldık, canlarına eziyet ettik yapmadık işte bırakmadık. Ya adamlar hala gülüyorlar…”

Hani demişler ya “Deliye her gün bayram” diye, cümleleri alt üst ettiler.

Aslında o iş “Veliye her gün bayram” idi.

Sağolsun bizim TDK veliyi hep deli yapmayı çok sever. Onu da ‘deliye her gün bayram’ diye değiştirdi. Normal şartlarda o sözün aslı ‘deliye her gün bayram’ değil; ‘veli ye her gün bayram’dır.

Niye?

Allah dostuna her gün bayramdır ki. Her gün o bayramın neşesini üzerinde taşır ki o gülümseyiş ve o muhabbetle insanlara yanaşmaktadır. Zira, Saffat Suresi 5. ayeti kerime;

saffat suresi
Saffat Suresi 5.Ayet

“O göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Maşrıklerinde, Doğularında Rabbidir.”

Şu ayeti kerimenin bir inceliği var. Zamanın birinde bir Arap kabilelerinden birisi Müslüman olunca Hazreti Ali Efendimizin yanında oturuyor. Tabi o Mekke’nin Batı tarafından gelmiş. Sahabei Kiram Saffat Suresini okuyunca, adam bu ayeti kerimeyi duyunca, gelip şu suali etmiştir.

“Ya Ali Allah Batı’nın Rabbi değil midir?” Bizlerde Batı’dan geliyoruz ya, o mana-i ilahi ile…

Hazreti Ali Efendimiz ise, buradaki ‘doğan’ matematik ile yer yüzünde her dem hayatın bulunacağı ve hayat üzerine Cenabı Hakk’ın arşın ve semanın sahibi olduğu üzerine beyanatını tekrar etti.

Ne gariptir, mesela bir anektot var, “Güneş batıdan doğacak” denilir kıyamet zamanında. Sonra da derler ki, “Ya işte batıdan doğacak biz bunu tefsir ettik, ilim batıdan doğacak diye tefsir ediyoruz bunu”…

Ya arkadaş kıyametin kopacağı an güzel bir şeye tefsir edilir mi?

Kıyamet kopacak. Güneşin batıdan doğması demek her şeyin altüst olması demek. Oradan ilim gelmesi ile nasıl bir ilişki kurabilirsiniz? Kuramazsınız.

Zira ‘meşarıka’ Rabbimizin bu ayeti kerimede dahi beyanatı, doğular beyanatı, dünyanın her zaman güneşin doğduğu taraftaki hakikat ve neşe-i muhabbetle yeryüzüne inkişafın devam edeceğini beyan eder ve 1400 yıllık İslam tarihi de bunu çok açık gösterir. Hali hazırda İslam toplumlarının ekserisi doğudadır. Yani Osmanlı Devleti de, Abbasiler de, Emeviler de, Fatimiler de, farklı dönemlerde farklı şekillerde batıya doğru bir gidişat oldu fetihlerle mücadelelerle ancak genel itibariyle bakarsanız hakikat hep bu doğudadır. Güneşin doğuşu ve o muhabbetin varlığı.

Peki bizler bu noktada yaşarken, bu hakikati göremeyerek her seferinde ümitsiz bir duruma düşüyor olmamızın sebebi nedir? Zira bugünlerde herkesin söylediği bir cümle var ya, “Biz iyi bir halde değiliz, bu yüzden neşemizi kaybettik.”

Bak o işin kökeninde şu var; iman hassasiyetini kaybedersen neşeni kaybedersin kardeşim.

Neşe imanın hassasiyetinden gelir. Müslüman’ın gönülden gelen o gülüşü yüzündeki asıklığa dönüşmüşse; onun dünya derdine düştüğünü anlamaya başlarız. Dünyanın derdine düşmüştür, elem üzerine binmiştir.

Kişi ne zaman ki;

Hz meryem
Hz Meryem

“Şüphesiz ben arkamdan yerine geçecek yakınlarından endişeliyim. Hanımım ise bir kısırdır, bana katılan bir veli ihsan eyle” denildiğinde Hazreti Meryem’e gönderilmiş olan Hazreti İsa Efendimizi hatırlasa; şunu görecektir ki yeryüzündeki bütün hakikatler zorluklarla inkişaf olmuştur. Her şey bir zorluğun arkasından gelmiştir.

Şimdi sen Hazreti Amine’yi, Hazreti Abdullah’ı, Resulullah’ı düşün.

Tarih boyunca Müslüman bir alim olup da yeryüzünde dert çekmemesi mümkün mü?

Hayır.

Peki neşesi nereden geliyor?

”Rabbus semavati vel ard.”

Bu dünyada kalıcı değilim ki. Gidiciyim. Gideceğim yerde yaşayacaklarımın ise ne olduğunu şimdiden hissediyorum.

Sebep?

Ben dünyayı bıraktım bir tarafa.

Evet rızkımın peşinden koşuyorum, evet çalışıyorum ama şu bilinci hiç kaybetmeden; Vallahi yarın daha güzel mi olacak daha kötü mü olacak o beni ilgilendirmiyor, bir hakikat var, ben Müslümansam her gün biraz daha zorluklar karşıma çıkacak ama ben iman hakikatiyle güzelsem, ben ahsen-i takvimde beyan edilen o güzelliğe haiz isem, yarın ne olursa olsun arkadaş.

Dünya birbirine girse, o öyle olsa, bu şöyle olsa, neticelerin veya kazançların hiç bir tanesi beni bozmuyorsa, beni aşağıya ya da yukarıya çıkarmıyorsa; ben anlarım ki o zaman veliye her gün bayramdır.

Fakire de bayramdır, zengine de, dertliye de, hastaya da… Herkese bayramdır.

Çünkü bir gerçek var, bitecektir her şey.

Her şeyin biteceği yerde insanoğluna düşen tek bir kademe-i ilahi var. Bu hakikat ile bakmak, neye bakarsanız bakın, imtihan olarak size ulaşmış her şeyde size karşı bir güzelliğin varlığını görebilme imkanına sahipseniz; işte o, hakiki bir velilik olmaya başlıyor.

Niye?

Sen artık bela okumayı, nefret etmeyi “Bu da benim başıma gelecek” demeyi bıraktığın yerde, her şeyin içinde “Aa bu böyle oldu ama bunun arkasında bu benim vücuduma, benim hayatıma, benim Rabbim ile olan ilişkime bide bunu kattı, bunu ekledi”
diyebiliyorsan eğer; o zaman işte 2 ramazan arasında geçen her günün bayramlardan bir bayram olarak devam edebilme imkanı bizlere nail olmuş olur.

İşin bir başka tarafından bakarsak eğer, yeryüzünde bir şeyleri güzel yapmaya çabalamaya kalksak, dünya hayatı için nefsani olarak baktığımız hayat için; ömrümüz yetmez ki. Biz bir şeyi güzel yapmaya kalksak yarım kalacak, çocuklarımıza kalacak.

Mesele neyi ne kadar güzel yaptığınız değil, yaptığınız her şeyin içerisinde bizim ne kadar niyetimiz, ne kadar Rabbimizin rızası olduğuyla alakalıdır.

İşte o günler geldiği anda o bayram günlerinde, diğer bütün dünya ülkelerinin derdi bu hale geliyor, onlar da istiyorlar ki neşesiz bir dünya olsun.

Neşesiz bir dünyaya karşılık, neşeyi de dünyevi olan lezzet ve tatlarla ölçmeye kalkıyorlar ve o lezzetleri elde edersek eğer o zaman dünya neşeli bir yer olacak zannediyorlar.

İstanbul’u da hayatı da, dünyayı da en güzel haliyle en muhabbetli haliyle yaşayabilmek için benim güzel olmam esastır. Bizim güzel olabileceğimiz yer ise, güzellerin en güzeli, Resulullah Aleyhisselam Efendimizin dizi dibinden bugüne kadar gelmiş olan Ehli Beyt ile onlarla yetişmiş ulema ile onlarla yetişmiş olan alimler ile beraber olmaktır.

Çünkü bizler şunu çok iyi biliriz; güzel, güzelden öğrenilir kardeşim…

Yani bir adam ne kadar güzelse, tipine bile bakarsın bambaşka bir havası vardır anlarsın ki onun anası da güzel babası da güzeldir. Böyle gelir ya neseb, herkesin bir nesebi var. Her insan güzeldir hepsinin ayrı bir havası vardır. Annesinin babasının havasını da oradan alırsın.

Resulullah Efendimizin havasını da, tabiri caizse, onun güzelliğini de, inşallah yeryüzüne dağılmış olan bütün o Ehli Beyt ile alırsın.

Öyleyle Ümmeti Muhammed’in korkmaya hiç sebebi yok. Zira, Rabbus semavati vel ard.

Bizler güzel olduğumuz müddetçe ehli imanın hayatı bu minvalde ve bu hakikat dairesinde veliye her gün bayram olma esabesi ile yaşanabilir. O zaman bizim dünyanın ne hale geldiğinden çok, bizim ne halde olduğumuz ön plana çıkar. Biz kendi halimizi anlamaya başlamamız için de Ümmeti Muhammed’e hizmet etmek esastır. O hizmet esasında insan güzelleşir, o güzelleşme hep hizmet ile hasıl olur.

Derler ya yeryüzünde bütün büyük güzeller, yüzüyle suratıyla, Hazreti Yusuf Aleyhisselam, Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam; bunlar nesebi itibariyle Rabbimizin yaratılışıyla güzelleşmiştir. Ama çocuğunun güzel olmasını istiyorsa bir anne, hamileyken yaşlı bir kadına yemek yapsa çocuğunun güzelliği değişir.

Neden?

Güzele tabi olan bir insan hizmetiyle güzelliği aktarmaya başlar. İşin bir havassı (havas), bir inceliğidir.

Dolayısıyla ehli küffar neyi ararsa arasın, ne kadar bizim ümitsiz olacağımızı düşünürse düşünsün. Hakikat; Rabbim bizi güzellerin güzeli Resulullah Aleyhisselam’a ümmet olarak yaratmış. Bizleri o güzellerle beraber olabilme imkanı vermiş. Güzel bir memlekette güzel bir sancağın altında, güzel bir bayram sabahında bir araya getirmiş; zaten her şey güzeldir.

Her şey bugüne kadar hep güzeldi, Rabbim bu güzelliklerle aynen devam edip yaşamayı nasibi müyesser eylesin.

Cenabı Hakk dünyevi güzellikler ile değil ahiret güzellikleri ile süslesin bütün Ümmeti Muhammed’in gençlerini, bütün Ümmeti Muhammed’in halini. Çünkü yarın her şeyimizi bedava da yapsalar, yarın hepimizin cebine birer milyon dolar da koysalar, hakikat; bize son nefeste sorulacak sorular bunlar değil. Bunlarla hesaba çekilmeyeceğiz. Herkes zengin olsa vallahi yine herkes mutlu olmayacak. O gün başka bir şeyin kavgası başlar. Bu kavga asla bitmez. Dünyada bitmez. Bu kavga bir tek Cennette biter. Cenette herkes doyacak. Ama bu dünyada bu nefisi doyuramazsın kardeşim. Su, elektrik, doğalgaz ne iztiyorsan hepsini bedava yap yine doyuramazsın. Doymak ancak Rabbinin zikri iledir, ancak o muhhabbet iledir, ancak bu bayram sabahlarındaki secdelerin yarın sabah namazında da aynı muhabbet ile devam etmesi ile mümkün olur.

Rabbim hepimize bu muhabbeti nasip eylesin.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

Tütsü Yakmanın Faydaları Nelerdir?

Tütsüler Ne İşe Yarar 

Tütsüler ne işe yarar? Tütsülerin amacı nedir? Tütsüleri hangi milletler kullanmıştır? Tütsü yakılan yere 3 harfliler girer mi? Bunlar gibi sorular birçok insanın merak konusudur. Tütsüler genel olarak istenmeyen kokuların giderilmesi, meditasyon ve romantizm amaçlı kullanıldığı bilinse de dinsel anlamda da ilahi dinlerde yeri vardır. Tütsüler genel olarak bilindiği üzere; 

  • Hindistan 
  • Çin 
  • Tibet 
  • Tayland 

Gibi Budizm inancına sahip ülkeler tarafından asırlardır kullanılmaktadır. 

Tütsü Yakmanın Faydaları Nelerdir?  

Tütsülerin yaydığı enerji sayesinde insanın ruhsal yapısını düzene sokmakta ki becerisi asırlardır bilinmektedir. Bununla birlikte dini ayin ve törensel ritüellerde de kullanılmaktadır. Zamanımızda tütsüler daha çok bulunduğu ortamın havasını değiştirmek, yoga sırasında odaklanmak ve rahatlamak için kullanılmaktadır. Bu işlemlerin dışında büyülerden kurtulmak, kendini rahat hissetmek ve ortamın havasını değiştirmektir. Ayrıca tütsüler; 

  • Kötü enerjiyi yok etmek 
  • Gerginlik halinden kurtulmak ve rahatlamak 
  • Karşı cins ile geçirilecek romantik bir zaman için 

Bu gibi durumlarda tütsülerin olumlu etkilerini görebilirsiniz. 

Tütsü Yakmak İslam Dininde Günah Mıdır?  

Tüm dinlerde olduğu gibi İslam Dininde de güzel kokular caizdir bununla birlikte, güzel koktuğu ve insanı rahatlattığı için tütsülerin de günah olmadığı söylenebilir. 

Fakat tütsü yakmanın caiz olmadığı durumlar da söz konusudur: Büyü sırasında ve mevtanın mezarlığa defni sırasında tütsü yakmak İslam dininde caiz değildir. 

İslam’da Geçen Buhur ile Tütsü Aynı Mıdır?  

İslam dininde buhur kullanılmakta ve Peygamber efendimizden (SAV) günümüze kalan hadis-i şeriflerde de bunlardan bahsedilmektedir. 

İslam dinini anlatan kaynaklarda bahsedilen buhur ile tütsü yakmak arasındaki bağa bakıldığı zaman, aynı amaçlara yönelik olduğunu görebiliriz. 

İslam dininde de tütsü veya buhur bu makale de bahsedilen şartlarda kullanılmakta ve bu sebeple kullanımı herhangi bir dini engel oluşturmamaktadır. Buhur ile tütsü mantıken aynı kapıdadır.

Tütsü ile Büyü Yapılabilir Mi?  

Tütsü kullanılarak yapılan büyüler bağlama büyüleri olarak bilinmektedir. Bağlama büyüleri amaç itibari ile birbirlerinden fiziksel ve zihinsel olarak ayrı olan insanların birbirlerine tekrar bağlanmalarını sağlamak amacı ile uygulanmaktadır. 

Tütsü ile Aşk Büyüsü Nasıl Yapılır?  

Tütsü ile yapılan büyüler arasında en fazla başvurulan büyü çeşidi aşk büyüleridir. Büyü ilmine vakıf olmuş ve bu ilimde tecrübeli insanların yani bildiğimiz adıyla medyumların uygulayabildiği aşk büyüleri karşı cinsi kendinize aşık etmenize, bağlamanıza ve sizin için meftun olmasını sağlayacaktır. Nasıl yapıldığını fazla öğrenmemek gerekmektedir. Burada ben büyü yapımından çok bozumu için tütsü kullanmaktayım.

Tütsü Yakmak Nazara İyi Gelir Mi?  

Tütsüler sadece büyü yapmak için kullanılmamaktadır. Aynı zamanda büyü bozma işlemlerinde de tütsülerden yararlanılmaktadır. Nazar da İslam dininde bilinmekte ve gücünün etkisini daha iyi anlatabilmek için, Peygamber Efendimiz (SAV) de nazara maruz kalmıştır. Nazar isteyerek ya da istemeyerek bir insana zarar verebilir. Nazardan korunmak için ise özellikle Anadolu insanının sıklıkla kullandığı üzerlik bitkisinin kurusu yakılarak tütsü olarak kullanılır ve nazar değdiğine inanılan kişinin etrafında yanan üzerlik dumanı gezdirilir. Çoğu işlemlerinde büyü bozmak için özellikle tütsü yakılmaktadır. Kötü varlıklar ve enerjiler bazen tütsüler ile kolaylıkla ortadan kaybolur. İşlemlerimde tütsü önemli bir aşamayı alır. Nazarın gitmesi ve etkisinin kaybolması için tütsü önemlidir.

Ayrıca çörek otu ve üzerlik birleşiminden yapılan özel tütsüler de bulunmakta ve nazar şerrinden korunmak için yakılan bu tütsü ile birlikte Felak-Nas sureleri okunarak nazarı uzaklaştırmaktadır. Elife hoca olarak bazı işlemlerde siz farketmeksizin tütsüleri kullanmaktayım. Siz de evinizde bu tütsüleri kullanabilirsiniz. 

ne-ugrunda-yasayacaksin

Ne Uğrunda Yaşayacaksın

Yavaş konuşunca insanlar bu fütuhatın kendi içerisinde bir deveranı mıdır yoksa hakikati anlamak için biraz daha böyle mi gerekiyor? Diye sual etseler cevaben; Cenabı Hakk’ın Seyyidimize sunmuş olduğu bu ikram dairesinde anlatılacak şeylerin fazlalığı, ona yetişemeyecek olan dillerin varlığı, ama onun gönülden gönüle inkişafında verilecek olan mücadele, o mücadele içerisinden varsan eğer, sana mügayir olan değerleri yeniden anlaman için zannedersem bu hız senin için yavaş gelecektir.

Bir hakikatten bahsetmek gerekirse, sana hayatın boyunca söylenmiş olan bir cümlenin bugün biyolojik, matematiksel ve bütün değerle ele alınış biçimiyle, ‘uğrunda yaşayan’ bir adam olmak isterken sen, önce ‘neyin uğrunda’ olduğunun farkında olman gerekmez.

O farkındalık gerekliliğinin sen farkına varmadıkça, bu fütuhatların senin mucibinde neleri değiştirdiğini fark etmedikçe, o farkındalığı bir başkasına taşıman ne kadar zor olacak, onun da farkında mısın belli değil.

Onun farkına varabilmek ve kendi vücut kimyanı şöyle uzayın bir noktasından başlayarak kendi kalbindeki bir noktaya kadar getirebilmek için belki şu 20 dakika mümkün değil çünkü bu fütuhatın kendisi 2400 sayfalık bir fütuhattır. Ön sözüyle beraber 2500 sayfaya ulaşacak olan şu fütuhatın içerisinde bir şeyin uğrunda yaşayan bir adamın neyin uğrunda yaşadığının farkına varmadığı andan itibaren mahşer yerinde vereceği hesabın karşılığında neyle karşılaşacağını fark edememesi gayet doğaldır.

Mahşer yerinde ne ile karşılaşacağını fark etmeyen adam bu dünyada da neyin farkında olabilir ki?

Bu dünyada bir şeyin farkında olmayan adamın doğal olarak mahşer yerinde de farkındalık yaşayamayan bir adam olacağı gayet doğal ve gerçektir.

Yani hakikat itibariyle şunu söylemek ister fütuhat; eğer bu dünyada kendinizin ne olduğunun farkında olmazsanız eğer, mahşer yerinde ne olup bittiğinin farkında olamadan hesabın en zor haliyle karşılaşmanız mümkün. Hadi o yaşanmadığı için ve hayal dünyasının beyninizde oluşturamadığı baskı unsurunu siz de meydana getiremeyince, belki esbabı mucibinde neyin uğrunda yaşadığınızın farkında olduğunuzu zannediyor olabilirsiniz. Çünkü dünyanın en tehlikeli şeylerinden bir tanesi zandır.

O zan ile ilgili Kur’an-ı Azimüşşan’da beyan edilmiş olan ‘zan ehli olmama hali’ genellikle başkaları adına söylendiği zannedilir. Zannın içerisinde var olan zan insanın rüyadaki hali gibidir. O yüzden Resulullah Aleyhisselatu Vesselam insanların dünya hayatındayken bir uykuda olduğunu beyan etmiştir.

Zanna bina edilmiş bir rüya halidir bu. Halet-i ruhiye derler buna esasında buna ama hikmet babına erilse, insan zannınca hareket ederken kendisine zannettiği zandan bahseder Kur’an-ı Azimüşşan.

İnsan işte bu yüzden ne uğruna yaşadığını bilmezse o farkındalığın esasına asla ulaşamayacaktır.

Bugün bütün gençlere söylenen temel bir değer var; ”Neyin uğrunda yaşadığının farkında olmalısın ve bir şey uğrunda çalışıyor olmalısın.” derler.

‘Uğur’ kelimesinin günümüz karşılığı; kimi olaylarda görülen ve insana iyilik getirdiği inanılan belirti ya da kimi nesnelerde var olduğu inanılan iyilik kaynağı olarak ifade edilmiştir. Yani bir iyiliği elde etmek için verilen mücadele uğrunda verilmiş bir mücadeledir. Ve o uğrunda verilmiş olan mücadeleye tek bir muvazeneye bağlayarak bir adamı doktor olmak uğrunda, avukat, profesör, devlet yönetmek uğrunda, yahut tek bir muvazene-i ilahi’den kopuk, dünya hayatı uğrunda çalışan bir adamın insan bünyesinde fiziksel, kimyasal, biyolojik ve matematiksel getirmiş olduğu değerlerin farkında mıdır insan?

Hayır.

Kendinin farkında olmayan adamın halidir bu.

Tasavvuf erbabının insana söylemiş olduğu en temel değer ise; senin kendinin farkında olduğun andan itibaren Cenabı Hakk’ın farkındalığının başladığı gerçeğidir. Senin kendinin farkına varamama durumun ise uğur-u ilahi değil, uğur-u dünyevi olmandan kaynaklıdır.

Basit bir sual etmek isterim sana, bir timsah yer yüzünde tek bir şey uğrunda yaşıyor olabilir mi?

Eğer sana tek bir şey uğrunda yaşamanı söyleyenler, evrimsel biyoloji matematiği ile bahsediyor olsalar da hakikat dairesinde hayvanatın da tek bir uğur dairesinde çalıştığını iddia ve ispatları gerekmez mi?

O halde hep beraber timsahın hayatına bakalım.

Timsah dediğin bir nehrin içerisinde yüzüp gelen ara sıra canı sıkıldığında bir şeyler yiyen bir canlı mıdır?

Yaratılışı itibariyle evrimin kökensel boyutunda biraz daha sıkılıp karaya çıktığı zaman karasal bir hayvana dönüşmüş olan bir memeli midir?

Ne deri anatomisi, ne göz altyapısı, ne burun delikleri buna imkan vermezken belki biyoloji kitabında daha detaylı okuyacağınız üzere sadece bu haliyle baksak timsah sadece keyif etme uğrunda yaşayan bir canlı mıdır?

Timsahın tırnaklarını ele alabilir misiniz mesela?

Biyologlar bilir mi? Biyologların bilmediği bir başka gerçekle başlayalım.

Timsah‘ın tırnağı.

Yani işin ucunun ucundan başlayalım. Timsah nehrin dibinde gezerken parmaklarının sivriltilmişliği, o nehir bölgesinde kuluçkaya yatmış olan balıkların bırakmış olduğu yumurtaları, o bölgeden daha serin ve daha sıcak bölgelere taşımak için görevlendirilmiştir çünkü doğum yapmaya gelen anneler, yani dişi, o yumurtayı bırakacak olan balıklar, genel itibariyle vücut ısıları yüksek olduğu için çok da sıcak olmayan daha soğuk yerlere bırakmıştır yumurtalarını ama yumurtaların biraz daha ısıya ihtiyaçları vardır.

İşte timsahlar gelip o balıkların üzerinden onları kovalar, o dişi balıkları oradan itelerken, tırnak aralarına girmiş olan o yeni balık yumurtalarını alır ve bir başka yere sakince bırakırlar.

Çok garip bir şey vardır, balığın kendi larvasının tek girebileceği yer, özellikle o bölgede yaşayan balıklar için, timsah tırnaklarının iç yapısındaki içbükey geometrisiyle bire bir uyumludur. Garip bir elektromanyetik statik çekim gücü vardır ve gölden almış olduğu statik güç ve enerji sebebiyle bu larvalar oraya taşınırken hiç bir problem yaşanmaz.

Basit bir tabirle anlatmak gerekirse, bugünkü tüp bebek yapma teknolojisinde kaybedilen spermlerin yeniden kazandırılabilmesi için timsah tırnağı geometrisine ihtiyaç vardır. Bilirler mi? Hayır.

Timsah’ın haberi var mı? Evet bir mana-i cüz’ide haberi vardır zira Rabbinin kendisini boş yere yaratmadığını bilen timsah, burnundan nefes alış verişi yaparken salgıladığı burun enformasyonu ile, yani burundaki bilgi hakikati ile çevresinde bulunan sıtmaya ait olan bütün sivrisinekleri kovaladığını bilir misiniz?

O hakikat dairesinde ceylanlar, timsahların gelip geçtiği yerden su içerler. “Bunlar akılsız mıdır” diye sual etsen, buna cevaben; Timsahların bulunmuş olduğu nehrin özellikle böyle girip çıktıkları, o hızlıca hareket ettikleri yerlerde var ya, işte orada burunlarından çıkan o sülfürik koku sebebiyle o bölgede sıtma hastalığını oldukça yaymakta olan ve ceylanların patolojik yapısını bozacak olan sinek yapılarını kovarlar.

Yani ceylanlar “Hadi beni timsahlar yesinler” diye gitmezler oraya.

Gergedanlar, taylar, tay yavruları, özellikle yavruları doğmuş olanlar, timsahların özellikle gezdiği nehir bölgelerine “Hadi benim çocuğumu yesinler” diye gitmez.

Timsah’ın burnundan çıkan o kokudur ki bölgede kendi tayları, kendi yavruları ilk defa o virüsle, mikropla karşılaşacak olan yavrusu ondan ölür diye tabiri caizse kendisini ve evladını korumak adı altında timsahların bulunduğu yere gider.

Devam edelim ister misiniz?

Timsah’ın derisi kendisi farkında olmasa dahi üzerindeki çıkıntı yapıları göl ve nehir altında var olan o otsul yapıların tohumlarını taşımak için kullanılır.

Yani “Neden tırtıklıdır bu” diye sual etseler; o göbek altından timsah süründüğü yerden o yapraklardan çıkmış olan tohum yapısını alır, taşır ve bir başka yere doğru götürür.

Yani timsahın tırnağından başladık, burnu dedik, derisi dedik her birisi ayrı bir canlı grubu için bir başka şeyin uğrunda yaşayan bir varlık haline dönüşmüşken timsaha sorsan bundan haberi var mı?

Yok. Zira onun aklı yok dersen, timsah hangi nehirde hangi mesafede ve ne kadar yüzülmesi gerektiğini, derinliklerinin tamamını bir önceki gitmiş olan timsahın kendisine bırakmış olduğu el izi ile anlar. Nereden? Bütün nehir girişlerinde timsah dişlerinin bırakmış olduğu izler vardır. Özellikle bölgedeki büyük ağaçların kenarlarına bırakılmış olan bu izleri okurlar ve ona göre giderler.

Sen buna akılsız diyemezsin.

Ama bir başka durum vardır ki timsah bunu farkında olmadan yapar. İnsan ise farkında olup yapabilme üzerine ve cürretince yaratılmıştır. Rabbinin izni inayetiyle ona Rahman ve Rahim olarak bütün alemlerin Rabbi olan Hazreti Allah, o Besmele-i Şerife’yi ona niyaz etmiştir ki o bunun farkında olabilmiştir.

Kendisinin farkında olmayan bu adem oğluna bir baksan, bu ademoğlu sadece kendini bir meslek ve bir tek yol üzerine yürütecek olsa, o kendine zulümlerin en ağırını işlemiş olur. Zulümatın en ağırı odur ki, kişi tek bir şey için ömrünü harcasın.

Ey genç adam, dön ve bir bak. Hayatını neyin uğrunda yaşıyorsun?

Timsah’ın tırnağı, derisi, kokusunu duysan tiksinip kusacağın burnundan çıkan koku dahi evrim patolojisini alt üst eden şeylerdir.

Yani evrim timsahın burnunda çuvallayıp kalırken, sen hayatının hangi noktasında ehli küffar’ın neyini çuvallamasına sebebiyet veriyorsun?

Ve o sebebiyet verebilme uğrunda işin hangi mihenk noktasında olduğunun farkında mısın?

Bak bakalım şimdi, güncel hayatında “Ben doktor olacağım, bunun uğrunda çalışıyorum” diyerek hayatındaki bütün her şeyi bir kenara itmiş ol. Timsah’ın en garip halidir en az 3 iş yapar. Saymaya kalksak bugün için 3 bin civarında faydası vardır timsahın hayata. Hadi 3’te kaldık. Sen ise tek bir şey uğrunda yaşayacağını söylüyor, doktor olduktan sonra da insanlara faydalı olacağından bahsediyorsun.

O noktaya gelene kadar seni köreltenler farkındalar mıdır ki insan biyolojisinde beyni tek bir işe yönlendirilmiş olanın nitrojen parçalama oranı düştüğü gibi, hücrelerin glokobin yapıları tamamen çökertilir. Bu çökertilme ile birlikte insanlar ne kadar spor yaparlarsa yapsınlar büyük bir çöküntü yaşamaktadırlar.

Bakıyorsunuz sarkıklar başlamış. “Yürüyemediğimiz için bu hale düştük” diyorlar. “Spor yapsaydık bu hale düşmezdik” diyorlar.

İnsanın dünya hayatında tek bir derdi varsa, o isterse gece gündüz 100 er kiloluk aletlerin altına girip çıksın, vücudu sarkacak çünkü glokobin yapısı düşmüş.

Tıp ne bilir hakikati?

Hiç bir hakikatten habersiz zira Hakikat-i İlahiye’yi reddetme boyutuyla başlamış, işin besmelesi olmadan başlanmış hangi ilimden Rahman ve Rahim olan Hazreti Allah’ın tecelli-i gayesi kavranmış da, kavranılmadığı o hal ile insanlara faydası dokunabilsin.

Ey insanoğlu! Sen yer yüzünde tek bir şey için, tek bir şey uğrunda, tek bir şeyi becermek için yaratılmış olsaydın, Vallahi timsahlar değil, virüsler bile senden daha ala, daha üstün, daha muhteşem canlılar olarak işin fıkhi, hakiki, hikmet tarafı böyle inzal olunması gerekirdi.

Zira virüs dediğin o yapı dahi, biyoloji kitabında okursan görürsün, 300’den fazla hakiki işi kendisi haberinde olmadan yapmaktadır.

Sen ise tek bir işi başararak o başardığın işle Alem-i İslam’a faydalı olacağına söylüyorsan; Vallahi, Billahi, Tallati sana yalan söylemişler.

Seni kandırmışlar. Seni oyuna getirmişler.

Senin beyninin yaratılışında uzay fonksiyonunun temel yapısı ve gıdası gereğince, geometrik iz düşümlerinin beyin kıvrımlarını oluşturması sebebiyle; Uranüs, Neptün ve bütün bu gök cisimlerinin vücudunda meydana getirmiş olduğu entegratif ilkeler gereğince, sen aynı anda 10¹⁸⁰⁰⁰ işlemi yapabilme kabiliyetine sahipsin.

Bunun mesleki sınıflandırılmasına gelince, bir adam aynı anda kaç işi yapabilir?

Bir adam, en ahmak diyebileceğin adam, neden ahmaktır? Nitrojen seviyesini kullanamadığı için. Bir başka boyutun bir başka dersidir bu. Yani yer yüzünde en işe yaramaz adam, ki öyle bir adam yok herkes işe yarayabiliyor ve şu fütuhat ispatlamıştır ki herkesin zeka seviyesi aynıdır. Herkes işine geldiği şeyin uğrunda yaşadığı için bu haldedir.

Ha keza koyduk bir tarafa, “Dünyanın çilekeş hayatını sürmektense keyfini sürmeye geldik” diyen adamlara dahi baksan, onların beyinleri pörtlemiş olsa, Alzheimer’ın sonuna vurmuş olsa, bir Alzheimer hastasını önümüze getirseniz, aynı anda 5 işi yapabileceğini gösteririz. Örgü örerken veya bunu öğrenirken aynı anda şiir ezberleyebileceğini, aynı anda bir filme bakıp onu hatırlayabileceğini, aynı anda bir başka yerdeki insanın derdini düşünürken o derdi düşünmesi sebebiyle yeniden kılcal damarları harekete geçireceğini; kılcal damarları harekete geçirmek için gerekli olan detoks yöntemlerini istediğiniz kadar kullanınız, siz başkasının dertleriyle dertlenmedikçe kılcal yapılarınızın kanlanması mümkün değil.

Bugün toplumun %76.5’inde görülmekte olan dolaşım bozukluğunun temelini mi soruyorsunuz?

El cevap, başkasının dertleriyle dertlenmeyen adamın kılcal damarlarında mevzu bahis olmaz. Zira demirin bağlanma gücü sinir algoritmasında fiziksel olarak düşünce gücüyle hasıl olur. Düşünmeden hasıl olmayacağı için de bir insanın bir başka insanı düşünebilmesi esastır.

Bir başka insanın derdiyle dertlenmeyen insanın demir fonksiyonlarındaki elektromanyetik bağlanması, hemoglobin seviyesinin üstünde olacağından, hemoglobin bunları bağlamayı bir türlü beceremez ve kılcal damarlarında garip bir kapanma yaşanır ki bu özellikle insanın çevresine yaymış olduğu enerjinin tekrar kendisine dönerken negatif iyonizasyon yapması sebebiyledir.

Odaları kirleten bizler değiliz.

İnsanlar, dervişler birbirlerine soruyorlar. “Bu evin içinde nazar mı var, büyü mü var, sihir mi var ki ben şu anda nefes alamaz hale geldim?”

Cevap, evet bunlar hayatın içerisinde ne yazık ki ortamı negatife çeviren bir unsurdur ama en az senin kadar, sende onlar kadar negatifsin. İnsanların kendi hayat biçimlerindeki düşünceleri öyle bir noktaya gelmiştir ki en ala yahudi sihirinden ala şeyleri bizler kendimize yapar olmuşuz.

Başkasının derdiyle dertlenmeyen adamın, bağırsak düzeneği de bozulur, sinir algoritması da bozulur, midesindeki mukozasında erime de hasıl olur.

Yolda görmüş olduğu hayvan doğum yapacak diye üzülmeyen bir adam görürseniz veya bir kedi bir yavrusunu taşırken “Yazık kediye bak, Rabbim buna da kolaylık versin” diyemiyorsan, görmezden geliyorsan eğer, insanları bırak, hayvanatın bile halini görmezden gelen adamın haliyet-i ruhiyesi şudur; mide mukozası kalınlaşıyor, mukoza kalınlaşınca balgamlaşıyor yani iyice katılaşıyor.

Katılaştıktan sonra sen onu sıvılaştırmak için bir ilaç alıyorsun. Miden ekşidi çünkü vücudunda bu madde eksildi zannediyorsun. Ekşimeyi engellemek için kullandığın maddenin bazik unsurları, asidik unsurlarının üzerine basıyor. PH dengesizliği safradan gelen yeni fonksiyonla bir daha bozuluyor. Oldu sana mide kanaması.

Herkes bir virüsü, bir bakteriyi arıyor. Acaba ne oldu?

Basit bir şey oldu. Sen insanlar ve alemler içerisinde kendi dertlerinle dertlendiğin için, hiç bir şeyin uğurunda olamadığın için, tek bir şeyin uğrunda ve o tek şeyi de kendi hayatının merkezine aldığın için miden allak bullak oldu.

Tıbbiyenin esasındaki hakikatlar açılsa, insanlar doktorlara gitmekten vazgeçecekler.

Çünkü insanın doktorudur insanın kendisi.

Kendisini bilmeyince ona gerektir bir Mürşidi Kamil’i. Zira o Mürşidi Kamil’dir ki insanın kendisine doktor ola. İnsan ne bilir kendini ha akşam olmuş ha sabah ola.

İnsan öyle zannediyor ya kendini, sabah oldu akşam oldu, “Ben farkındayım canım o hayatın” diyor. O hayatı yakalamış gidiyorum diye zannediyor.

Cevap, yeryüzünde sana indirilmiş olan şu Kitab-ı Kerim’i ömründe bir defa dahi hatim etmemiş adamın, iman muvazenesinden çıkmamış olsa da el, kol, bacak ve eklemlerindeki bütün sıvı kaybına temel sebebiyet veren bakteriyi çağıran iyonosfer bir faktöre sahip olduğunu bilir misin ey adam?

Bu sadece bir tanesi. Binler ve milyonlarcasını saymaya kalksak, şu Kur’an-ı Kerim’in kendisi şifadır. “Şifa-ı İlahi’dir” diyen Cenabı Hakk’ın ne söylemek istediğini sorgulayan mealci zihniyet onu yaşamaktan insanları alıkoyacak bir başka muvazeneyi koyarken; ey gençlik sen ise bunlara karşı tek bir meseleyi önüne koyduysan eğer, şu fütuhatlar da sana getirilmiş önüne bir sofrada açılmışken sen hala bunun uğrunda değil, “Ben önce bir meslek sahibi olacağım” dersen, vallahi bu ümmete karşı bir hesap vereceksin.

Bu ümmete karşı vereceğin hesabı da ömrün boyunca değil, hayatın boyunca gece gündüz namaz kılsan ödeyemezsin.

Bu hakikat dairesinde şuna bakmaya mecbursun; aynı anda doktor olmaya, aynı anda mücahit olmaya, aynı anda insanlara hakkı söylemeye, aynı anda hizmet etmeye, aynı anda kendi nefsinde mücadele etmeye. Bak sana 5 tane iş yazdım. Bu 5 tane iş yer yüzünün en ahmak adamının yapabileceğidir.

Hakikati İlahiye’de kendisine dert edinmiş olan bir adama, Cenabı Hakk yer yüzünde aynı anda 99 işi yapabileceğini beyan edeceği Kur’an-ı Azimüşşan’da 99 Esma-i Şerif ile Tecelli-i İlahi’de mizaç hakikati üzerine beyan edildiği için kesin ve katiyetle ifade edilmiştir.

Yer yüzünde bir adam aynı anda kendisine 99 minvalde 99 hedefi gösterip 99 ayrı noktaya atış yapıp başarılı olabilme imkanına sahiptir.

Yani şundan bahsediyorum, eğer senin derdin hedefi vurmak ve hakiki bir avcı olmak isterse, silahı eline aldığında yukarıdan geçen kuşu, birisinin attığı parayı, yerdeki tozu vs vurmayı becerir ve bunu severek yerine getirirsin.

Yok eğer şurada 3 tane mermiyi şu delikten geçireyim de şu askerlikten kolayca terhis olayım dersen, elbetteki terhis olacaksın. Ancak her terhisin sonunda bir hakikat var.

Er olmak, erbaş olmak var.

Yüzbaşı olmak, binbaşı olmak, genelkurmayda görevli olmak var.

Ey genç adam, sen bu dünyaya er, erbaş olmaya gelecek olaydın sana bu fütuhat nasip olmazdı.

Madem nasip oldu, görevin büyüktür. Rabbim bunun farkında olanlardan eylesin.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

koç burcu, koç burcu aşk, koç burcu günlük, koç burcu hangi ay, koç burcu insanı, koç burcu kadını, koç burcu özellikleri, koç burcu özellikleri kadın, koç burcu tarihleri, koç burcu yorumu, koç burcu, koç burcu aşk, koç burcu erkeği, koç burcu günlük, koç burcu hangi ay, koç burcu insanı, koç burcu özellikleri, koç burcu özellikleri erkek, koç burcu tarihleri, koç burcu yorumu

KOÇ BURCU KADIN ÖZELLİKLERİ

TÜM KOÇ BURCU KADINLARININ ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM: Geçim sıkıntısı çekmeyip çok iyi geçinirler. …

koç burcu, koç burcu aşk, koç burcu günlük, koç burcu hangi ay, koç burcu insanı, koç burcu kadını, koç burcu özellikleri, koç burcu özellikleri kadın, koç burcu tarihleri, koç burcu yorumu, koç burcu, koç burcu aşk, koç burcu erkeği, koç burcu günlük, koç burcu hangi ay, koç burcu insanı, koç burcu özellikleri, koç burcu özellikleri erkek, koç burcu tarihleri, koç burcu yorumu

KOÇ BURCU ERKEK ÖZELLİKLERİ

TÜM KOÇ BURCU ERKEKLERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ HAYAT VE GEÇİM: İyi ve doğrulukla geçen bir yaşamları olur. Sıkıntı …

Seslerin ve harflerin özellikleri

SESLERİN ve HARFLERİN ÖZELLİKLERİ

Büyük Harf ve küçük harflerin enerjileri birbirine yakın olmak­la beraber isimlerin baş harfleri kişinin karakteristiğinde …